HERKESİN DİLİNDEKİ “MONACO ÇİKOLATA” YENİ YILDA DA İDDİALI
Yeme-içme sektöründe yılın en iddialı çıkışını yapan Monaco Chocolate&Coffee Factory yeni yılda da iddiasını sürdürecek gibi gözüküyor. “Pembe Çiçekli Dükkan” sloganını kullanan cafeyegirebilmek için çiçeklerden yapılmış bir kapı kemerinin altından geçiyorsunuz. Aynı özen iç mekanın dekorasyonunda da kendini gösteriyor. Sosyal medyayı etkin kullanmayı seven pek çok insan fotoğraf çekebilmek için bile Monaco Çikolata’nın yolunu tutmuş durumda. Cafenin dekorunda gösterilen özen elbette menüsüne de yansımış. Birbirinden lezzetli çikolatalı ürünleri,sıradışı sunumlarıyla kendinden söz ettirmeyi başaran marka, kısa sürede çikolata severlerin buluşma noktası haline geldi. Monaco Çikolata yaptığı işte o kadar iddialı ki menüsünde bulunan pek çok ürün Denizli’de ilk ve tek olma özelliği de taşıyor.Denizlili çikolata severlerin beğenisini kazanmayı başaran markayı,sahibi Sinan Şengül’ün ağzından dinleyelim.
BİZİM İŞİMİZ KEYİF İŞİ
Monaco Çikolata’nın başarılı patronu Sinan Şengül, uzun yıllar yeme-içme sektöründe çalışmış genç bir girişimci. Çikolataya ve işine aşk derecesinde bağlı olduğu her halinden anlaşılan Şengül, işin mutfağından; ürünlerin servisine kadar her aşamasına imzasını atıyor.Monaco Çikolata’nın mutfağını bir atölye gibikullanan Şengül, her gün yeni tatlar aramaya devam ediyor. “Bizim işimiz keyif işi. İnsanların keyifle oturacağı, sevdikleriyle uzun sohbetler edebileceği ve elbette yedikleri ürünlerin kalitesinden emin olacağı bir mekan olmasını istedim.Menümüzde Denizli için sıra dışı olan pek çok ürün var. Yeni yılda da çikolata ve meyve kombinasyonlarıyla yeni ürünler, yeni tatlar ve yeni sunumlarla pek çok noktada Denizlili çikolata severlerle buluşmaya devam edeceğiz.”diyor.
ÇİKOLATAYI HİÇ BÖYLE DENEDİNİZ Mİ?
Çikolata hemen herkesin büyük keyifle yediği bir ürün kuşkusuz.Ancak Monaco Çikolata’da işler biraz farklı ilerliyor. Günlük temin edilen taze meyveler, yine günlük hazırlanan çeşit çeşit hamurlar ve elbette çikolata. Bu üçü her gün birbirinden farklı sayısız ürün haline getirilipmüşterilerin beğenisine sunuluyor.
Monaco Çikolata’nın Denizli’de ilk ve tek olan ürünlerinin bulunduğu menüde neler yok ki? Tamamen çikolatadan hazırlanan kaselerde sunulan meyveler, içi çeşit çeşit meyve ve lezzet dolu çikolata küreleri, dışı tamamen çikolatayla kaplanan cuplar, her sepetinde ayrı lezzetlerin olduğu fondüler ve elbette kişiye özel hazırlanan hediyelik çikolata ve çilek sepetleri. Menünün tamamı elbette bunlar değil, çok daha fazlasını tecrübe etmek isterseniz Monaco Çikolata sizleri bekliyor.
Nazım Hikmet’in Kızıl Saçlı Piraye’siyle yaşadığı dillere destan aşk…
Nazım’ın uğruna şiirler yazdığı, kendi deyimiyle kızıl saçlı bacısı Piraye’yi, edebiyata ilginiz olsun olmasın az buçuk duymuşsunuzdur…
Hayatından pek çok kadın geçmiş Nazım’ın, pek çok kadınla birlikte olmuş ancak kimse bir Piraye olamamış onun gönlünde. Öyle ki bir mektubunda Piraye’ye “Sen benim en yakın insanımsın” diyor Nazım. Üstelik bu öyle sıradan bir mektup da değil, bir terk edişin mektubu…
Sene 1930…
Piraye iki çocuğuyla birlikte, ülke dışına konserler vermeye giden kocası Vedat Örfi’yi bekleyen 24 yaşında genç bir kadın… Nazım ise çocukluk arkadaşı olan ilk eşi Nüzhet Hanım’la ailesinin baskısı nedeniyle ayrılmış ve Moskova’dan İstanbul’a, ailesinin yanına dönmüş genç bir şair… Nazım kardeşi Samiye Hanım’ın arkadaşı olan kızıl saçlı, bembeyaz tenli bu kadına görür görmez aşık oluyor… Ancak Piraye, Nazım’la tabiri caizse bir yıl kadar köşe kapmaca oynuyor. Ne Piraye’nin ailesi Nazım’ı ne de Nazım’ın ailesi Piraye’yi istiyor… Ne de olsa Piraye evli, iki çocuklu bir kadın, Nazım ise beş parasız, komünist bir şair…Ancak Nazım öyle dizeler yazıyor ki, bunca olumsuzluğa rağmen kaçmak ne mümkün Piraye için…
“ …Kızım, annem, karım, kardeşimsen Başında güneşler esen Altın gözlü çocuk, Altın gözlü çocuğum benim; deli çığlıklar atıp avaz avaz burnumun dibinden gelip geçti de yaz, ben, bir demet mor menekşe olsungetiremedimsana! Ne haltedek, dostların karnı açtı kıydık menekşe parasına!”
Dayanamıyor nihayetinde Piraye, 1932 senesinde evlenmeye karar veriyorlar. İlkin hep beraber bir köşke yerleşiyorlar. Para sıkıntısı çekiyorlar çekmesine lakin, mutlular, huzurlular… Bu süreçte Piraye, Vedat Örfi’den henüz boşanmamış ancak 13 Eylül’de bu boşanma gerçekleşiyor. Böylelikle her şey güzelleşiyor.Her şeyin yoluna girdiği bir zamanda, bu kez de kader sillesini vuruyor onlara… Önce “Gece Gelen Telgraf” isimli kitap için toplatma kararı çıkarılıyor. Ardından ise Nazım tutuklanıyor.
Ard arda açılan davalar sonucunda Nazım’ın önce idam talebiyle yargılanması isteniyor, ardından ceza af yasasıyla 1 yıla kadar düşürülüyor. Zaten yaklaşık bir buçuk yıldır içeride yatan Nazım da salıveriliyor. Nazım ise içerideyken Piraye’ye birçok mektup yazıyor.
“Bir tanem! Son mektubunda: ‘Başım sızlıyor yüreğim sersem!’ diyorsun. ‘Seni asarlarsa seni kaybedersem’ diyorsun ‘yaşayamam!’ Yaşarsın karıcığım, Kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda; yaşarsın kalbimin kızıl saçlı bacısı en fazla bir yıl sürer yirminci asırlarda ölüm acısı.”
Sene 1935…
Nazım hapishaneden çıkalı yaklaşık altı ay geçmiş… Gizli saklı Piraye’yle evlenip, İstanbul’a yerleşiyorlar. Nazım bir yandan İpek Film Stüdyosu’nda çalışıyor, yazılar yazmaya devam ediyor; bir yandan da gazetelerde yazılar yazıyor. Piraye’nin oğlu Mehmet ilkokulu bitirmiş, kızı Suzan ise Robert Koleji’ne yazılıyor. Her şey tam yoluna girmişken, 17 Ocak 1938 senesinde bir gece yarısı, Nazım polisler tarafından alınarak Ankara’ya götürülüyor. Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi tarafından hızla yargılanarak kanıtlanmış herhangi bir suçu yokken, komünizm propagandası yapmakla suçlanıyor ve tam tamına 15 yıl hapis cezasına çarptırılıyor. Ardından bu ceza, Yargıtaytarafından resmen onanıyor.Bu kararla birlikte, Piraye’yle Nazım’ın tam tamına 12 yıl sürecek mektuplaşmaları da başlamış oluyor
Yıllar geçiyor, Piraye’yle Nazım gönüllerindeki bu aşkı ve özlemi mektuplarla bastırmaya devam ediyor. Piraye tam bir teslimiyet ve sadakatle Nazım’ın yanına geleceği günü bekliyor, Nazım da Piraye’ye kavuşacağı günün hayaliyle kendini avutuyor. Ta ki Nazım’ın gönlü başka bir kadına kayana kadar…Nazım Hikmet Bursa Cezaevi’nde yatarken ziyaretine dayısının kızı Münevver Berk geliyor.
Piraye’ den Nazım’ a mektuplar…
Nazım’ın Piraye ile evlendiği günlerde Fransa’dan dönen Münevver ile aralarında kısa bir yakınlaşma yaşansa da Münevver ressam Nurullah Berk’le evleniyor ve bir kızı oluyor. Ancak Nazım, Münevver’i tekrar görmesiyle birlikte kendisinden 16 yaş küçük, kumral, yeşil gözlü bu kadına aşık oluyor…
“sen esirliğim ve hürriyetimsin, çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin, sen memleketimsin. Sen ela gözlerinde yeşil hareler, sen büyük, güzel ve muzaffer ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin…”
Bu duruma daha fazla dayanamayan Nazım, yıllardır büyük bir sadakatle kendisini bekleyen hayat arkadaşı Piraye’yi bir mektupla terk ediyor…
“Piraye,
Aramızdaki münasebetlerden birisi olan fakat zaten bilfiil çoktandır mevcut bulunmayan ve daha senelerce de mevcut olamayacağı anlaşılan karı kocalık münasebetimizi, kadın erkek münasebetimizi tasviye etmemiz, kesmemiz gerekiyor. Bunun icap ettiğini uzun muhakemelerden nefsimle yaptığım işkenceli müsahabelerden sonra anladım. Ve sana bir gün bile fazla yalan söylememek için bu münasebetin artık kesilmesi gerektiğini işte hemen yazıyorum. Sen yine benim en yakın insanımsın. En yakın dostum ve arkadaşımsın. Çocukların çocuklarımdır. Bu tarafımızda hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanıyorum. Fakat artık karı kocalığımız devam edemez. Bu bağımızı bağlarımızdan ancak bir tanesi olan bu münasebetimizi kesmemiz lazım geliyor. Sana yolladığım bu mektupla beraber ben karı koca münasebetimizin kesilmesi için gereken yerlere müracaatımı da yapmış bulunacağım. Bütün bu olan biten şeye rağmen yakın iki insan olarak kalacağımızı biliyorum. Benim başım sıkıştığı zaman hapiste olayım, dışarıda olayım yine sana koşacağım. Sen de öyle bana koşacaksın. Ömrümün en güzel senelerini, en iyi eserlerini sana borçluyum. Onlar manen ve maddeten senindir. Şimdilik Allah’a ısmarladık. Beni affet bile demiyorum. Her şeye rağmen beni herkesten ziyade anlayacak olan insanın yine sen olduğuna eminim. Ellerinden öperim.”
Nazım Hikmet
Bu mektup Piraye için adeta bir yıkım oldu. İstanbul’da bir başına iki çocukla ve yoksullukla boğuşan Piraye, şimdi de hayat arkadaşı tarafından terk edilmişti…
RESİM 7
Piraye yıllardır bir umutla sevdiği adama kavuşacağı günü beklerken, onun ayrılık isteğiyle adeta kahrolmuştu. Üstelik Nazım’ı o kadar iyi tanıyordu ki, hayatında bir kadın olduğunu da adı gibi biliyordu. Bunca şeye rağmen oldukça gururlu olan Piraye, ilk celsede boşanmaya karar verdi; ancak bir yandan da Nazım’ın hayatındaki kadını merak ediyordu. Nazım’ın aşık olduğu kadını bulma umuduyla uğraştı, merakını gidermek istiyordu ancak ne yazık ki umduğunu bulamamıştı. Nazım ise bu sırada af umuduyla Münevver’i kocasından boşanmaya ikna etmişti. Nazım Cumhuriyet’in 15. yılıyla birlikte doğan afla dışarı çıkacak, Münevver de bu sırada kocasından boşanacak ve evleneceklerdi.Fakat bekledikleri şey gerçekleşmemiş, af çıkmamıştı…
RESİM 8
Münevver ise Nazım’ın cezaevinden çıkamayacağını anlayınca eşinden boşanmaktan vazgeçmişti. Sonunu bilmediği bu aşk macerasına atılmaya cesaret edememişti… Nazım ise aşkını kaybetmenin acısıyla sarsılırken, bir yandan da onu tüm benliğiyle seven ve bekleyen Piraye’yi de kaybetmişti. Nazım bu pişmanlık ve acıyla Piraye’ye yeninden mektuplar yazmaya başladı.
“Pirayem kızıl saçlı bacım benim, Seni arkadan bıçakladım. Bir damlası benim damarlarımdaki bütün kana bedel kanınla boyandı ellerim. Yeryüzündeki hiçbir insan hiçbir insana benim sana yaptığım kötülüğü yapmamıştır. Bütün bunlara rağmen gel. Sana “Gel” diyecek kadar yüzsüz ve alçaksam ne halt edeyim, öyleyim işte. Fakat gel. Oğlumuz Memet’in başı için gel ve ben kalan ömrümde ona layık bir baba olmak fırsatını kazanabileyim. Senin yüzüne nasıl bakabileceğimi bilemiyorum. Seninle karşılaştığım anda ayaklarının dibine yıkılacağım belki. Belki de sadece bayrağını kendi eliyle düşmana teslim etmiş bir hainin cesaretiyle yüzüne bakmaya çalışacağım. Belki de tek kelime söylemeden gözlerimi iskarpinlerine dikip oturacağım. Fakat gel. Hayatım yalnız kendime ait olsaydı gebermeyi çoktan tercih ederdim. Kendi ferdiyetimden, fizyolojimden, kafamın deli hasta tarafından öylesine nefret ediyorum. Fakat yaşamam lazım. Beni affetmek için değil, beni oğlumuz, kızımız ve onlar gibi iyi namuslu insanlarımız için yaşatmak için gel ve bir daha da yalnız bırakma. Eteklerinden öperim.”
Fakat Nazım’ın bu pişmanlık dolu mektupları karşılıksız kalmıştı…
RESİM 9
Piraye’den cevap alamayan Nazım, bu sefer oğlu Mehmet’e mektuplar yazmaya başlamıştı. Piraye’nin ziyaretine gelmemesi durumunda intihar edeceğini dahi söylüyordu. Piraye bir gün, bütün bu ısrarlara dayanamayarak çocuklarını da alıp Nazım’ı ziyarete gitti, ancak Nazım’ın karşısında eski Piraye yoktu… Bu karşılaşmanın ardından ara sıra mektuplaşsalar da ne Piraye eski Piraye’ydi, ne de Nazım eski Nazım…
Sene 1950…
RESİM 10
Piraye ile artık bir araya gelemeyeceğini anlayan Nazım, açlık grevine başladı ve sağlığının kötüye gitmesiyle hastaneye yatırıldı. O zamanlar özel bir afla hapishaneden çıkacağına olan inancını tekrar kazanan Nazım, Münevver ile görüşmeye başladı. Piraye ise Nazım’ı ziyarete gelmişti. Bu sırada kapı açıldı ve içeriye Münevver girdi. Nazım’ın aşık olduğu kadının Münevver olduğunu anlayan Piraye, apar topar hastaneyi terk etti. Bu Nazım’ın kızıl saçlı Piraye’yi son görüşüydü…14 Temmuz 1950’de cezaevinden çıkan Nazım’ın yanında Münevver vardı.
RESİM 11
Birlikte bir eve çıktılar ancak henüz Nazım, Piraye’den boşanmış değildi. Bu boşanma 1951 senesinde gerçekleşti ve hemen ardından Münevver bir erkek çocuğu dünyaya getirdi. Şaşırtıcı olan ise Nazım’ın, bu çocuğun ismini Mehmet koymasıydı… Piraye bu ayrılığın ardından tek bir söz etmemiş, tek bir gazeteye dahi konuşmamıştı. Nazım’la ilgili ne varsa, ölene dek kalbinde saklamıştı… Yani Piraye aşkından ölmüş, ama yine de Nazım’a dönmemiş ve onunla ilgili tek bir kelime dahi etmemişti…
57. Ölüm yıldönümünde Nazım Hikmet’ i saygıyla anıyoruz.
Geçtiğimiz ay kaybettiğimiz Türk Tiyatrosu’nun efsane ismi Yıldız Kenter’in anne-babasının film senaryolarını aratmayacak aşklarını çoğumuz bilmeyiz.İngiltere’de başlayan bu aşk Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde işgal altındaki İstanbul’a; oradan da Ankara’ya uzanır. Herşeye rağmen birarada kalmayı başaran, ağır bedeller ödeyen bir aşktır bu. Varlıklı bir ailenin oğlu olan Ahmet Naci, aşkı uğruna hariciyedeki işinden olunca fakirlik yakalarına yapışır, üstelik Ahmet Naci alkolizmin de pençesine düşer. Köşklerden fakir mahalle evlerine sürüklenen bu ailenin hikayesinde aşk,kültür farklılığı ve alkol gibi ağır sorunlar olsa da Türk Tiyatrosu’nun iki efsane ismi Yıldız Kenter ve kardeşi Müşfik Kenterbu ailedeyetişir. Yıldız Kenter, 2007 yılında Ayşe Armana verdiği röportajda anne ve babasının aşkını şöyle anlatmıştı:
Ahmet Naci Bey kim?
– Rönesans prensi gibi yetiştirilmiş bir adam. Ailesi, varlıklı ve aristokrat. Dedesi Bağdat kadısı, babası Galip Bey, Ayan azası. Çamlıca’da bembeyaz saçaklı, işlemeli tavanlı muhteşem bir köşkte yaşıyor ve ailesi bu genç adamı, iyi bir tahsil alsın diye İskoçya’ya Glasgow’a yolluyor…
Olga Cynthia kim?
– Londra’da bir resepsiyonda tesadüfen Ahmet Naci Bey’in yanında oturan çok güzel bir İngiliz kadın. Yanındaki genç adama bakıyor ve gülümsüyor.
Sonra ne oluyor?
– Olga Cynthia, Hyde Park’ta ata bindiğini söylüyor, Ahmet Naci Bey de ertesi sabah soluğu Hyde Park’ta alıyor. Birlikte at biniyorlar, yemeğe gidiyorlar. Gözlerini birbirlerinden alamıyorlar. Ahmet Naci Bey de Olga’ya vurulmuş durumda. Bu İngiliz kadından kopmak istemiyor. Aksi gibi, tahsilini de tamamlamış, ülkesine dönüp, hariciyeci olarak çalışması gerekiyor. Ne yapsa? İmkanı olsa onu cebine koyacak, Türkiye’ye götürecek. “Yeri ve zamanı olmayabilir ama benim karım ve çocuklarımın annesi olur musun? Benimle evlenip, Türkiye’ye gelir misin?” diyor.
Çok heyecanlı. Olga ne cevap veriyor?
– Çığlık atıyor. “Çok isterim ama ne yazık ki imkansız!” diyor.
Neden? O da aşık değil miydi Ahmet Naci Bey’e?
– Evet ama Jack var!
Jack de kim?
– Olga Cynthia’nın ailesinin, gezginci bir tiyatro kumpanyası var. Annesi, babası da oyuncu. Babası ölünce, annesi bir başka adamla Avustralya’ya kaçıyor. Olga’yı da anneannesine bırakıyor. Anneanne de 16 yaşındaki bu kızla nasıl başa çıkacağını bilemiyor. İyisi mi onu evlendireyim diyor. Kader bu ya, harbe giden koca dönmüyor ve geride 16 yaşında hamile genç bir dul bırakıyor. Jack, Olga’nın minik oğlu…
Eeeee?
– Eeee’si, Ahmet Naci Bey, Olga’ya sıkı sıkı sarılıyor, “Hiç sorun değil” diyor, “Hiçbir yere bırakmıyorum sizi. Geliyorsunuz. Hemen şimdi. Sen, ben ve oğlumuz, Türkiye’ye gidiyoruz…” İşte, annemle babamın Türkiye’ye geliş hikayesi budur! Ve tabii üvey abim Jack’in…
YARISI YAVRUMUN YARISI, YARISI YILAN YAVRUSU
Bu aşk öyküsü, o yılların Türkiye’sinde nasıl karşılanıyor?
– İşgal yılları. Ruslar, İngilizler, Yunanlılar, İtalyanlar ülkeyi bölmeye çalışıyorlar. Zor ve karışık zamanlar. Herkesin herkese şüpheyle baktığı yıllar. Bizimkiler Orient Express’le Sirkeci’ye geliyorlar. Vapura biniyorlar ve Üsküdar’a geçiyorlar. İngiliz annemin, nefesi kesiliyor İstanbul’un güzelliği karşısında. O Boğaz’a bakmaya kıyamıyor. Savaş da neymiş, o dünyanın en mutlu kadını, sevdiği adamın peşine takılıp gelmiş. Onun için müthiş bir macera. Faytona binip Çamlıca’ya babamın ailesinin yaşadığı köşke geliyorlar. Dantela gibi saçakları olan beyaz bir köşk. İşte kabus, o köşkte başlıyor…
Neden?
– Çünkü babamın ailesi annemi istemiyor. “Bu gavur karıyı da nereden buldun getirdin?” diyor. Hatta Nedim Abim doğunca, babaannem, abimi “Yarısı yavrumun yarısı, yarısı yılan yavrusu!” diye seviyor.
Anneniz bu zorluğu nasıl aşıyor? Bunalıma girmiyor mu?