SONBAHAR, ŞİİR VE PATERSON
YAZAN: MELİHA KALLİMCİ

Yazın son demlerini yaşarken yaklaşan sonbahar, nasıl da şiir gibi…
Doğayla birlikte evlerimize çekilirken, ruhumuz kendiyle baş başa kalıyor. Hayatın akışını yavaşlatıp, dumanı tüten kahvemizi yudumlarken okunacak kitapların, izlenecek filmlerin listesini hazırlamak nasıl da huzurlu… Tüm bu duygularımıza iyi gelecek bir film Paterson. Amerikan bağımsız sinemasının önde gelen isimlerinden Jim Jarmusch’ın şiire olan tutkusunu belki de en derin, en yoğun şekilde anlattığı film. Jarmusch, hayata minimalist bir anlayışla bakan, sessiz anların, sıradanlığın içinde gizlenen otantikliğin peşinden koşan bir isim. Filmleri çoğu zaman uzun planlar, sessizlikler, küçük ayrıntılarla yoğrulan şiirsel bir ritme sahip.
Filme ve ana karaktere ismini veren Paterson şehri, özellikle Great Falls ve sanayi geçmişinin yanı sıra edebiyat, spor, sinema, sanat ve siyaset alanında tarihe izler bırakan isimlerle de ön plana çıkıyor. Amerikan modern şiirinin önde gelen ismi William Carlos Williams’ın Paterson isimli beş ciltlik şiiri şehrin farklı yönlerini, insanlarını ve doğasını anlatıyor. Şehir hayatının küçük ayrıntıları ve sıradan insanların gündelik yaşamlarını şiirle bütünleştiriyor. Her cilt Paterson şehrinin farklı yanlarını işliyor. Amerikan tarihi, mitoloji, göçmen topluluklar, fabrikalar, işçiler, sokaklar, günlük yaşamın ritmi, doğa ve endüstri William Carlos’un satırlarında hayat buluyor. Jim Jarmusch da bu satırlardan aldığı ilhamla şiirsel bir sinema dili yaratıyor.

Film; Emily Dickenson ve William Carlos Williams gibi şairlere hayranlık duyan, şiirler yazan bir otobüs şoförünün yedi günlük “sıradan” hayatını anlatıyor. Burada Hollywood sinemasında alıştığımız hareketli yaşamlar, büyük dramlar, büyük efektler, görkemli sahneler, ulaşılması gereken hedefler, abartılı kahramanlar ve anti kahramanlar yok. Günlük yaşamın akışında hüznü ve güzelliği arayan bir bakış, sessizlik, doğa, iç huzur ve dinginlik var.
Paterson filminde sanayi ve modern kapitalist toplumların “başarılı insan” tanımına sıkıştırılan yüksek gelir, performans odaklı yaşam, zaman yönetimi, tanınırlık, ulaşılması gereken zirveler, elde edilmesi gereken statüler yok. Bizi bekleyen tüm bunlardan arınmış, günlük rutinlerinin içerisinde kendi olmaya çalışan bir karakterin hayatından küçücük bir kesit.

Adam Driver’in canlandırdığı Paterson karakteri günlük rutinlerinin içerisindeki küçük detaylardan beslenerek şiirler yazıyor. Kullandığı görüntülerle şiirsel bir anlatı sunan yönetmen Jarmusch, aslında şiir yazma sürecini, çağdaş şiirin doğuş kaynağını da bizlere anlatıyor. Şiir ve sanat en yalın haliyle hayatın anlamı haline geliyor. Paterson, şiirlerini okumaya başladığında bir anda günlük rutinin içinden çıkıp onun iç dünyasına giriyoruz. Bir yandan da kendimizi sadelik, dinginlik ve öz benliğimizi ararken buluyoruz.
Filmin görüntü yönetmeni Frederick Elmes, abartıya kaçmayan güçlü atmosferi, doğal ışığı, sade kadrajıyla ön plana çıkıyor. Gündeliğin sıradan güzelliğini nahif bir akış içerisinde sunuyor. Renk paletinde kullanılan doğal, dingin ve mat tonlar sonbahar hissi veriyor. Kamerayı genelde sabit tutarak karakteri öne çıkattığı minimalist kadrajlar izleyiciyi Paterson’un iç dünyasına sürüklüyor. Nitekim Jim Jarmusch’ın minimalist anlatısı Elmes’in dokunuşlarıyla birleşince ortaya şiir gibi bir sinema çıkıyor.
Paterson’un eşi Laura karakterini ise İran asıllı oyuncu Golshifteh Farahani canlandırıyor. Renkli ve heyecanlı halleri, Paterson’la her ne kadar tezat görünse de iç dünyalarında birbirlerini tamamlıyorlar. Laura moda, müzik, dekorasyon, yemek gibi hayata dair ne varsa sürekli yeni şeyler denemek ve öğrenmek için tutkuyla yaşıyor. Paterson her ne kadar daha içe dönük de olsa Laura’yı asla kısıtlamıyor, hatta ona olan aşkı şiirlerine ilham oluyor. Laura, Paterson’un yazdığı şiirlerin güzel olduğunun farkında, şiirlerini yayınlatması için ısrar ediyor. Ancak telefon kullanmayan, hayatındaki küçük ayrıntılardan, kibrit kutusundan bile, ilham alıp şiirler yazan Paterson’u tanıdıkça bunu asla yapmayacağını biliyoruz. Köpekleri Marvin, şiir defterini parçalayınca Paterson’un duyduğu büyük üzüntü, teslimiyet ve sessizlik hepimizi hüzünlendiriyor.
Paterson, büyük bir hüzünle şelalenin karşısında otururken Japon bir şair yanına yaklaşıyor. Japon şair’in, William Carlos Williams’ın şehri Paterson’u görmek için Osaka’dan kalkıp geldiğini öğreniyor. O da şiirlerini deftere yazıyor, ancak “Tercüme edilmiş şiir yağmurla duş almaya benzer.” diyerek şiirlerinin çevirisinin olmadığını söylüyor. Paterson’un yüzünde oluşan tebessüm bu hissi çok iyi anladığını gösteriyor. Japon turist vedalaşırken Paterson’a boş bir defter hediye ediyor ve “bazen boş bir sayfa daha fazla imkan sağlar insana” diyerek uzaklaşıyor. İki şairin sohbet ettiği anlar filmin unutulmaz, belki de en çok sevilen sahnelerinden biri oluyor.
Hepimiz bir yerlere koşturup duruyoruz. Peki Neden koşuyoruz? Niçin koşturuyoruz? Çoğu zaman bunları soracak hatta hayal kuracak zaman bile bulamıyoruz!
Kendi hayallerimizi kuramayınca, hayallerimizi bile başkaları verir hâle gelmiyor mu?
Koşmayı bırakıp biraz soluklanmak, şiirle nefes almak isteyenler için Paterson filmi huzurlu bir seçim.