Kategori: SANAT

  • HER FIRÇA DARBESİYLE GİZLİ BİR EVRENİ ARALAYAN SANATÇI; REMEDİOS VARO

    HER FIRÇA DARBESİYLE GİZLİ BİR EVRENİ ARALAYAN SANATÇI; REMEDİOS VARO

                  Sanat tarihini incelediğimizde kadınların ne yazık ki çoğu zaman gölgede kaldığını görürüz. Erkek egemen anlatılar içinde yalnızca birkaç isim öne çıkarılırken, birçok kadın sanatçının hikayesi unutuldu ya da üzeri geçmişin tozlarıyla kaplandı, hiç anlatılmadı. Frida Kahlo’yu hepimiz bir şekilde biliyoruz veya haberdarız öyle değil mi? Peki ya Remedios Varo ve diğerleri?

                  1908 yılında İspanya’da doğan Remedios Varo’nun hayatı tıpkı resimleri gibi gerçek ile hayalin iç içe geçtiği bir yolculuktu. Çocukluğunda mühendis olan babasının teknik çizim defterleriyle tanıştı. Bu ileride eserlerine yansıyacak olan bilimsel detayların ilk tohumuydu. Babası onu sık sık müze gezilerine götürdü ve sanatsal çabalarını destekledi. Gençliğinde rüyalara ilgi duyan Varo gelecekte resimlerine konu olacak  fantastik temalarda hikayeler yazmaya başladı.

                1924’te Varo, sanat eğitimi için Madrid’e gitti. Burada Manuel Benedito’dan yağlı boya dersleri aldı. Bu tarihlerde sürrealist sanat akımı ön plana çıkmaya başlamıştı. Başta Salvador Dali olmakla beraber bir çok sürrealist ressam yaşamak için Madrid’i tercih etmişti. Remedios Varo’nun da ilgisi sürrealizme kaydı. Varo eğitimini tamamladıktan sonra evlendi ama Avrupa’daki politik karışıklıklar çifti önce Paris’e sonra savaş yıllarında Meksika’ya sürükledi. Meksika’da özgürce üretmeye başladı. Rüyalar, simya ve mistisizm dolu tablolarıyla kendi evrenini kurdu. Kimi zaman bilim kadını, kimi zaman büyücü,  kimi zaman yalnız bir yolcuydu tablolarında.

                  Remedios Varo  eserlerinde sıradan bir dünyayı değil, hayal gücünün sınırsız evrenini resmetti. Resimlerindeki karakterler genellikle ince, uzun siluetlerdi. Kalp şeklinde yüzleri, uzun burunları ve badem şeklindeki gözleriyle kendisini resmettiğini düşünen sanat tarihçileri bulunmaktadır. Aynı zamanda bu karakterler başka bir boyuttan gelmiş izlenimi verirler. Varo eserlerinde sık sık bilim, simya ve doğaüstü öğeleri birleştirdi. Makine gibi işleyen doğa manzaraları, laboratuar sahneleri ve büyü ritüelleri resmetti. Işık ve mekan kullanımı ise çok özel; kapalı alanlar, labirente dönüşen odalar, içsel yolculuğu simgeler. Eserlerinde varoluş, özgürlük, bilgelik ve dönüşüm gibi derin temalar işledi.

                  Kadın figürleri eserlerinde merkezdeydi; pasif değil, yaratıcı ve bilgeliği arayan karakterlerdi. Renk paletinde genellikle yumuşak, rüya gibi tonlar kullandı.Pastel renkler ile gizemli bir atmosfer yarattı. Varo’nun eserleri gerçek dünya ile ruhsal dünyanın ince bir çizgide buluştuğu sahnelerdi.

                  Sanat tarihçisi Deborah Haynes’e göre Remedios Varo sürrealist hareketi yöneten kadın düşmanı görüşlerin ataerkil düzenine çomak soktu. Varo’nun eserleri Meksika’da tanınsa da henüz dünyanın geri kalanına yeterince ulaşmış değil. Remedios Varo, 1963 yılında henüz 55 yaşındayken hayata veda etti. Ardında ise hayal gücünün sınırlarını zorlayan düşsel bir dünya bıraktı.

  • “Lykos’un Antik Yüzleri” sergisi Denizli’de açılıyor

    “Lykos’un Antik Yüzleri” sergisi Denizli’de açılıyor

    Lykos’un Antik Yüzleri” sergisi Denizli’de açılıyor

    Denizli’nin binlerce yıllık tarihine ışık tutan önemli eserler, “Lykos’un Antik Yüzleri” sergisiyle ilk kez kapsamlı bir şekilde sanatseverlerle buluşuyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Denizli Büyükşehir Belediyesi iş birliğiyle hazırlanan sergi, 18 Aralık 2025 Perşembe günü saat 14.00’te Denizli Büyükşehir Belediyesi Kongre ve Kültür Merkezi’nde açılacak.

    Laodikeia, Tripolis, Hierapolis ve Tabae antik kentlerinde gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda gün yüzüne çıkarılan, Helenistik ve Roma İmparatorluk Dönemi’ne ait heykeltıraşlık eserlerinden oluşan sergide; 13’ü büyük boyutlu olmak üzere toplam 52 eser yer alıyor. Bu eserlerin 50’si, uzun yıllar müze depolarında koruma altında tutulduktan sonra ilk kez ziyaretçilerin beğenisine sunulacak. Sergide ayrıca, dönemi açısından son derece nadir ve kıymetli olan 2 adet bronz heykel de bulunuyor. Cumhuriyetimizin 102. yılı kapsamında Türkiye genelinde düzenlenen “102 Sergi” projesinin finali niteliğini taşıyan bu sergi, Denizli’nin sahip olduğu zengin kültürel mirası görünür kılmayı ve arkeoloji ile müzecilik alanında Cumhuriyet döneminde kat edilen mesafeyi somut örneklerle ortaya koymayı amaçlıyor.

    18 Mayıs’a dek ziyaret edilebilecek

    18 Aralık 2025 – 18 Mayıs 2026 tarihleri arasında Denizli Büyükşehir Belediyesi Kongre ve Kültür Merkezi’nde ziyaret edilebilecek olan “Lykos’unAntik Yüzleri” sergisi araştırmacılardan akademisyenlere, öğrencilerden kültürel mirasa ilgi duyan tüm vatandaşlara geçmişle bugün arasında güçlü bir bağ kurma imkanı sunacak.

  • NAPOLİ ROMANLARI

    NAPOLİ ROMANLARI

    DUYGU TARAKÇI

    Elena Ferrante’nin “Napoli Romanları” olarak bilinen dört ciltlik serisinin ikinci kitabı Yeni Soyadının Hikâyesi, ilk kitapta tanıdığımız Lila ve Lenu’nun yetişkinliğe adım atarken karşılaştıkları zorlukları anlatıyor. İlk kitap olan Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım çocukluktan ergenliğe geçiş dönemini işlerken, bu ikinci kitapta karakterler evlilik, eğitim, kimlik ve toplumsal baskılarla yüzleşiyor.

    Roman, Lila’nın Stefano ile evliliği ve Lenu’nun eğitimine devam etmesiyle açılır. Olaylar Lenu’nun bakış açısından aktarılır; bu sayede hem kendi iç dünyasını hem de Lila’nın hayatındaki gelişmeleri okuyucu onun filtresinden görür. Hikâyede olağanüstü olaylar yoktur; tam aksine gündelik hayatın, evliliklerin, mahalle ilişkilerinin ve kadınların yaşadığı sıradan ama derinlikli mücadelelerin izini süreriz.

    Eserde en çarpıcı şekilde işlenen konulardan biri kadına yönelik şiddettir. Lila, düğün gecesinden itibaren eşinden şiddet görmeye başlar. Lenu, başlangıçta bu durumu anlayamaz; çünkü Lila, çocukluğundan beri cesaretiyle tanınan biridir. Ancak kısa süre içinde şiddetin toplumun içinde sıradanlaştırılmış bir gerçeklik olduğunu, en güçlü kadınların bile içten içe buna boyun eğmek zorunda kaldıklarını fark eder. Tasarladığı ayakkabıları düğününde Solara kardeşlerde gören Lila’nın -Lenu açısından büyülü görünen aşkı- bir anda yok olur. Evliliğinin ilk akşamından başlayarak şiddet görmeye başlayan Lila ile yazarımız toplumda var olan bir konuyu da dile getirmiş diyebiliriz. Lenu başlangıçta Lila’nın küçükken çok cesur bir kız olduğunu, herkese kafa tutma cürretini kendine görürken nasıl olur da bu şiddete sessiz kalabildiğini anlamlandıramamıştı. Ancak daha sonra kendi evlerinde de annelerinin babaları tarafından dövüldüğünü gördüklerini, kadınların eşleri, babaları, ağabeyleri gibi yakınlarında olan kişiler tarafından şiddete maruz bırakılmasının son derece olağan kabul edilen bir durum olduğunu, en cesur kadınların bile içsel olarak bu gerçeği kabullendiklerini fark ediyor.

    Kitaptaki vurucu olay ise Lila, Lenu, Pinuccia’nın yaz tatiline gitmesi sırasında meydana gelen olaylar silsilesi sonucunda ortaya çıkıyor aslında. Spoiler olmaması adına olayı aktarmaktan kaçınıyorum. Ancak tüm yaşananlar neticesinde Lila kendine ayrı bir hayat kurma cesaretini gösterebilmiş, Stefano’yu terk etmişti. Bu durum zihnimde birçok düşünceyi aynı anda oluşturdu; kendisi için cesur bir adım atan kadın, var olan her şeyi yıkmakta ve verilen hiçbir emeği görmezden gelen bir kadın gibi gibi. Bu süreçte Lenu da kendini sorguluyor hatta sorgulayışını en net kitaptaki şu cümlelerde görüyoruz; ”Duygularımı fazla belli etmememin nedeni mahremiyetimde şeyleri, insanları, övgüleri, zaferleri arzulamamla gelen şiddetten korkmam mıydı? O şiddetin, istediğimi elde edememem durumunda yüreğimde patlamasından, kötü duygulara dönüşmesinden, mesela Nino’nun güzel ağzını ölü fare etiyle karşılaştırmamdan mı korkuyordum? Bu nedenle mi öne çıktığımda bile her an geri adım atmaya hazır oluyordum? Bu nedenle mi işler sarpa sardığında yüzümde hep sevimli bir gülümse, mutlu bir gülüş hazır bulunduruyordum? Bu nedenle mi bana ıstırap çektiren kişiler için eninde sonunda makul mazeretler uyduruyordum?’ Lila, koşullara rağmen kendi yolunu çizmeye çalışan, zaman zaman yıkıcı ama cesur bir karakterdir. Toplumsal kuralları sorgulamaktan çekinmez; en büyük gücü, kendi benliğine odaklanabilmesidir.

    Lenu ise daha uyumlu, kırılgan ve onaylanma ihtiyacı yüksek bir karakterdir. Kendisini sürekli Lila ile kıyaslar; akademik başarıları ona avantaj sağlasa da, iç dünyasında hep ikilemler yaşar. Lenu’nun iç sesi aracılığıyla, onun bastırılmış duyguları, korkuları ve kimlik arayışı kitabın en dokunaklı yönlerinden birini oluşturur.

    Lenu, Lila’nın aksine kendini dışa vurmaktan çekinen bir karakter, aynı zamanda sınır koymakta da belirsiz tavırlar ile kendini koruma altına almayı tercih ediyor. Çevresindeki birçok insanın onu takdir etmesi ve sevmesi için de kendini geri plana atmayı o kadar çok yapıyor ki bu davranış biçimi karakteri haline geliyor. Bir noktada bu durumu kendisi de fark ediyor ve şu satırlarla aklından geçenleri bize aktarıyor; ”İnsanlar, ilgi alanları, duyguları ne kadar çabuk değişiyordu? İyi düzenlenmiş cümlelerin yerini başka iyi düzenlenmiş cümleler alıyordu, zaman sadece görünürde tutarlı olan kelimelerin akışından başka bir şey değil, kim daha çok biriktirirse o kazanıyor. Kendimi aptal hissettim, Nino’nun hoşuna giden şeylere uyum sağlamak için, kendi hoşlandığım konuları ihmal etmiştim. Evet, evet herkes kendi yolunda, olduğu haline razı olmalıydı.” İki kadın karakterin, karakterlerinin gelişimi, olaylar karşısında verdikleri tepkiler, kendi hayatları üzerinde aldıkları kararlar… Aslında Napoli Romanlarında okuduğumuz tam olarak bunlar. İkinci kitabın zihnimde yarattığı düşünceleri kısaca özetleyecek olursam ise; herkes kendi hayatının şaşmaz bir baş rolüdür. Bir kimsenin veyahut yaşadığımız toplumun beğenisine bağlı bir hayat kurmaya çalıştığımız takdirde kendimize, isteklerimize ket vurmak bu çabanın su götürmez bir yandaşı olarak karakterimize dahil olacaktır. Peki Lila gibi önünü arkasını düşünmeden hareket etmek… Gerçekten bu şekilde mi hareket ediyordu? Bu konuda dahi karar veremediğim bir karakter Lila. Ama net olarak belirtebilirim ki Lila, Lenu’nun aksine kendisinin var olduğu koşullar hakkında yakınmak yerine o koşullarda nasıl daha iyi hissedebileceğine , kendine odaklanan bir karakterdi. Lenu ise aralarında şanslı olan olmasına rağmen kendisini sürekli Lila ile kıyaslayan, yarışı daimi olarak Lila ile olan biriydi. Üniversiteye gittiğinde bir nebze de olsa değişen bu durum bu iki genç kadının hayatında ne şekilde devam edecek merakla bekliyorum. Sizler neler düşündünüz Lila ve Lenu hakkında? İki kadın hakkında net yorum yapmak mümkün müydü?

  • Paris’ te Bir Türk Ressam: FİKRET MUALLA

    Paris’ te Bir Türk Ressam: FİKRET MUALLA

    PARİS’TE BİR TÜRK RESSAM

    FİKRET MUALLA

    Paris’in sokakları sonbaharın renklerine bürünürken Seine Nehri’nin kıyısında hafif sis yükseliyor, köprülerin taşları ıslak.  Caddeler yazın kalabalığından arınsa da halâ kalabalık. Rüzgâr ince ince esiyor; Café Select’in beyaz mermer masalarında buğulanmış kahve bardakları göze çarpıyor.  Kitap okuyanlar, sonbaharın hüznünü seyredenler dolduruyor masaları. Turistler ellerinde fotoğraf makineleriyle şehrin renklerini yakalamaya çalışırken Parisliler aceleci ama zarif adımlarla şehri yaşıyor. Sonbahara biraz melankoli biraz da romantizm karışıyor.

    Café de Flore’nin önünden geçerken kimler gelmiyor ki akla: Jean-Paul Sartre, Picasso, Aragon, Tristan Tzara, Albert Camus, Abidin Dino…  Biraz daha dolaştıkça La Coupole, Le Dôme, Le Select çıkıyor karşımıza. Birçok ressamın, şairin, sanatçının buralarda bıraktığı izler bizi peşinden sürüklüyor. Rue de Seine sokağında, kolunun altında resim dosyasıyla ağır ağır yürüyen Fikret Mualla; ona ait değilmiş gibi duran eski paltosu, büyük ayakkabıları, hırpani görüntüsüyle geliyor gözümüzün önüne. Bohem yaşantısını, deliliklerini, yalnızlıklarını düşününce insanın içini buruk bir tebessüm kaplıyor.

    1903’te Kadıköy, Moda’da  doğmuştu. Babası Ekrem Bey Duyun-ı Umumiye’de memurdu. Annesi Nevber Hanım kız çocuk beklediği için Mualla ismini seçmiş; babasının Tevfik Fikret’e olan hayranlığından dolayı bir de Fikret ismini almıştı. Fikret Mualla’nın dayısı Hikmet Topuzer, Fenerbahçe’nin amblemini tasarlamış, penaltılardaki başarısından dolayı “Penaltı Kralı” olarak ünlenmişti. Bu durum kuşkusuz Fikret Mualla’nın futbola olan tutkusunda önemli bir etken olmuştu. Ancak Galatasaray Lisesi’nde okuduğu yıllarda futbol oynarken sakatlanmış  ve bir bacağı topal kalmıştı. Bu sakatlık benliğinde derin izler bırakarak daha da dışlanmış hissetmesine sebep olmuştu.

    Birinci Dünya Savaşı yıllarında çıkan İspanyol nezlesi Osmanlı imparatorluğu’nda da etkili olmuştu. Fikret Mualla bu yıllarda Galatasaray Lisesi’nde yatılı okuyordu. İspanyol Nezlesi’ne yakalanınca  evine gönderilmişti. Ancak annesi ve anneannesine de hastalık bulaştı, ikisi de hayatını kaybetmişti. Fikret  Mualla ise suçluluk, acı, öfkeyle dolu zor günler yaşamıştı.  Babasının başka bir kadınla evliliği Fikret Mualla’nın sinirlerini altüst etmiş; bir yanlış anlaşılma sonucu karakola düşmesi, ardından arkadaşlarının onu kurtarmak için bulduğu çözüm olarak akıl hastanesine yatırılması işleri iyice karışık hale getirmişti. 

    Mütareke yılları İstanbul için zor zamanlardı. Evde de sorunlar giderek büyüyünce Ekrem Bey oğlunu mühendislik eğitimi alması için İsviçre’ye göndermişti. Ancak Fikret Mualla mühendis olmak istemiyordu, tutku haline gelen resim sanatının peşinden gidiyordu. Heidelberg, Münih, Berlin ve ardından Paris’e geçmiş; Van Gogh, Gauguin, Matisse, Picasso gibi ressamların eserlerini görmüştü. 

    Paris’te Rouet Çıkmazı’nda köhne bir apartmanın 6. katında bohem bir hayat sürüyordu. Karnını doyurmak ve bir şişe şarap alabilmek için resimler yapıyordu. Ancak İkinci Dünya Savaşı yıllarında Almanlar Paris’i işgal edince resimlerini satamaz olmuştu. İyi Almanca bildiği için Almanlarla sohbet etmesi Fransızların tepkisini çekmişti. Bir ara içip Hitler’e sövdüğü için Almanlardan dayak yiyip sorguya çekilmiş; ancak tekrar içip aynı şeyleri yapınca Almanlar onu deli zannedip kendi hâline bırakmışlardı. Bu kez de Fransız direniş örgütü “bu adama Almanlar neden karışmıyor, casus mu?” diyerek peşine düşmüştü. Sanatçıyı tanıyanların anılarında rastladığımız bu bilgilerin ne kadarının doğru olduğunu bilemesek de tam Fikret Mualla’lık hareketler değil mi?

    Picasso’nun ona hediye ettiği resmi şarap almak ve karnını doyurmak için çok ucuz bir fiyata satması da Mualla’yı tanıyanları şaşırtmamıştı. Sanatçının biraz da kendi seçtiği bohem yaşamı, buhranları, yalnızlıkları, saplantıları resimlerine yansımamıştı; yaşamı ve resimleri arasına bir çizgi çekmişti.  Hayatının griliklerine rağmen resimlerinde kırmızı ,mavi, sarı, yeşil gibi renklerin canlı ve parlak tonlarını kullanmıştı. Bazı sanat tarihçileri onun fütürizm, ekspresyonizm, fovizm gibi akımlarda etkilendiğini iddia etse de Hıfzı Topuz ile yaptığı röportajlarda hiçbir akıma bağlı olmadığını net bir şekilde belirtmişti.

    Cafeler, birahaneler, Pazar yerleri, parklar, lokantalar onun resimlerine konu olmuştu. Hareketli figürler, sokakta yürüyen kalabalık, müzisyenler, pazar satıcıları resimlerinde ritmik bir akış oluşturmuştu. Ayrıntıya takılmayan serbest ve hızlı fırça darbeleri samimi üslubuyla dikkat çekiyordu.  Çabuk kuruduğu için genelde guaş boya tercih ediyordu. Kolunun altına aldığı dosyasındaki resimleri satmak için sokaklara çıkıyor; o gün kimseye satamazsa bir şişe şarap karşılığı hediye ediyordu.

    Hayatının son dönemlerinde Madam Angles, onun yalnızca kendisi için resim yapması karşılığında kalacak yer vermiş, temel ihtiyaçlarını karşılamıştı. Fransa’nın güneyinde yer alan Reillane’de yerleşmişti. Bu coşku ve çılgınlıklarla geçen yaşam, 19 Temmuz 1967’de kaldığı hastanede sona erdi. Kimsesizler mezarlığına gömüldü. 1974’te sürekli özlem duyduğu İstanbul’una naaşı getirildi.

    Bugün eserleri  Arkas Sanat Merkezi, Erimtan Sanat ve Arkeoloji Müzesi, Ankara Resim Heykel Müzesi, İstanbul İş Bankası Resim Heykel Müzesi gibi yerlerde süreli ve kalıcı olarak sergileniyor.

  • “Yitenlerin Öyküsü” Fotoğraf Sergisi 12 Aralık’ta açılıyor

    “Yitenlerin Öyküsü” Fotoğraf Sergisi 12 Aralık’ta açılıyor

    “Yitenlerin Öyküsü” Fotoğraf Sergisi 12 Aralık’ta açılıyor

    Denizli’de kaybolmaya yüz tutan zanaatlar ve bu zanaatların ustalarını belgeleme amacıyla Laodikya Fotoğraf Topluluğu (LAFOT) tarafından uzun süredir sürdürülen çalışma, ilk somut sonuçlarını “Yitenlerin Öyküsü” adlı fotoğraf sergisiyle kamuoyuna sunuyor. Denizli Büyükşehir Belediyesinin destek ve katkılarıyla hayata geçirilen sergi, 12 Aralık 2025 Cuma günü saat 17.30’da Büyükşehir Belediyesi Turan Bahadır Sergi Salonu’nda açılacak.

    Toplam 18 fotoğrafçının objektifinden çıkan 65 eser, Denizli’nin unutulmaya yüz tutan zanaat kültürünü görsel bir hafıza niteliğinde kayıt altına alıyor. Sergide yer alan LAFOT üyeleri arasında, Denizli Büyükşehir Belediyesi Fotoğrafçılık Kulübü’nde eğitim alan kursiyerler de yer alıyor. LaodikyaFotoğraf Topluluğu, serginin ortaya çıkış sürecindeki katkılarından dolayı Denizli Büyükşehir Belediye Başkanı Bülent Nuri Çavuşoğlu’na teşekkür ederek, zanaat ve zanaatkarlığın belleğini yaşatmayı hedefleyen bu özel çalışmayı görmek isteyen tüm vatandaşları serginin açılışına davet etti.

  • Denizli Büyükşehir’den ‘Kardeş Korolar Konseri’

    İki farklı şehrin sesleri aynı sahneyi paylaştı

    ‘Sanat Şehri Denizli’ vizyonuyla sanatseverleri bir araya getirmeye devam eden Denizli Büyükşehir Belediyesi, ‘Kardeş Korolar Konseri’ne ev sahipliği yaptı. Anadolu’yu diyar diyar dolaşan eserlerin seslendirildiği gecede, Denizli Anadolu Türk Halk Müziği Topluluğu ile Antalya Nurettin Dabağoğlu Sanat Topluluğu birlikte sahne alarak katılımcılara unutulmaz bir müzik ziyafeti sundu.

    Denizli Büyükşehir Belediyesi, kentin kültürel ve sanatsal yaşamına zenginlik katmaya devam ediyor. Bu kapsamda iki farklı topluluğu aynı sahnede buluşturan “Kardeş Korolar Konseri” yoğun katılımla gerçekleştirildi. Şef Kadriye Kaymak ve Şef Nurettin Dabağoğlu yönetiminde, DBB Kongre ve Kültür Merkezi Mehmet Gazi Salonu’nda düzenlenen konsere, çok sayıda sanatsever katıldı.

    Sanatçıların performansı salonda uzun süre alkış aldı

    İki farklı şehrin seslerini buluşturan bu özel konserde, Denizli Anadolu Türk Halk Müziği Topluluğu ile Antalya Nurettin Dabağoğlu Sanat Topluluğu birlikte sahne aldı. Anadolu’nun dört bir yanından ezgilerin yankılandığı bu özel konser, Türk Halk Müziği’nin zenginliğini ve kültürlerin kardeşliğini ön plana çıkararak müzikseverlere unutulmaz bir akşam yaşattı. Geceye katılanlar, şarkılara hep birlikte eşlik ederken, sanatçıların ve saz üstatlarının performansı salonda uzun süre alkış aldı. Solo ve koro eserlerin seslendirildiği gece, 90 kişilik koronun birlikte söylediği potpuri ile sona erdi.

    “Muhteşem bir müzik şöleni yaşadık”

    Gecenin sonunda davetlilere seslenerek teşekkürlerini ileten Denizli Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili Ali Marım, “Denizli’nin sanat ve kültür anlamında gelişmesindeki en önemli etkenlerden birisi de sanata değer veren sizlersiniz. Sanata ve sanatçıya destek vermekle, en büyük değeri aslında siz sağlıyorsunuz. Bugün gerçekten çok büyük bir emeğin sonucunda sahneye çıkan iki değerli koromuzun çok kıymetli sanatçılarını kutluyorum. Bu gece bize muhteşem bir müzik şöleni yaşattılar. Büyükşehir sahnesinde sanata yer vermeye, sanatçılarımıza da değer vermeye devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.