Seni bu kadar seveceğimi hiç düşünmemiştim. Aşkımızın bu noktaya ulaşacağını da beklemiyordum. Laf olsun diye mi başlamıştı birlikteliğimiz. Bir iddia mıydı, aramızdaki aşkın başlama biçimi? Kendimizi göstermek için miydi çabamız? Bunlar hep geride kaldı. Seninleyiz ya o yetip de artıyor bana. Bazen acaba düş mü bu gördüklerimiz, yaşadıklarımız, demeden edemiyorum. Bir aşk-ı memnu bizimkisi. Bana göre değil, sana göre de değil. Bizi tanıyanlara göre. Sır gibi saklıyoruz bunu gölgemizden bile. Senin güvendiğin bir doktor, benim güvendiğim sırdaşım bir veteriner. Doktor ve veteriner, nasıl da komik gelmişti bize ilk önce. Adam gibi adam olduktan sonra meslekler önemli mi?
Aşkımız nasıl da güzel. Arada sırada atışsak, kavga etsek de kopamayacak bir duruma geldi, adına aşk dediğimiz o engelli yol. Senin evli olman, benim nişanlı olmam, bu yakıcı aşka engel değil. Biliyorsun üç yıldır nikâhımızı ileri tarihe atıyorum. Sen attırıyorsun, bana söylediğin söz kulaklarımda yankılanıp duruyor: bakarsın nikâh ikimiz arasında kıyılır…
Hep bunu bekliyorum. Umutsuz bir bekleyiş mi? Yoksa minik bir serçe umudu mu benimkisi… Biz bir yer fıstığıyız. Kabuğun içinde iki fıstık. Bir sen, biri ben, üçüncüye yer yok, derdi kadın.
Adam güler, fıstık sensin fıstığım, benim nerem fıstık, der basardı kahkahayı. Biraz dalgacıydı, her olaya gülen gözlerle bakardı. Şaka, espri için vardı dünyada. Kadın aşk der, o yine şakaya vururdu. Adam da severdi ama aşktan fazla söz etmezdi. Kadın buna üzülürdü…
Aşkın tanımını yapardı kendince, adam da şakayla karışık, aşk bir sudur, iç iç kudur, der kahkahasını yine en üst perdeden patlatırdı…
Birlikte olduklarında düğün bayram, karlı havada baharı yaşarlardı. Gökyüzü pespembeydi o zamanlar. Gökkuşakları sarardı dört bir yanı. Bahar böcekleri mi kelebekler mi, arılar mı dans eder gibi uçarlardı iki sevgili arasında. Mutluluk gökyüzünde bir kartal, dağların doruklarında kar tanesiydi. O kar tanesi ki özenle yaratılmış, biçimlendirilmiş, eşi benzeri olmayan hiç de erimeyecek sıcacık özgün bir buz şekliydi.
Bazen araları açılır, küserlerdi çocuklar gibi. Çocuğun küskünlüğü nedir ki en fazla iki gün sürer, büyük bir özlemle koşarlardı birbirlerine. Vuslata ermek buydu onlar için. İki günlük ayrılığın acısını nasıl da çıkartırlardı birbirlerini daha çok severek.
Kadın hastalanmış ağır bir ameliyat geçirmişti. Adam hastaneyi, evin balkonunu çiçeklerle donatmıştı. Çiçeğe çiçek gider, derdi. Hüngür hüngür ağlardı, ya sana bir şey olsaydı, ben ne yapar, nasıl yaşarım, derdi. Ameliyatlı yerlerini öper, çocuk gibi öpeyim de geçsin, derdi. Kadın, beni güldürme ameliyatlı dikiş yerlerim acıyor, der ama kendini tutamazdı.
Kıskançlık bitip tüketirdi onları, sevgilerini, aşklarını. Adam, en yakın dostlarından bile nasıl da kıskanırdı. İçkiliyken nasıl da kalplerini kırardı, can dostum dediği kişilerin. Kadın kızar, sen deli misin yahu, nasıl aklına geliyor abuk sabuk düşünceler, ben o arkadaşlarının yerinde olsam selamı keserim, derdi. Adam, inan aşkım, farkında değilim, demekle yetinirdi.
İkisi de yemek konusunda becerikliydi. Kadın, pasta, poğaça, kek börek konusunda uzman sayılırdı. Adam ise gençliğinde çalıştığı lokantalarda her türlü yemek, meze yapmayı öğrenmişti. Bir apartmanın bodrum katında gizlice bir ev tutmuş, sevdiceğiyle orada buluşur, benim diyen kadınların yapamayacağı yemekleri, mezeleri üşenmeden yapardı. Bizim aşk yuvamız, derdi. İki yer fıstığının kabuğuydu bu güneş görmeyen ev, apartman dairesi…
Kıskançlıklarının, kavgalarının tek nedeni, kendi özel durumlarıydı. İçinde bulundukları koşullar yaşamlarındaki en büyük engeldi. Aşkta, sevdada ne zaman gemicinin istediği rüzgâr esecekti. Yine incir çekirdeğini doldurmayan tartışma, arkasından gelen en uzun ayrılık, tam sekiz ay sürmüştü.
Birbirlerini bir dakika bile düşünme…
YENİ YIL YENİ UMUTLARDIR…
Date:


