Seni bu kadar seveceğimi hiç düşünmemiştim. Aşkımızın bu noktaya ulaşacağını da beklemiyordum. Laf olsun diye mi başlamıştı birlikteliğimiz. Bir iddia mıydı, aramızdaki aşkın başlama biçimi? Kendimizi göstermek için miydi çabamız? Bunlar hep geride kaldı. Seninleyiz ya o yetip de artıyor bana. Bazen acaba düş mü bu gördüklerimiz, yaşadıklarımız, demeden edemiyorum. Bir aşk-ı memnu bizimkisi. Bana göre değil, sana göre de değil. Bizi tanıyanlara göre. Sır gibi saklıyoruz bunu gölgemizden bile. Senin güvendiğin bir doktor, benim güvendiğim sırdaşım bir veteriner. Doktor ve veteriner, nasıl da komik gelmişti bize ilk önce. Adam gibi adam olduktan sonra meslekler önemli mi?
Aşkımız nasıl da güzel. Arada sırada atışsak, kavga etsek de kopamayacak bir duruma geldi, adına aşk dediğimiz o engelli yol. Senin evli olman, benim nişanlı olmam, bu yakıcı aşka engel değil. Biliyorsun üç yıldır nikâhımızı ileri tarihe atıyorum. Sen attırıyorsun, bana söylediğin söz kulaklarımda yankılanıp duruyor: bakarsın nikâh ikimiz arasında kıyılır…
Hep bunu bekliyorum. Umutsuz bir bekleyiş mi? Yoksa minik bir serçe umudu mu benimkisi… Biz bir yer fıstığıyız. Kabuğun içinde iki fıstık. Bir sen, biri ben, üçüncüye yer yok, derdi kadın.
Adam güler, fıstık sensin fıstığım, benim nerem fıstık, der basardı kahkahayı. Biraz dalgacıydı, her olaya gülen gözlerle bakardı. Şaka, espri için vardı dünyada. Kadın aşk der, o yine şakaya vururdu. Adam da severdi ama aşktan fazla söz etmezdi. Kadın buna üzülürdü…
Aşkın tanımını yapardı kendince, adam da şakayla karışık, aşk bir sudur, iç iç kudur, der kahkahasını yine en üst perdeden patlatırdı…
Birlikte olduklarında düğün bayram, karlı havada baharı yaşarlardı. Gökyüzü pespembeydi o zamanlar. Gökkuşakları sarardı dört bir yanı. Bahar böcekleri mi kelebekler mi, arılar mı dans eder gibi uçarlardı iki sevgili arasında. Mutluluk gökyüzünde bir kartal, dağların doruklarında kar tanesiydi. O kar tanesi ki özenle yaratılmış, biçimlendirilmiş, eşi benzeri olmayan hiç de erimeyecek sıcacık özgün bir buz şekliydi.
Bazen araları açılır, küserlerdi çocuklar gibi. Çocuğun küskünlüğü nedir ki en fazla iki gün sürer, büyük bir özlemle koşarlardı birbirlerine. Vuslata ermek buydu onlar için. İki günlük ayrılığın acısını nasıl da çıkartırlardı birbirlerini daha çok severek.
Kadın hastalanmış ağır bir ameliyat geçirmişti. Adam hastaneyi, evin balkonunu çiçeklerle donatmıştı. Çiçeğe çiçek gider, derdi. Hüngür hüngür ağlardı, ya sana bir şey olsaydı, ben ne yapar, nasıl yaşarım, derdi. Ameliyatlı yerlerini öper, çocuk gibi öpeyim de geçsin, derdi. Kadın, beni güldürme ameliyatlı dikiş yerlerim acıyor, der ama kendini tutamazdı.
Kıskançlık bitip tüketirdi onları, sevgilerini, aşklarını. Adam, en yakın dostlarından bile nasıl da kıskanırdı. İçkiliyken nasıl da kalplerini kırardı, can dostum dediği kişilerin. Kadın kızar, sen deli misin yahu, nasıl aklına geliyor abuk sabuk düşünceler, ben o arkadaşlarının yerinde olsam selamı keserim, derdi. Adam, inan aşkım, farkında değilim, demekle yetinirdi.
İkisi de yemek konusunda becerikliydi. Kadın, pasta, poğaça, kek börek konusunda uzman sayılırdı. Adam ise gençliğinde çalıştığı lokantalarda her türlü yemek, meze yapmayı öğrenmişti. Bir apartmanın bodrum katında gizlice bir ev tutmuş, sevdiceğiyle orada buluşur, benim diyen kadınların yapamayacağı yemekleri, mezeleri üşenmeden yapardı. Bizim aşk yuvamız, derdi. İki yer fıstığının kabuğuydu bu güneş görmeyen ev, apartman dairesi…
Kıskançlıklarının, kavgalarının tek nedeni, kendi özel durumlarıydı. İçinde bulundukları koşullar yaşamlarındaki en büyük engeldi. Aşkta, sevdada ne zaman gemicinin istediği rüzgâr esecekti. Yine incir çekirdeğini doldurmayan tartışma, arkasından gelen en uzun ayrılık, tam sekiz ay sürmüştü.
Birbirlerini bir dakika bile düşünme…
Kategori: Savaş ÜNLÜ
YAZAR
-

YENİ YIL YENİ UMUTLARDIR…
-

BEGONVİLLER AÇTIĞINDA- SAVAŞ ÜNLÜ
Ayşıl bir yerlere gidelim. Kaçalım büyük kentten, boğuyor bizi, diyordu. Onlara kimsenin karışmadığı, kimsenin görmediği bir yer olabilirdi. Barış, öyleyse güzü bekleyeceğiz, başka yolu yok. Okullar açılacak, tatilciler sahil yörelerinden ellerini eteklerini çekecekler. Oralar bizi bekleyecek, işte o zaman gideriz…
Tatilcilerin yaz mevsiminde gösteriş için aldıkları, giderken de bırakıp gittikleri kediler, köpekler karşılar, bizleri. Onlarla dostluklar kurarız, insandan daha iyi ve zararsızdırlar. O canlıların önünde uzun bir kış mevsimi olacak. Hiç olmazsa birkaç hafta dostluk kurarız…
Uzun yaz tatili geçti. Sıfatı uzundu, ne çabuk geçmişti aylar. Birbirlerini özlemedikçe kısaydı günler, haftalar, aylar, kısacası zaman. Özlem gelip de takıldı mı belleklerine, yüreklerine, dakika olurdu aylar. Aslına bakılırsa her gün böyleydi özlemsiz aşk mı olurmuş? Bilgisayar üzerinden yazışırlardı. Sözlenecek, yazılacak o denli söz vardı ki… Saatler geçer, söyleyecek sözleri bitmezdi.
Barış yazışmalar uzayınca sorardı.
-Canımın içi, biz ortaokul kaçıncı sınıftaydık?
Ayşıl gülücük emojileri yollardı.
-Seninle aynı sınıfta, ama yan yana oturarak sonsuza dek öğrenci olmaya varım…
Barış:
-Yaşam bir okul değil mi, yaşamda yan yana sonsuzluğa yelken açalım…
Ayşıl:
-Ben yelkenleri seni görünce açmıştım…
Barış:
-Bu sözü duymak, yazdırıp okumak için seni kışkırttım.
Ayşıl:
-Çok hainsin, ama seni seviyorum…
Barış:
-Yelkenleri açtık, kumandayı senin eline bıraktım, nereye götürürsen gideceğiz birlikte…
Eylül ayı girince Barış soluğu Bodrum’un köyünde aldı. Çok severlerdi orayı. Tarım ile hayvancılığın birlikte yapıldığı, turizm olsa da olur, olmasa da olur, derdi köy insanları. Mavi Yolculuk’ta uğrak yeriydi. Tekneler, yatlar, dünyanın tanınmış yüzleri orada bir iki gün kalırlardı.
Ayşıl birkaç kez Mavi Yolculuk’a çıkalım, demişti.
Barış yanaşmamıştı.
-Amacından saptı, ticarete dönüştü. Geçmişte yapılan Mavi Yolculuk’tan habersiz olanlar da bu geziye katılıyor. Aslında bu gezi kültürdür. Kültürsüzlük, arabesk egemen olmaya başladı bu yolculuğa. Doğayı korumak yatar bu gezinin temelinde. Tekneler de tüm atıklarını boşaltıyorlar güzelim koylara. Güzelim denizi kirletmekten başka işe yaramıyor.
Ayşıl, Barış’tan Azra Erhat’ın Mavi Yolculuk kitabını istemişti. İlk görüşmede, buluşmada verecekti. Hazırlamıştı efsanevi kitabı…
Barış her zamanki motelde kalmaya başlamıştı. Kışı geçirmeyi kafasına koymuş, ama bir türlü gerçekleştirememişti bunu. Ayşıl, begonviller açtığında buluşalım, deyince bir ay öncesinden mutluluğumuzun adası dedikleri köye atmıştı kendini. Gözleri duvarlarda begonvilleri aradı. Mor mor, kırmızı kırmızı, lila renkleriyle gülümsediler. Begonviller açmıştı. İçi, en küçük hücrelerine dek tamamen bu göz alıcı çiçeklerle donandı. Bir lokantanın metrelerce duvarını mor renkli begonviller sarıp sarmalamıştı. Olmaz böyle güzellik demişlerdi ilk gördüklerinde. Ayşıl, gülümsemiş tanrıça çehresiyle, ben varım, diyordun ya… Yine varsın, taş duvarı canlandırmış, donuk, soğuk taşları nasıl da güldürmüş. Renk katmış, ışıltı katmış, albeni kazandırmıştı taşlara. Barış düşündü, o zaman hangi ayda gelmişlerdi. Yaz mevsimiydi, temmuz sıcaklarını yaşamışlardı.
Köye geleli iki ay geçmiş, begonviller renkleriyle gülümsemeyi sürdüyorlardı. Yaşlı balıkçıyla konuşmuştu bu çiçekler hakkında. Çakır gözlü, kirli sakallı yaşı yetmişi geçmiş adam bildiklerini anlatmıştı. “Bizler bu çiçeğe, sarmaşığa Rodos sarmaşığı, konsolos çiçeği, gelin duvağı deriz. Rüzgarı, soğuğu sevmez, kuzey cepheyi hiç sevmez. Güneş görmeli mutlaka. Ekim ortalarına dek açar dediklerine bakma sen. Bizim sahilimiz yurdumuzun en sıcak sahilidir, bilirsin sen de artık buralı oldun. Aralık, ocak aylarında denize girilir. Sonrasında da ilkyaz gelir. Renkli, uzun süre solmadan dayanan çiçekleri aslında kılftır. Gerçek çiçekleri kılıfın içindedir, üçer tane açar her biri. Çiçekler birkaç günde solar. Kılıfları haftalar boyu güzelliğini korur. Gözler alıştı o renklere, onlar olmazsa doğa çırlçıplak görünür bizlere…”
Kasım ayı gelmişti. Begonviller ilk günkü gibi capcanlıydı. Hava geceleri ısırıyordu belli belirsiz. Gece geç saatlere dek oturuyordu sahilde. Ateş yakardı geceleri. Balıkçılar, köylüler yalnız bırakmazlardı. Taşınabilir bir sandalye, masa almıştı. Neler konuşulurdu geç saatlere dek kim bilir. Aklında tutamazdı, aklı Ayşıl’daydı. Ne zaman gelecekti canımın içi, derdi sessizce. Telefonda yazışır, WhatSapp üzerinden konuşurlardı. Barış aynı soruyu kim bilir kaçıncı kez sorardı. Ne zaman geleceksin? Ayşıl, canım, kıymetlim, biliyorsun yazın geleceğim. Kış buluşmasını nereden çıkarttın, derdi. Barış, hani begonviller açtığında buluşalım, demiştin ya… Ayşıl, gülme emojileri yağmuruna tutardı aşkını. O sözün üstünden üç yıl geçti, hem o zaman buluşmuştuk. Yıl ortasında dünyanın bir ucundan çıkıp nasıl geleceğim, Noel tatili var ama gelemem ki, derdi Ayşıl. Barış çaresizce, özlemimi küçümseme, yazıp konuşmayı bitirirdi.
Ateş yaktığı teneke kutu simsiyah olmuştu. Teneke rengi renk değiştirmişti. Alevler dans ederdi hafif esintide. Alevler yükselince düşler kurardı. Küçükken okuduğu Kibritçi Kız masalı geldi belleğine otururdu. Alevler yükseldiğinde başka bir düş kurgulardı. Geceye renk katan sapsarı alevlerde Ayşıl’ı görürdü. Alevlerde samaş dolaş olurlardı. Saatlerce dans ederler, sevişmelerin en güzelini yaparlardı. Bedenleri sırılsıklam olurdu alevin ısısıyla. Alevler gücünü yitirince birkaç odun parçası daha atardı teneke kutuya. Daha güçlü alevler yükselirdi, yeniden başlardı alevlerdeki buluşmaları. Sabahın ilk anlarına dek sürerdi düşsel buluşmaları. Uykuyu düşünmezdi Barış. Sevdiğiyle sabahlara dek beraber olurlardı. Kibritçi Kız daha bir büyürdü gözünde…
Barış, günün büyük bölümünü sahilde geçiriyordu. Mevsim kışa ulaşmıştı takvimlerde. Hava baharı aratmıyordu gündüzleri. Geceleri sinsi bir soğuk, serinlik çıkmıyor değildi. Aralık ayının yarısına ulaşacaktı birkaç gün sonra. Kaldığı pansiyon sahipleri endişenleniyorlardı. Hafiften öksürükler başlamıştı Barış’ta. Begonviller henüz dökülmemişti. Duvarlara tırmanan begonvillere bakıp hayaller kurulmayacak gibi değildi. Lila renkli bu sarmaşıkları gelin tacı gibi Ayşıl’ın başında düşlerdi. Nasıl da yakışıyordu güzeller güzeline. Aslında her rengi güzelleştiriyordu heykel bedenli kadın.
Her zamanki gecelerin birini yaşıyordu Barış teneke içinde yaktığı odun parçalarıyla. Düşlere dalıyordu sevdiği kadınla. Acaba begonvil kılıfının içinde iki çiçekli olanı yok muydu? Ayşıl ile sonsuza dek yaşamak isterdi kılfın içinde. Ayşıl’a bunu yazmıştı. Güzel kadın da dünden razıydı.Başka kimseye gerek yoktu dünylarında.
Gece ayazı içine işlerken yıldızlar üzgün bir biçimde Barış’a bakıyorlardı. Alevler balerinleri kıskandırıyordu danslarıyla. O ara omzuna bir el dokundu. Dokunuştan anlamıştı. Sevdiği kadının dokunuşuydu. Başını çevirdi, evet oydu. Yerinden zıpkın gibi fırladı. Nasıl da sarıldılar birbirlerine. Ayşıl, Barış’ın elini tutu. Haydi odamıza gidiyoruz, dedi. Ayşıl, begonviller açtı mı, diye sordu. Barış, yüreğimde gökkuşağının rengini kıskandıracak begonviller büyütüyorum senin için, dedi.
Barış, düşle gerçek arasında bir zaman dilimindeydi. Ne yaptığını bilmeden sevdiğinin isteğini yerine getirdi. Gökyüzünden sevinç çığlıkları yükseldi. Yıldızlar yerinde duramıyordu. Eski neşeleri yerine gelmişti.
Pansiyon sahipleri Ayşıl’ı aramışlar. Barış’ın durumundan söz etmişlerdi. Telaşa kapılan güzel kadın, Amerika’dan çıkıp gelmişti. Nasıl olsa Noel tatileri vardı. Tatil onun umurunda değildi. Sevdiği adamla beraber olacaktı. Yeni yıla birlikte gireceklerdi. Onun mutluluğu, sevinci neye değişilirdi ki… Begonvilleri de merak etmiyor değildi kuşkusuz…
-

İYİ Kİ ANILARIMIZ VAR
İyi ki Anılarımız var
SAVAŞ ÜNLÜ
Seninle oturduğumuz yere geldim. Nereye gitsem yok demezdin. İçkiyle aran olmasa da hayır, dediğini bir kez olsun duymadım. Bardağın yarısını içerdin ama yine de katılırdın bana. Senin yürek güzelliğin yarışırdı bedeninle. Film, dizi sanatçılarını kıskandıracak fiziğin her zaman dikkat çekerdi. Uzun boyun, incecik bedenin, sıkı vücudun, yapılı upuzun bacakların düşman çatlatırdı. Erkeklerden daha kadınlar bakardı. Nazar boncuğu kolyeyi o yüzden almıştım…
Sürekli göster bakayım, dişlerini derdim. Diş tellerine bakıp gülerdik. Sanırım onları da çıkartmışsındır. Son görüşmemizin üstünden 3 ay geçti. İki ay sonra hekime gideceğim, çıkartacak, demiştin. Telsiz dişlerini merak etmiyor değilim.
Barda yüksek masaların çevresinde yüksek sandalyeler olurdu. Onlara ilk oturduğumuzda bir şaka yapmıştım. Nasıl da heyecanlanmış, ellerime sarılmıştım.
-Bende yükseklik korkusu var. Başım dönüyor…
Ellerin ki her zaman sanatçı, piyanist ellerine benzetirdim. Yumuşacık dokunuşlarla sarılmıştın kaba ellerime. O yumuşak dokunuşu şimdi bile duyumsarım. Ellerinin, yüreğinin sıcaklığını nasıl unuturum. Hava biraz serinleyince sıcacık ellerin gelir aklıma.
-Ellerimi bırakma, deyince gülmüştün. Gülerken güzelliğine toz konduramadığım yüzün daha bir güzelleşirdi. Gel de bakma, dedirtirdi.
-Sana öyle geliyor, derdin. Her zaman söylerdim, gerçek gün ışığı gibi görünürken bana niye öyle gelsin.
Uzun sandalyelerin arkasına yaslanırdın. Düşeceksin diye içim giderdi. O durumda kaç fotoğrafını çekmiştim. Ben unuttum. En çok hoşuma gideni mermer üstüne çıkarttırmıştım. Biri sende biri bende. Başucumda duruyor, zamanı dondurmuş bakışların. Yüzündeki gülümsemelerin. Saçların dalgalı olarak akıyor yine omuzlarından. Daha güzel değerlendireceğim Mona Liza bakışlı fotoğrafını…
Her saate bakışta dikiliveriyorsun karşıma. Saati sen armağan etmiştin doğum günümde. Açıklama yapmıştın.
-Sakın zaman göstergesi olarak algılama bunu. Sen ince düşünürsün, aramızdaki yaş farkını, zamanı göstermek için almadım. Sen çok geziyorsun, sabahları uyanmana katkım olsun. Güne benimle başla diye aldım.
Açıklamanın yersizliğini söylemiştim. Saatlerce konuşsan da senin gibi düşündüğümü bilmelisin.
Kadifekale’ye, Agora’ya, Efes’e, Bafa Gölü’ne, Selçuk’a, Bodrum’a gitmiştik. Buralar son bir yılda gittiğimiz yerler. Öncesini bıraktım bir kenara şimdilik. Anadolu yollarında yaşadıklarımız ömre bedel şeylerdi. Son bir yılda ne güzel zaman geçirmiştik oralarda. Çektirdiğimiz her kare fotoğraf benim için eşsiz birer hazine. Bu sözü senden ödünç aldım. Her biri dünya sanatına imza atmış sanatçıların tablosu gibi. Dünyalar verilse değişilmeyecek eserler gibi benim için.
Büyük AVM’de fotoğraf çektirmiştik. Saçlarının arasına yüzümü gömmüşüm. Saçının kokusuyla sarhoşluğu sürüyor. Ne güzel kokuyor saçların, demiştim.
Yine aynı sözle karşılık vermiştin.
-Sana öyle geliyor…
Şair dostumun sözü gelir o resme bakarken. İlk tanıştığımda gizlice alıp cüzdanımda saklamıştım. Evliliğimizin ilk yıllarında koklayamaya doyamazdım. Biraz zaman geçince çek saçlarını demeye başlamıştım. Yatakta yüzüme değdiğinde elimle atardım öteye. Hele bir de yemekten çıkınca kavga nedeni olurdu. Bizde mi öyle olacaktık…
Koca kentte anımızın olmadığı yer kalmadı. Otobüsler, metro, vapurlar, tramvaylar, ışıltılı semtler, lüks lokantalar, sokak arasındaki lezzetler, her yerde anılar demeti karşılıyor beni. Bana arada sırada habersizce çektiğin fotoğraflarını yolluyorsun. Her fotoğrafın altında aynı söz, az kaldı çöl suya kavuşacak, yazıyorsun. Daha dün sabaha karşı yolladığın fotoğrafa saatlerce baktım. Efes’teyiz senin çevrende kediler. Sarı, siyah, beyaz tüylü olanı kucaklamışsın. Ben kediye nasıl da bakıyorum. Oysa kedi sevgimi söylememe gerek yok. Kucağında olmasını mı kıskandım acaba?
Kedicik de ne sevimli çıkmış. Senin kucağında kim kötü çıkabilir. Ben bile güzel görünmüyor muyum? Böyle deyince hıçkırıkların başlıyor, şaka şaka…
İki yıl salgında görüşemedik. Yasaklar kalkınca ilk koştuğum sen oldun. Maskemi bile takmazdım gittiğimiz yerlerde. Nereden çıktı bu doktora işin? Avrupa, İngiltere değil de Amerika, düşünmesi bile saatlerimi alıyor. O kadar uzak yerde işin ne?
Seni özlediğimde anılarımıza sarılıyorum. Başka yapacak ne var ki… Bir de arada sırada mesajlarında soruyorsun. Senden başkası olabilir mi? Senin gibi donanımlı, asil, yürek güzelliği beden güzelliğiyle yarışan birisi olsa belki. O da senden başkası olamaz. Gittiğimiz yerlere gidiyorum. Geçenlerde Efes’e gittim. Giriş biletine aşırı zam yapmışlar. Kedileri sevdim. Selçuk’tan aldığım tavuk ciğerlerini verdim. Kucağındaki kıskandığım kedi yanıma iyice yanaştı. Kokladı doyasıya. Senin kokunu özlemişti belli ki…
Kedicik öyle özledikten sonra ben ne yapayım canımın içi. Bir şey yapamıyorum. Sadece anılarımız benim için sığınılacak liman oluyor. Dingin, huzur dolu, sevecenlikleri boy attığı bir liman… İyi ki anılarımız var…
-

HİLAL IŞIĞINDA SEVİŞEN YER FISTIKLARI
“En çok sesini aradım/ Gözlerinse asılı bıraktığın yerdeydiler hala/ Gözlerini sildi zaman… / Savruluşu bundandı kimsesizliğimizin…” Eylül’dü-Cemal Süreya
HİLAL IŞIĞINDA SEVİŞEN YER FISTIKLARI
SAVAŞ ÜNLÜ
Kent gri bir örtüyle örtünmeye niyetliydi. Hazırlamıştı kendini. Akşamın alacası sessizlik getirmişti. Güne özgü ne gürültü ne bağırtı…
Güzel güneşli bir günün gecesine doğru ilerliyorlardı. Gündüzden kalma masmavi parlak gökyüzü ile güneş, gecenin sahipleriyle yer değiştiriyordu. Ay çoktan gökte yükselmiş, görünmek için karanlığın çökmesini bekliyordu. Yıldızlar da öyle. Ses seda kesilivermişti. “Her şey ne kadar güzel, büyüleyici!” diye geçirdi kadın içinden. Konuşmak istemişti ki…
“Büyüleyici!”
Vazgeçti, söylemedi. Böylesi çok daha güzeldi. Ellerindeki elleri sıktı. Sımsıcak. Sıcaklık bir gülümseme olarak yayıldı yüzüne. Şimdi önlerinden geçtikleri her şey gülümsüyordu. Gördükleri gerçekti. Hani neredeyse sessizliğin büyüsünü bozacak, soruverecekti erkeğe:
“Gerçek değil mi?”
Vazgeçti, söylemedi. Yürümeye devam ettiler.
Sahil boyu satıcıları kör bir karanlıkta seslerinin yiteceği korkusuyla suskunlar. Çekirdekçi, tepsisi kucağında banka çökmüş. Az ötesinde boyacı çocuk… Falcı kadınların sırnaşıklığı, yapışkanlığı kalmamış; gri bir hüznün suskunluğuyla kör bakışlarla karşıları izliyorlar.
Kadın da erkek de suskun. Yürüdükleri yol boyu gördükleri insanlar da suskun, sessiz. Bu, kadının sevdiği büyüleyici sessizliklerden biri. Herkes ama herkes bu büyüleyici anı en güzel biçimde geçirmek için sözleşmiş gibi. Görünürde yalnızca bedenler var. Gözler kadar düşler de karşı kıyılara, kıyılarda ışıl ışıl parlayan ışıklara uzanıyor. Işıklar sanki, uzaklıkların büyüleyici zamanıyla yakın oluverecekmiş gibi duruyor.
“Büyüleyici! Bunu herkes biliyor ama konuşmuyor.”
Kadın bunları da geçirdi içinden.
“Ya o, o da benim gibi mi düşünüyor?”
Kadın durdu. Erkek de durdu, yüzünü kadına çevirdi. Kadının yüzündeki gülümseme büyüdükçe büyüdü. Erkek düşünceli; küçük bir gülümsemeyle karşılık verdi ona.
“Beni düşünüyor. Bizi düşünüyor. Konuşmuyor.”
Gemiler gidip geliyor. “Telli duvaklı gemiler…” Işıkları denizi ve gökyüzünü aydınlatıyor. Hepsi de ışıl ışıl… Martılar gece mavisine hazır. Yükseklerden geceyi taşıyorlar mavi suya…
Erkek, ışıkları ve parlaklığıyla göz kamaştıran, usul usul koyu lacivert denizde yol alan gemilere dalgın dalgın bakıyordu. Kadın bir an onunla aynı çizgide baktı, sonra da yüzünü erkeğe çevirdi. Sonra kulağına fısıldadı:
-Haydi, yürüyelim.
Baloncu, denize rengarenk balonları yerleştirip atış yaptırmıştı gün boyu, balonları sudan çekiyor. Patlamamış balonlarda görev yapamamanın üzüntüsü… Baloncunun yüzünde günü kurtarmanın kıvancı, içeceği ucuz şarabın özlemiyle kesişiyor. Gün boyu ayakta dikilen baloncu, akşama doğru aldığı biranın son yudumunu içip metal kutuyu denize fırlatıyor. Bir öfke okunuyor atışında. Bu öfke denize, biten biraya olabilir mi?
“Sanırım o baloncu için çok geç. Aslında geç de sayılmaz. Hani istese, istemesini bilse belki… Ona nasıl söyletmeli…”
-Aman Tanrım!
-Ne oldu?
-Yok, yok bir şey, dedi kadın.
-Ne olduğunu ben de öğrenmek istiyorum, dedi erkek.
-Şimdi değil, belki sonra.
-Ne kadar sonra?
-Bilmiyorum, dedi kadın.
Kadın ile erkek yürümeye devam ettiler.
Kadınla erkek on dakikadır yürüyorlar. Tepeden tırnağa ürkeklik kesilmişler. Görünebiliriz korkusu, tedirginliği, ürkekliği… Tüm bunların üzerinde yasak bir sevda…
Yasakları düşündü kadın. Onlara yasak olanları, hak etmedikleri şeyleri. Onları birileri, tanıdık birileri el ele yürürken görse…
“Yan yana yürümemiz bile…”
Bir an kadının içinden bir şeyler koptu. Bir burukluk oturdu yüreğine. Büyü bozuldu, yüzündeki gülümseme, yerini hüzne bıraktı. Elini geri çekmeye çalıştı ama erkek izin vermedi. Elindeki bir tek eli de yitirmek istemiyordu. Acıtırcasına sımsıkı tuttu. Kadının bir anda gözleri buğulandı.
“Seni anlamamış olmayı ne çok isterdim.”
Minicik elleriyle erkeğin ellerini sıktı. Bir süre öyle kaldılar.
Hararetli bir toplantıdan çıktılar. Çıkmak değil yarım bırakıp kaçtılar.
Birkaç saat önce birlikte bir toplantıya girmişlerdi. Aslında kadın girmek istememişti ama erkek onu yanından ayırmak istemiyordu. Şunun şurası birlikte geçirebilecekleri birkaç saatleri vardı.
Yüreklerinde ayların özlemi. Kaçamak telefon konuşmaları, birbirlerine olan özlemlerini, susuzluklarını gidermeye yetmiyordu o sıcaklarda.
Kadın erkeği özlemişti… Birbirlerini özlemişlerdi. Toplantı salonuna birlikte girmişler, yan yana oturmuşlardı.
Toplantı salonunda yan yana oturdular. Dizleri birbirine değip çekiliyordu, yasaklığın hüznünü daha bir ağırlaştırıyordu bu. Kumaş parçaları engeldi ten temasına. Toplantı başkanı, işi bırakma eylemi üzerinde konuşuyordu. Küreselleşme, yeni dünya düzeni, özelleştirme bildikleri konulardı. Dinlemediler. Verilecek on dakika arayı iple çektiler.
Kadın, erkeği rahatsız ettiğini düşünüyordu. Erkeğin dizleri kadının dizlerinin üstüne çıkmış eteğinin… Kadın rahatsız oluyor, geri çekiliyordu.
“Böyle bir yerde de…”
Kadın konuşmaları izlemeye çalışıyor ama yapamıyordu.
“İşi bırakma eylemi.”
“Küreselleşme.”
“Yeni dünya düzeni.”
“Özelleştirme.”
“Ne yapılabilir?”
Erkeğin kulağına doğru eğildi. Fısıldadı.
-Sonra, dedi erkek.
Kadın erkeğin tedirginliğini hissediyor, rahatsız oluyordu.
“Kendimi suçlu hissediyorum.”
Kadın uzak, donuk bakışlarla konuşmaları dinledi. Ara verildiğini bile fark etmemişti. Erkek ayağa kalkmış yüzüne bakıyordu. Erkeğin bakışlarını gülümsemeyle karşıladı, oturduğu yerden kalktı. Dışarı çıktılar.
İki saatlik süreleri vardı. Sahil boyu yürümeye başladılar. Elleri birbirine değince bir yangın tüm bedenlerini sarıyordu. El ele tutuşmak istiyorlardı. Hayır! Bir gören olabilirdi.
Kadın elini uzatıyor, erkeğin elini tutuyor, sonra çekiyordu. Ardından erkek elini uzatıyor, kadının elini tutuyor, sonra çekiyordu. İkisi de tedirgindi. Ama en çok erkek tedirgindi. Çünkü bütün yük, sorumluluk… Erkek değil de sanki kadın eziliyordu bu durumlarından.
“Bir şeyler yapmalıyım.”
Birbirlerinin ellerini bırakmışlardı. Etrafına baktı kadın. Yürümekten, yürümekten çok düşünmekten yorgun düşmüştü. Oturmak istiyordu. Önce oturacak sonra ne yapması gerekiyorsa… Oturacak uygun bir yer…
Yürüyorlardı uygun bir yer için. Satıcıları geçtiler, sahilin en ıssız yerinde kadın erkeğin elini öyle bir kaptı ki, erkek kayıtsız kalamadı. Oracıkta dudaklarına yöneldi kadının. Kaçamağın tedirginliğiyle öpüştüler. Susuzluklarını gidermemişti bu ayak üstü öpüşme.
Kadın durdu. Erkeğin elini öyle bir kaptı ki erkek kayıtsız kalamadı. Kadın dudaklarını erkeğin dudaklarında buldu. Sıcak bir buluşma. Karşı kıyıların uzaklıklarını yakınlaştıran, birbirlerini kendilerine yakınlaştıran, güzel “büyüleyici” bir öpüştü kadının hissettiği. Uzun süre bu öpüşü unutmayacak ve uzun süre sonsuz kere öpecek, her öpüşünde aynı duyguları tadacaktı.
Zorla ayırdılar dudaklarını.
“Kısa da sürse şimdi o yanımda ya.”
Kenetlenen ellerde toplanmıştı tüm güçleri… On dakika öylece yürüdüler. Görünürde kimseler yoktu.
Ortalıkta kimseler görünmüyordu. Boş bankların dışında…
Banklar ıssızlığın hüznünü paylaşmaya hasret. Davetkâr davetkâr bakıyorlar.
Oturmak istiyordu kadın. Gözleri boş banklardaydı. En uygun, en ıssız olanını seçecekti.
Kadın:
-Bak; şurası sanki bizim için hazırlanmış, dedi.
Adam:
-Doğa ana âşıkların yanındadır. Her şeyi görür, tanık olur, ele vermez. Doğaya güven, insana güvenme.
“İnsana güvenme… Bana bunu kaç kez söyledin. Yine de akıllanmadım ben. Yok yok akıllanacak gibi değilim. Kafam karmakarışık. Ne yapacağımı düşündükçe daha da karışıyor her şey.”
Düşünceleriyle ve erkekle birlikte banka doğru ilerledi kadın.
Kadının gösterdiği bank, ağacın arasına gömülmüştü. Bir korunak gibiydi. Oturdular. Yatağa gömülür gibi gömüldüler ağacın arasındaki banka. Onları kimse göremezdi.
Oturdukları tahta bank bir anda yeşermiş, dal budak salıvermişti. Onlar da yemyeşildi dallarında ağacın.
Oturdukları yerden onları kimse göremezdi. Karşılardaki…
Karşılardaki ışıklar belli belirsizdi. Havadaki grilik koyulaşmış, siyaha dönüşmeye… Martıların çalışması sürüyordu. Oturur oturmaz başlayan öpüşmeler gittikçe koyulaşıyordu. Öpüşüyorlardı ateşli ateşli. Dünya umurlarında değildi. Ne denli öpüşseler de yürek yangınının susuzluğu bir başkaydı.
Yükseklerden martıların kanat sesleri işitiliyordu. Kadın bu seslerin erkeğin yüreğinin sesi olduğunu kalp atışlarının kendisine yakın oluşundan biliyor, sıcaklığını da hissedebiliyordu. Bıraktı kadın kendini. Dudaklarıyla birlikte bıraktı her şeyini. Önceki düşünceler bir başka yerlere gitmiş gibi. Ya da anımsamıyor.
Gecenin yıldızları daha bir parlıyordu sanki ama şimdi onları görmüyordu. Ay hilal, iki ucuna onları almış… Dünyadan, yeryüzünden uzaklaşıvermişti iki kişi.
“İlk kim başladı?” diye geçirdi içinden kadın. Unutmuştu. Erkeğin öpüşleri ona her şeyi unutturmuş, geriye elinde kalan bir tek şimdinin büyüleyici birlikteliğiydi. Tüm sorumluluğu yükü erkek taşıyordu.
“Hak…”
“Yasak…”
“Suçlu…”
“Kime göre…”
“Neler oluyor?”
“Böyle bana?”
-Bana…
Adam elini kadının göğüslerine uzattı, olanca gücüyle sıkıyor, göğüs uçlarıyla parçalarcasına oynuyordu.
Kadın sevdiceğinin parmak uçlarını teninde hissettikçe, kendisini ona bırakıyordu. Bir başka sarhoşluktu yaşadığı kadının. Sanki az sonra yatağına kollarında taşıyacaktı. Tüm bedeni parmakları kadar teniyle de buluşacaktı. Avuçları arasında kalan göğüsleri…
“Bırakma… Beni…”
Parmak uçlarında bir ıslaklık belirdi.
-Canım, dedi adam.
-Sevgilim.
Kadının renkli gözlerini seçiyordu.
-Deniz rengini yitirdi. Gözlerin bir başka güzelleşti. Geceye orman yeşili katıyor o gözler…
Kadının yüzünde erkeğin o güne dek görmediği bir gülümseme belirdi. Gözleri yanı başında olduğu erkeğin gözlerinde, gözbebeklerindeydi.
-Ya senin gözlerindeki ışıltı, onlar değil mi aklımı başımdan alan?
“Gözlerin gözlerime baktıkça güzelleşiyorum. Öptükçe, dokundukça sen bana ben sana… Senin için… Yalnız senin… Sevgilin senin…”
Gökyüzünde yeniayın cılız ışığı salınıyordu. Yıldızlar daha bir güçsüzdü. Kadın bu ışığı seviyordu. Dolunayı gecelerine yakıştıramazdı. O denli aydınlık fazlaydı… Gece dediğin biraz sisli, gizemli olmalıydı.
Kadın bu geceyi sevmişti. Yıldızlar onlardan öyle uzak öyle uzak kalmışlardı ki, kadın erkekle baş başa, yalnızdı. Dolunay bile aralarına girmiyor, girmek istememişti bu gece.
“En çok sevdiğim geceler, bu geceler. Yıldızlar uzak bana, sense yanı başımdasın.”
-Canım.
-…
Yıldızlara baktı kadın, gülümsedi. Erkeğin elleri hâlâ göğüslerindeydi. Kendisini ona bırakmayı ne kadar çok istedi o anda. Yasak, hak, suçlu sözcükleri yine takıldı kafasına. Üç sözcük: yasak, hak, suçlu…
Kadın çantasından yer fıstıkları çıkardı. “Bak bunlar biziz.” demek istedi sustu.
Adamın eli, kadının göğüslerinde. İkisi de alev alev…
Kadın, erkeğin dudaklarından dudaklarını ayırmaya çalışıyor, ama dudaklarına söz geçiremiyordu.
“Kucağına al götür beni…”
Kadın dudaklarını adamın dudaklarından kurtardı.
Kadın içinden geçenleri fark edince dudaklarını çekebildi erkeğin dudaklarından. Üç sözcüktü şimdi kafasının içinde dönüp dolanan.
-Ne istiyorum biliyor musun, dedi.
Kadın, kendisi için en güzel olan şeyi isteyecekti. Hep istediği, hep eksikliğini duyduğu…
-Ne istiyorsun canım, dedi adam.
Erkeğin “canım” demesi onun için yeterdi. Başı hemen omzuna düşüvermişti.
-Sevgilim.
Kadın, sözcüğün anlamından çok erkeğin dudaklarının arasından çıkarkenki güzelliğini seviyordu. İçtenlik…
-Sabaha dek omzunda yatmayı… Hiç uyumayalım öylece kalalım. Sıcaklığını, soluk alıp verişini duyumsayayım yeter.
-Ben istemiyor muyum canım? Öyle bir gece için neler vermezdim?
Kadının dudaklarına buruk bir gülümseme yerleşti.
Kadın çantasından çıkan yer fıstıklarını adama uzattı.
-Bak senin için getirdim. Bizi anlatıyor bu fıstıklar.
Kadın çantasından çıkan yer fıstıklarını erkeğe uzattı. Derin bir soluk aldı. Erkek bir fıstığı eline aldı ve kadına baktı.
-Bir kabuk içinde iki fıstık. Biri sen diğeri ben…
Değişiverdi kadın. Kafasının içinde dolaşan üç sözcük onu rahat bırakmıyordu. Birlikte yaşadıkları saatleri, hatta tüm günü alıp götürecek, silebilecek kadar güçlü üç sözcük… Belki bundan sonraki saatlerini de zindan edecek olan bu üç sözcük olacaktı. Yine uzaklaşmalardaydı. Birlikte yaşadıkları sanki düşler hanesine bırakılmak üzereydi.
-Üç fıstık çıkıyor bazılarından, dedi kadın.
Erkeğin düşüncesini öğrenmeye gereksinimi yoktu aslında. Ama yapabileceği bir şey de yoktu. En azından şimdilik…
-İkili olanları tercih ederim.
Uzaktan pırıltılı görünen gemiler denizin ortasında demir atmış bekliyorlardı.
Fıstıkları kırıp yemeye başladılar. Üçüncü fıstık adamı rahatsız etti. Onu düşünmemeliydi. Yaşadıkları bile bile ladesti.
Karanlıkta görünmeyen martılar çok yükseklerden uçuyor, martıların kanat seslerini işitiyorlardı.
Gökyüzü daha da karardı. Karşı kıyıların cılız ışıkları canlandı. Her yer ışıl ışıldı. Ruhları gönülleri gibi. Mavisini denizden esirgemeyen gökyüzü siyahını da esirgememişti. Siyah sonsuzluğa yıldızlar işleniyordu. Gökyüzünün rengi denize taşınıyordu.
Kadın koyu karanlığa yavaş yavaş alışıyordu. Önceleri ne çok korkardı karanlıktan. Aysız yıldızsız gecelerden… Büyük bir güç onu çekip yutuverir karanlık boşlukta. Anlamazdı nedenini. Hiç aklına da gelmezdi böyle gündüz ve gecelerinde renkli giyinmek ve uzaklaştırmak karanlığı kendine… Ama yok, gökkuşağı giysiler erkeğin verdiği giysilerdi. O giydirmişti.
Kadın çantasından açık mor küçük bir eşarp çıkardı, boynuna bağladı. Gülümsedi gökyüzündeki yıldızlarına. Gökyüzündeki yıldızları ona getirip veriyordu martılar. Martılar…
Gökyüzündeki yıldızlarını martılar denize işliyordu. Yükseliyorlar, yükseliyorlar, bırakıyorlardı kendilerini suya. Gagalarıyla yıldız taşıyorlardı. Sabaha dek sürecek yorucu bir işti yaptıkları.
Erkeğin baktığı gemiler de ışıl ışıldı. Geminin sarı ışıkları karanlık geceyi renkleriyle küçük güneş gibi süslüyordu. Kadın martıları izlemeye koyuldu. Denizin üzeri ışıl ışıldı.
“Martılar gibi, yıldızları toplar benim sevgilim. Yıldızları toplar gökyüzünden bize getirir. Daha güzelleşirim, güzelleşir, güzelleşiriz. Güzelleşir sevgimiz. Minicik kalırım kolları kanatları arasında. Aya çıkartır bizi kanatlarının arasında. Ayın iki ucunda bir erkek, bir de kadın.”
Hilalin cılız ışığı da canlanmıştı. Ruhları daha bir ışıyordu.
Kadın, adamın elini sıktı. Dudakları yine birleşti. İçtiler birbirlerini, susuzlukları daha da artarak.
İçmek kadın için sarhoş olmak demekti. Başı dönmeye başlamıştı işte. Biraz aşktı yudumladığı. Aşkı dudaklarından… Usul usul…
Gitme zamanıydı. Kalktılar. Dudakları ayrımında olmadan yeniden birleşti. Bir iki dakika öylece kaldılar…
“Deniz bir yere gidemez ama yükselir de gelir sevgilim. Sen bir martı, bir rüzgâr gibi kalırsın üzerinde.”
Geldikleri yöne doğru yürümeye başladılar. Yaşadıkları onca yıla karşın, iki genç âşıktı onlar. Dünyanın en mutlu âşığıydılar.
Onlar için hiçbir şey önemli değildi. Aşk galip gelmişti. Düşünmediler başka şeyi. Ne tahkim yasası, ne tütün yasası, ne de küreselleşmenin dayatmaları kendilerini ilgilendirmedi bir iki saatliğine. Bir iki saat sonra nasıl olsa dönülecekti.
Yürüyorlardı sonu olmayan bir yolda, sonsuzlukta. Hiç gelmeyecekti son. Mevsimler gibi olacaktı her şey. Güller açıp solacak, güller açıp solacak ve baharın bayram sevincini sonsuz kez yine yaşayacaklardı.
“Hiç bitmeyecek. Hep sürecek.”
Hilalin cılız ışığı, yakıcı bir güneşe dönüşmüştü. Şimdiye dek öyle bir aydınlığı, ışık, renk yangınını yaşamamışlardı… Şimdiye dek…
Ayrılık zamanıydı.
Yine ayrılık zamanı. Kadın boynundaki açık mor renkli eşarbı çıkardı, uzun saçlarının ucuna bağladı.
Kaç aylık özlemlerinin meyvesi bir avuç yer fıstığıydı. Cebinde bir avuç fıstık…
Dudaklarında öpüş yangınları. Parmak uçlarında büyülü ıslaklığın sıcaklığı…
“Hâlâ sarhoşum senden, dudaklarının dudaklarıma bıraktığı sıcaklıktan, parmak uçlarının tenime dokunuşlarından ve sende benim olan her şeyden…”
Gönülleri, ruhları, sıcaklıkları o bankta kalmıştı. Duyguların kaldığı bir yerde adımlar ne denli taşıyabilirdi insanı. Evlerine boş birer beden taşıdılar. Mutlulukları dorukta; ama mutsuzdular. Çocukların bayram sevinciydi yaşadıkları, ayrılık o sevinci yok etmişti.
Kadın mutluydu erkekle birlikte olduğunda ama mutsuzdu da. Hiçbir şey aynı kalmıyordu çünkü. Eskisi gibi değildi. Hiçbir şey eskisi gibi değildi. Konuşamıyordu. Canı konuşmak istemiyordu. Hatta kadınların neden çok konuştuklarını bile anlar gibi olmuştu.
“Mutlu değilim.”
“Çok konuşmalar erkeklerden kaynaklanıyor olmalı. Sorgulamalarda ayrıntılı bilgiler vermek ve verilen bilgilerin gerçek olduğunu sorulan çelişkili sorularla da doğruluğunu belirtir yanıtlar verebilmek önemli olduğu gibi anlaşılır olabilmek için de bir dünya açıklama yapmak ve çaba harcamak gerekiyordu. Bunu açıklamak için bile ne kadar uzun tümce kurmak zorunda kaldım.”
Artık az konuşur olmuştu kadın. Sık sık kalabalıklardan uzaklaşıyor, sakin bir yerde sessizce bekliyordu. Boğucu havanın gitmesini bekliyordu. Mutlu değildi. Konuşmuyordu. Karşılıklı oturuyorlar, soruları bir iki sözcükle yanıtlıyor, bazen de hiç yanıt vermeden kafasını sallıyordu: -Evet. -Hayır.
Alışılagelmiş konuşmaları yaptılar evlerinde. İşin yoğunluğu, günün yorgunluğuydu konuştukları.
İkisi de bir şeyler paylaşamaz olmuşlardı. Alışılmış olan ne varsa… Kadın adamın gözlerine bakmaya çalışıyor, adam ise gözlerini durmadan kaçırıyordu.
Yeni bir gün başlayacaktı. Uzaklar yakınlaşıyordu kadında. Yakın gibi görünenler ise oldukları yerde, gerçek yerleri olan uzaklarda duruyordu.
Bitirilmesi gereken ne çok iş varmış. Hepsi de teknoloji adına. Bir türlü yetişemediği teknoloji. İlerledikçe gerisinde kaldıkları, kendilerine yabancılaştırdıkları…
Yeni bir gün başlayacaktı. Uzun, çok uzun bir geceyi yaşayacaklarını biliyordu ikisi de…
Yattıklarında düşlere daldılar. Sevişen yer fıstıklarını gördüler. Kendilerini fıstıkların yerine koydular. Sabaha dek seviştiler fıstık kabuğunun içinde. Tek özlemleri bu değil miydi?
Üçüncü, dördüncü fıstıkları görmediler. Kendilerinden başkası yoktu yer fıstığının içinde. Bu yetmişti onlara…
Kendilerinden başka fıstıklar hiç olmadı kabuklarının altında. Yalnızca bir kadın bir erkek vardı bir yer fıstığının içinde. Görebilselerdi…
Her uyanışta yeniden daldılar düşlere. Hem de sabaha dek…
Kadın erkeği düşünüyordu. Kadın kendini düşünüyordu.
“Hani baloncu vardı ya… O hem sen hem de benim. Çok geç değil. Aslında geç de sayılmaz. Hani istesek, istemesini bilsek belki… Bunu nasıl söylemeli, söyletmeli…”
Yasak, hak, suç sözcüklerini düşündü kadın. Kağıttan bir çadır altındaydı. Yağmurlar başlıyordu. Yağmurun altında kâğıt çadırlar ne kadar kalabilirdi ki? Yağmurdan sonra çırılçıplak kalacaktı her yer. Kâğıtlar bozulur, yırtılır, eskir giderdi. Rüzgâr da gelip katardı önüne; savrulur giderdi. Sonra da ne yasak, ne hak, ne de suçlu diye bir şey kalmazdı.
Büyülenmişti kadın. Sarhoştu. Kadının bir anda gözleri buğulandı.
“Burada seni beni anlamamış olmayı ne çok isterdim.”
Uzun saçlarının ucuna bağladığı küçük mor eşarbı hiç çıkarmadı. Mor eşarp her gün güneşin yakıcı alevleriyle yanıyor, rengi gittikçe koyulaşıyordu.
“Buradaki seni beni anlamamış olabilmeyi…”
Kış… Ağaçların dalları çıplak. Düşecek bir yaprak bile kalmamış dallarında. Baharla uyanıyor yaprakların parmak uçları, uzanıyorlar birbirlerine. Aralarında pembe taç yapraklı bahar çiçekleri açtı açacak; müjdecisi sevgililerin.
“Uzaklar yakın oldu sevgilim, geceler bizim gecemiz. Baharın gelmesine ne kaldı şunun şurasında. Kış ortasında, ocak ayında, güneş sıcak, yağmur sıcak… Yüreklerimiz sıcak. Tohumlar uyanmış. Baharlarımız bir başka sevgili. Her mevsim açan çiçekler, kimsenin görüp bilmediği kıyılarında denizlerin. Bilemezler sevgilim, bilemezler. Senden benden başka kimsecikler göremez.”
1992 yılı Samim kocagöz öykü yarışması 2.lik ödülü
-

YERYÜZÜ MİSAFİRİ
SAVAŞ ÜNLÜ
Haldun Taner, Devekuşuna Mektuplar kitabında Ahmet Rasim’den öğrendiğim bir şey var: “ İyi bir yazar olmak için öncelikle iyi bir insan olmak gerekir.”demiştir.
Ne güzel bir yaklaşımdır. Çoğu yazarda beklediğimiz, bulamadığımız bir özellik. Durum böyle olunca “tanısaydım okumazdım, tanısaydım sevmezdim,” yargıları gelir gündeme oturur. Bazı yazarlar vardır ki ortalıkta pek görünmezler. Kasım kasım kasılmazlar, sizden bizden, içimizden biridirler. Eserleridir onların özü, kişiliği, içtenliği…
Bin yıllık dostlarımdan Ünal Ersözlü’nün imza günündeydik. Eşi Efsun Ersözlü’yle duyurulan saatten önce gelip oturmuştu masasına. İkisi de güzel insanlardandır. Ersözlü, adam gibi adamdır. Yüreği öyle sevgi doludur ki içine dünyayı sığdırır.
İki yıl önce alıp başucu yaptığım “Dört Gün Buda Üç Gün Zorba” kitabının tadı damağımdayken bu kez de “Yeryüzü Misafiri” kitabıyla sanat dünyasına en güzel selamını yolladı. Basımından hemen sonra çok okunan kitaplar listesine girdi.
Kitabın girişi Şeyh Galip’in tek dizesiyle olmuş:” Hoşça bak zatına zübde-i âlemsin sen”
Tasavvufta öz insandır. Kitabın tümünde de insandır söz konusu olan. Yukarıdaki dizeden hareketle yaratılmışların gözbebeği insandır. İnsan yeryüzünde misafirdir, konuktur. Hayat gelip geçicidir, buna bir anlam katmak insanın elindedir. Ünal Ersözlü de filozoflardan, şairlerden, yazarlardan, bilgelerden, tarihten aldığı rüzgârla insanın yaşamını daha güzele yönlendirme çabasındadır. Tanık göstermektedir atasözleri, şiirleri, halk öyküleri, menkıbeleri, filozofların görüşleri, fıkraları, anılarıyla…
Ünal Ersözlü, kitabında kültür dünyasında bir devr-i âlem yaptırıyor. Tadına doyulmayacak bir turdasınızdır artık ilk sayfadan son sayfaya dek… Yazarın birikimi, düşüncesi, deneyimleri, kültürü, bilgi birikimi karşısında şaşıp kalıyorsunuz. Bir insan nasıl olur da böyle donanımlı olur, derken nazar etmeyin ne olur, uğraşın, araştırın, bol okuyun, sizin de olur(!)
Binlerce yıllık kültür birikiminden günümüze dek ulaşan bu turda insanı; yaratan, üreten insanı, sanatı, sanatçıyı, kültürü, filozofu sunuyor okura. Bunları üreten, yaratanlar insanlardı. Yani Yeryüzü Misafirleri’ydi… Şeyh Galip’in müsemmesinin bir beyiti ile merhaba derken kitabın kurgusunu buna göre oluşturmuştur. Müsemmeler, sekiz dizelik bölümlerden oluşur. Son dizeler nakarat biçiminde kullanılır. Şeyh Galip, dizelerine o kadar güvenmiş, bölmek istememiş iki dizeyi nakarat yapmış. Anlamına baktığımızda haklıdır Şeyh Galip… Bu şiirin tamamını bulursanız okuyun derim.
Yeryüzü Misafiri, insanı ama üreten insanın eserleri, düşünceleri, sözleri kanıt olarak kullanılmış. Victor Hugo çıkıyor karşımıza.”Ne yazık ki! İnsanlar yaşamları boyunca bir gölge bırakmadan bu dünyadan göçüp gidiyorlar.” Boşu boşuna yaşayan insana hayıflanıyor.
Ünal Ersözlü, geçmiş ile günümüz arasında gidip geliyor. Metin Altıok dizeleriyle merhabasını çakıyor. Nai’li, Einstein, Herman Hesse, Ömer Hayyam, Attar, Nazım Hikmet’ten örnek dize ve sözler, kitabın güzelliğine katkı sağlıyor. Yazar, kesin yargısını kitabın ilk sayfalarında taşa, mermere kazır gibi işlemiş düşüncesini:”Evet, insan bir yeryüzü misafiri”(s.10) görüşünü ne de güzel düşünceyle zenginleştirmiş: “Ey insan misafirsin. Kıymetini bil zamanın, her şeyin. Bugün ateşsin, yarın kül.”(s.11)
Deneme ustası Montaigne’nin tanıklığına başvurmadan olmazdı. Şeyh Galip’in sözleriyle kitapta karşımıza bolca çıkacak Mevlana’yı över.(s.37-38) Filozof, matematikçi, felsefenin kurucusu Thales’den ümidin tanımı ilginçtir. (s.40) Psikolojinin ünlü ismi Maslow es geçilmemiş. “Temel ihtiyaçlarından biri bile tatmin edilmemiş bir kişi, vitamin ve mineral yoksunu kalmış gibi hastadır.(s.54)
Benjamin Franklin, Halil Cibran, İranlı Furug, Ülkü Tamer sırayla geliyorlar. Nasrettin Hoca çıkıyor karşımıza gülümseten düşünceleriyle. Selçuklu Aydınlanmasının büyük ustaları kitapta yer alıyor. Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş-i Veli, Nasrettin Hoca bunlardır Selçuklu Aydınlamasının sonsuza dek yanacak meşalesini yakanlar. La edriye değinmesi çok iyi olmuş. Şiir sayfalarında, Facebook’ta şiir paylaşıp altına şairi La Edri yazanlar sanırım la edri’nin ne olduğunu öğrenirler.(s.109)
Nurullah Ataç, Orhan Veli’nin atışmasına neden olan olay(s132), Peyami Safa, Makyavel, Shekespeare-66. Sonesi-Sadi’nin denizin büyüklüğü öykücüğü, güzel yüz aynaya âşıktır-egomuz- (s.164), Vivaldi’nin Dört Mevsimi(s.180), Zeus’un tilki öykücüğü, daha neler var neler. Kitabı bir iki sayfada anlatmak okyanusu küçük bir şişeye sığdırmak gibi olacaktı. Ünal Ersözlü, can dostu Tuğrul Keskin’e de kullandığı dizesiyle merhaba demiş.
Ünal Ersözlü, imbiğinden süzdüğü kültür, bilgi, deneyimleriyle eşsiz bir kitap yaratmış. Elinizin altında olacak sürekli, defalarca okuyacağınız bu kitabı tanıtayım istedim. Herkes gibi bir “Yeryüzü Misafiri” olarak İzmir aşığı Victor Hugo’ya da “bir gölge bırakmaya çalıştım,” demek istedim. Keyifli okumalar…
YERYÜZÜ MİSAFİRi -ÜNAL ERSÖZLÜ
(KARAKARGA YAYINLARI ŞUBAT 2020)
-

HERKES SEVDİĞİNE BÖYLE Mİ YANAR
SAVAŞ ÜNLÜ
Sabahleyin erkenden kalkmıştı. Yaşantımın gülen yüzü, kar tanem, dünya tatlısı dediği canı gibi sevdiği kadın gidecekti. Kısa bir ayrılık olsa da ayrılık acısı iliklerine dek işliyordu. Gece boyu düşler görmüş, sağlıklı uyuyamamıştı. Düşlerde de olsa güzellik demetini görmek hiçbir şeye değişilmezdi.
Sabahleyin erkenden semt pazarına gitti. Turşuluk sebze, kurutmalık biber alacaktı. Helin’e sözü vardı. Biberini kurutup turşusunu yapacaktı.
Yüzü asıktı, hiç alışık olunmayan bir durumdu. Sürekli söylediği sözü herkes ezberlemişti. Yaşama gül ki yaşam da sana gülsün. İçinden gelmiyordu. Canımın içi dediği Helin’den her kısa ayrılıklarda hüznün girdabında yok olup yiterdi. Koca adam otogarlarda ağlardı. Şairin dizesini anımsardı. Böyle sevmek görülmemiştir.
Çok kadın arkadaşı olmuş, kimseyi sevmemişti, sevememişti. Seni seviyorum, sözünü de ilk kez Helin’e kullanmıştı. Nasıl sevilmezdi öyle bir kadın? Çocuksu bakışları, kalın kara kaşları, kara gözleriyle, içine dünyayı sığdırdığı sevgi dolu kalbiyle sevmemek olası mıydı? Yaşamında tek sevdiği, kadın olarak saydığı tek kişiydi.
Pazarda her zaman alış veriş yaptığı köylü anlamıştı.
-Yüzün asık Muhsin Bey, seni böyle görmeye alışık değiliz. Şaka bile yapmadın.
Ne diyecekti, ayrılıklarda ağlarız, hüznün denizinde debeleniriz mi? Yüzünde zoraki bir gülümseme belirdi.
-Bilmiyorum Memet ağa, işte oldu, bugün de böyle olsun.
Eve geldi salatalık, biber turşusunu cam kavanoza kurdu. İnce, kıl acı biberleri ipe dizdi. Balkona astı. Biberleri ipe dizdikten sonra özel tülden yaptığı korunaklı kılıfların içine koydu, öyle astı. Sinek, böcek yumurtlayıp da asalak bırakmasın içine. Çoğu kişi bilmezdi bunu. Hele işin içinde sevdiği varsa daha özen gösterirdi.
Sıcak bir haziran günü yaşanıyordu kentte. Elli yıldan beri görülmeyen sıcaklardanmış. Temmuz, ağustos ayında ne olurdu kim bilir? Ağustos ayında birlikte tatile gideceklerdi. İple çekiyordu o günleri…
Akşam karanlığı kentin üzerine damla damla düşerken evden çıktı. Çarşı caddesine daldı. Serinlikten eser yoktu. Kalabalıktı alabildiğine. Ama kimseyi göremiyordu. Daha dün aynı saatlerde Helin’le gezmişlerdi buralarda. Nasıl da şen şakraktılar. Çocukça bir sevinç sarmıştı tüm benliklerini. Tüm mağazalar, caddeler, yollar gülümsüyordu kendilerine. En çok da Helin’e…
İnsan kalabalığında tek kişi görememek nasıl bir şeydi? Kimsenin yüzünü seçemiyordu. Deli Doktor dediği doktor arkadaşının sözünü anımsadı, mum yüzlüler, mum yüzlü insanlar, ölü bunlar ölü… Sıcaklıktan, içtenlikten uzaktı tüm insanlar. Binlerce, milyonlarca insan içinde yalnızlık çok zordu. Nasıl da acı veriyordu…
İnsanların üstüne üstüne geldiklerini gördü. Burada kalamazdı. Canımın içi dediği Helin’i bile düşünmesine izin vermiyordu sevgiden arınmış kişiler. Zor attı kendini sahile. Balık ekmek satan tekneyi gördü. Helin de kendisi gibi titizdi. Kızaran yağın kokusunu beğenmemişti. Kim bilir kaçıncı kez aynı yağda kızartıyorlar, demişti Dünya Tatlısı kadın.
Yasemin kokulu kafeteryaya oturmuşlardı. Orada güzel bir kokuyu duyumsarlardı. Muhsin, koku senden geliyor, derdi Helin’e. Şakacı, esprili kadındı. Muhsin’in onu çok sevmesinin bir nedeni de buydu. Koku başka yerimden gelmiş olmasın, der birlikte gülerlerdi. Arkasından da eklerdi. Dediğim yerden gelse bu koku böyle güzel kokmazdı. Neşeli birlikteliğe çoğu kişi gıpta ederdi.
Yasemin kokusu kafeteryaya adım atar atmaz başlardı. İncecik bir çiçekten yayılan o koku inandırıcı olamazdı. Nasıl bir bitkiydi ki boyuna posuna bakmadan kokuyu yayardı her yana. Uyarıcı, sakinleştirici özelliği hemen belli ederdi. Zarif bir koku nasıl olur gece boyu gösterirdi kendini. Beyaz mini mini çiçekleri güzelliği de simgelerdi. Zaman geçtikçe büyüleyici kokusu tüm benliği esir alırdı. Sevdikçe sevesiniz gelirdi.
Helin derin bir nefes alır.
-Beyaz saflığın en güzel anlatımı değil mi? Temizlik, duruluk, masumiyet de var bu kokuda.
Muhsin:
-Bizim sevgimiz gibi…
Helin, iri, kara gözlerini diker. Masumiyetin cirit attığı yüzünde gülümseme belirir. Yılların tiyatro oyuncusu bakışlarını öyle güzel kullanır ki Muhsin’in içi giderdi. Konuşurken karşısındakine şiir okuyormuş hissini verirdi.
-Bizim sevgimiz de saf, temiz, duru, der.
Muhsin başını içtenlikle sallar. Helin’e göre eşi benzeri olmayan biridir yanındaki adam. Kaçağı göçeği, yalanı dolanı yoktur. Bir çocuk saflığındadır, tertemizdir.
Yasemin kokusunda kendilerinden geçerler. Muhsin, arada sırada eşi benzeri olmayan sevdiğinin kulağına şiirler fısıldar. Yaşamda tek sevdiği kadın için en hoş dizeleri bulur fısıldamaya başlar. En son geldikleri gece Dante’nin İlahi Komedyası’ndan bölümler okumuştu. Edebiyatı iyi bilirdi. 1980 darbesiyle her şeyden koparılmıştı. Sadece yaşamdan kopmamış, koparılmamıştı, kimsenin buna gücü yetmemişti. İnsanı seviyordu fazlasıyla. Özel bir şirkette çalışıyordu, ama edebiyat, yazı sevgisi sürüyordu. Yazıyor, üretiyor, onları kitap olarak da yayınlatıyordu.
“Gün bitiyordu, kararan hava/ yeryüzündeki canlıların yorgunluklarını alıyordu/ ben de tek başıma,/ belleğimin yanılmadan aktaracağı/ yolculuğu, tanık olacağım acıları/ karşılamaya hazırlanıyordum…”
“benim de içimdeki soru sorma isteği/ bir kabarıp bir diniyordu/ kimi kez dudaklarım kıpırdıyordu./”
“yan yana gelen mutlu ruhların/ büyük bir keyifle oluşturdukları,/ kanatları açık güzel çizim, karşımda duruyordu;/ her ruh sanki küçük bir yakuttu,/ içinde güneş ışınları kaynaşıyordu/ ışınlar gözlerime vuruyordu./”
“öyle bir anı bıraktım ki yeryüzünde,/ yolumdan gitmeseler de,/ kötüler bile beni övmekte./”
“Gözlerim kadınımın yüzüne çevrilmişti,/ düşüncelerden arınan ruhum da/ gözlerimi izlemişti./”
“Şimdiye dek onunla ilgili söylediklerim/ yan yana getirilseydi tek bir övgüde,/ yetmezdi şimdiki güzelliğini belirtmeye./”
Muhsin şimdilik bu kadar der gibi bakmıştı Helin’e.
-Son bölüm sana. İlk iki bölüm Cehennem’den, diğerleri Cennet bölümünden. Dante’ye Cennet bölümünde rehberlik edecek olan Beatrice’dir. Dante ömrü boyunca düşünce dünyasının esin kaynağı Beatris’e bağlı kalmıştır. Ben de sana öyle bağlı kalacağım…
Helin bu sözlere gülümsüyordu. Muhsin’in elini sıkmakla yetiniyordu. Biliyordu onun dürüstlüğünü. Sevgi konusunda ne güzel sözler söylerdi. Helin o yaşına dek kimseden duymamıştır bunları.
“Sevgi, aşk, cesur yürek ister. Erkekte cesaret yoksa sevgi de aşk da yoktur. Sevgi, aşk öyle yüreklerde yeşerir. Yüreğin ne denli kocaman olursa olsun, bir kişilik yer vardır. İki üç olursa o yalandır, aşk orada yeşermez. Ben şimdiye dek aşk yaşamadım bilir misin? Çok birlikteliğim oldu ama bir kişiye seviyorum demedim. Bunu tek sana söyledim. Tek sevdiğim sensin. Her şeyim sensin yaşamımda, tüm değerlerim üstüne yemin ederim. Senden başka kimse de yok çevremde sevebileceğim, güvenebileceğim…”
Helin, içtenlikle inanırdı bu sözlere, sorardı.
-Bana çok sık kullanıyorsun seni seviyorum, sözünü. Bu sözü de kimseye kullanmadığına inanıyorum. Tılsımlı sözün çok mu yükümlülüğü var?
Muhsin başını salladıktan sonra açıklardı.
-Bu söz sorumluluk ister. Gereğini yapamayacağın şeyi söylemeyeceksin. İçini kolay kolay dolduramayacağın sözleri kullanmayacaksın. Günümüzde aşkım, bebeğim sözlerinin içi iyice boşaldı. Seni seviyorum sözü sorumluluk taşır. Geleceğe vaat vardır. Önce inanmak, karşındaki inandırmak gerekir. Davranışlarınla o sözün arkasını doldurman gerekir. Günü kurtarmak için kullanılmamalı. Anlık, anı kurtarmak için söylenmemelidir. Seni seviyorum deyince bu sevgi yaşam boyu sürmelidir. Seni seviyorum deyip de evde bekleyene gidilmemelidir. Sevdiğin tek olmalıdır. O sözü tek kişiye söylemelisin, sana söylediğim gibi. Gençliğini vermiş, çile çekmiş, her sorununda yanında olmuş biri neden yaşam boyu sevilmesin. Aşkım, bebeğim…”
Helin, Muhsin’in yüzüne bakar, başını sallar.
-Demek aşkım, bebeğim…
Muhsin:
-Bu aşkımın içi dolu, günümüzdekiler gibi değil. Efe, zeybek yürekli kadımın benim…
Helin önceleri inanası olmazdı. Nereye gidelim, dediğinde sen seç derdi. Kimseye diyet borcu olmadığını, kimseden çekinmediğini üstüne basarak söylerdi Muhsin. Bunları yaşadıkça Helin daha bir seviyordu koca çocuğu. Başka erkekleri de bilirdi. Şuraya gidelim deyince orası olmasın, burası olmasın, diye kırk dereden su getirtirlerdi.
Yasemin kokan kafeteryaya oturduklarında güneş henüz batmamıştı. Güneş köşesine çekilirken ebruli akşamları yaşamışlardı. Güneş Körfez’de batarken denize başka bambaşka renkler bulanmıştı. Kentin üstüne lapa lapa kar gibi yağmıştı gece. Yıldızlar belirmiş gökyüzünde. Her yıldız ikisinin de içindeki yıldızları çoğaltmış, tüm bedenleri ışığa kesmişti.
Birkaç gece önce teleferikle çıkılan bir lokantaya gitmişlerdi. Şehir ayaklarının altındaydı. Her ev bir ateşböceğiydi. Gecenin karanlığında o ışıltıları izlemek çok hoştu.
Helin şakacıydı.
-Tüm evler anlaşıp ışıklarını söndürse ne olur.
Muhsin:
-Düşündüğün şey olur.
Gülerlerdi bu şakalara, kendiliğinden gelen sözlere…
Muhsin yine Helin’in güzelliğine takılmış kalmıştı. Tüm benliğini yansıtan beyaz yüzüne, iri gözlerine, kalın kaşlarına, hokka gibi burnuna. Tuvalete giderken salınarak yürüyüşü, salınışına kurban olayım, dedirtiyordu insana. Kadın efe derdi canımın içi. Uzunca boyuyla ne güzel de salınırdı. Birkaç ay önce bir konserde ne güzel zeybek oynamıştı Helin. Eğiliş kalkışlar, adım atışlar, yere diz vuruşlar, oynamamış, bir sanat harikası yaratmıştı. Tiyatrocuydu, oyunları bilirdi. Helin’inki olağanüstüydü. Oynamıyor, yaşıyordu. Ona ayak uydurmaya çalışmış, yapamamıştı. Alnından öpmüştü Kar Tanesini… Çocuksu yüzü, güzel yüreği, gülümseyen gözleri, yüzü, yaşamın bana sunduğu en güzel armağan derdi canı gibi sevdiği kadına.
Masa donanmıştı yine. Muhsin, yemese de masa zengin görünsün derdi. Babasından bir armağan, gelenekti masayı donatmak. Helin atıştırıyordu. Muhsin’i uyarıyordu.
-Haydi yesene…
Muhsin:
-Karşımdaki öyle tatlı ki canım bir şey yemek istemiyor. Bu yiyeceklerde o tadı, tatlılığı bulamayacağımdan korkuyorum.
Helin durur mu?
-Benim karşımdaki de çok tatlı ama tüm tabakları silip süpürüyorum…
Muhsin, canı gibi sevdiği kadının soğuk duruşundan dert yanardı.
-Tanıdığım kadınlar içinde en soğuk davranışı sen gösteriyorsun, kafama takılmıyor değil, acaba beni sevmiyor mu, diyorum kendi kendime…
Helin bu soruya kızar, üzülürdü.
-Sevmesem yanında ne işim var. Yaradılışım öyle, isteyerek yaptığım bir şey değil. Sen sevilmeyecek insan mısın? Haydi işin içine biraz arabesk katalım, seni sevmeyen ölsün…
-Canımsın, her şeyimsin, derdi Muhsin…
Muhsin ile Helin’in anlaşamadıkları bir konu vardı. Yemekten sonra hesap gelince ikisi de ben ödeyeceğim, diye atılırdı. Muhsin genelde ödemeye kalkardı. Helin sitem ederdi hemen.
-Böyle olursa bir daha gelmem…
Bunu duyan Muhsin çok üzülürdü.
-Lütfen Helin, bir daha bu sözü kullanma. Bu sözü söyleyeceğine vur beni daha iyi. Sana yalvarıyorum, bu sözü bir daha kullanma. Bana söz ver.
Helin’in sevgi dolu yüreği yumuşayıverir.
-Tamam söz bir daha kullanmayacağım.
Helin’in hesap ödemedeki isteği Muhsin’in çoğu erkek arkadaşında yoktur. Bu yönüyle de milyon kez gözünde büyürdü bu tatlı, güzel kadın…
Tüm bunları anımsadı tek başına oturduğu kafeteryada. Ne denizde yakamozlar, ne de gökyüzünde yıldızlar vardı. Zifiri bir karanlıkta bir süre oturdu. Kalktı söylediğini içmeden. Metro durağına gitti. Her zaman buluştukları istasyonda on, on beş dakika bekledi. Gelmeyeceğini bile bile…
Ne yapacağını bilemiyordu. Kanatları kırık bir kuş gibiydi. Helin’le birlikte yürüdükleri yolda yürüyordu. Bir hafta önce yaşadıkları tatsız bir olayı anımsadı. Helin o gece sohbet tatlı olunca içkiyi fazla kaçırmıştı. Yolda yürüyerek gidiyorlardı. Muhsin, canım dediği kadın daha rahat etsin diye eliyle başını omzuna yakınlaştırdı. O anda bir çığlık, yolda beni öpmeye çalıştın. Beni o kadar basit mi görüyorsun? Muhsin ne diyeceğini bilememişti. Öyle bir şey olur mu canımın içi? Helin birkaç kez bunu söyleyince susmuştu. Ertesi gün gerçeği öğrenince Helin önce gülümsemiş, bir süre susmuştu…
Muhsin de aynı gece yaşadığı hoş olmayan bir olayı anlatmıştı.
-Seni bıraktıktan sonra iki gencecik bekçi yanıma geldi. Kadını mı rahatsız ettiniz. Hayır, dedim. Bereket o sırada sen arayıp eve girdiğini söylemiştin. Bekçiler, öyleyse kadın niçin bağırdı, çığlık attı, dediler. Rahatsız etsem beni arar mıydı? Tamam abi, anlaşıldı deyip yanımdan ayrıldılar. Anlayışlı çocuklardı. Ya beni karakola götürselerdi.
Helin bunu duyunca üzülmüştü. Sonra da işi şakaya vurmak istemişti.
-Gençliğinden beri alışıksın karakollara, deyip gülmüştü.
Üzülmüştü de içtenlikle özür dilemiş. Bir süre susmuş, dakikalarca konuşmadan yürümüşlerdi.
Anılardan sıyrılmıştı Muhsin. Karanlık yolda yürürken kendini alış veriş merkezinde bulmuştu. Müzik sesi geliyordu. Alış veriş merkezinin bahçesinde konser alanında yine müzik şöleni varmış. Öyle yazıyordu büyük pankartta. Yunan müzik grubu Yunanca, Türkçe karışık şarkılar söylüyordu. Alana iyice yaklaştı. Gözlerine inanamadı. Tüm izleyicilerin yüzünde Helin’in tanımsız, güzel yüzünün maskesi vardı.
Bir ara avazı çıktığı kadar bağırdı.
-Ben maske değil, Helin’in gerçeğini istiyorum.
Bunu kimse duymadı. Çığlıklar bazen sadece atan duyar. Başkalarının umurunda olmaz, duymazlar bile…
Sahnedeki solist kız, Telgrafın Tellerine Kuşlar mı Konar, türküsünü söylüyordu. Çaldığı çalgının üstüne kapanmıştı. Sesi de yabancı değildi. Bir bölümü Yunanca bir bölümü Türkçe seslendiriyordu. Ne güzel okumuştu türküyü. Hele şu dizeler unutulur muydu? Herkes sevdiğine böyle mi yanar…
Türkü bitince koşar adım sahneye çıktı. Solist kızın başını kaldırdı.
-Sen Helinsin…
Solist kadın başını kaldırdı.
-Ben Helin değil, Helen’im Yunanlıyım…
Muhsin, Helen’in yüzündeki maskeyi görünce kadına hak verdi.
-Helin maske takmaz, hiç takmadı. Haklısınız… Bağlama çalışınız aynı, sesiniz de aynı, tonlamalar vurgular, hiçbir farkınız yoktu.
Helen:
-Ben bağlama çalmıyorum, benim çaldığım alet buzuki. Yunan çalgısıdır. Gitar bağlama arası bir çalgıdır. Dünyadaki her kadının sesi bu türküyü, bu dizeyi söylerken aynı çıkar. Tonlaması, yakarışı, haykırışı aynıdır. Sesimi Helin’in sesine o yüzden benzettin. Herkes sevdiğine böyle mi yanar, haksız mıyım Muhsin bey… Erkekler de aynı şekilde yanmalı sevdiğine, ne dersiniz?
Muhsin:
-Evet öyle yanar, erkekler de aynı şekilde yanmalı, benim gibi…
İndi sahneden, alış veriş merkezinin sanat sorumlusu karşısındaydı.
-Size bir sürpriz yapalım istedik…
Muhsin, sesini yükseltmese de hoşnut kalmamıştı yapılandan.
-Maskeyle sürpriz olmaz. Helin olsaydı belki de…
Dışarıya çıktı. Yıldızsız gökyüzüne bakıyordu. Helin’in iri gözleri yine asılıydı gökyüzüne…
Muhsin’in sesi titriyordu. Çaresizliğin girdabına kapılmıştı. Ne yapacağını bilemiyordu.
-Ben ağlamak istiyorum, ağlayacağım. Gözyaşlarımın üstüne bir yelkenlide yola çıkıp pupa yelken sana ulaşacağım. Bekle beni Helin…