
II.Dünya Savaşı’nda Amerikan ordusundaki 5 kadın foto muhabirinden biri.
Hitler’in küvetinde çamurlu postallarıyla poz veren sürrealist bir sanatçı.
Vogue dergisinin kapak yüzü ve modeli.
Lee Miller’in mankenlikten savaş muhabirliğine uzanan hayat hikayesi, Lee (2023) filmiyle seyirciyle buluştu. Başrolde yer alan Kate Winslet muazzam bir oyunculuk sergiliyor. Titanic filmiyle hafızalara kazınan güzel oyuncu, Lee filminin yapımcılığını da üstlenerek oyuncu seçimleri, mekanların belirlenmesi, kostümler ve finans meseleleri de dahil olmak üzere birçok konuyla ilgilenmiş. Hatta finansman konusunda sıkıntılar yaşanınca Winslet, 2 haftalık maaş giderlerini kendi cebinden karşılamış, arşivde saatlerce vakit geçirerek Lee’nin günlüklerini, mektuplarını ve çektiği fotoğrafları incelemiş. Filmin çekilebilmesi için çok emek veren Kate Winslet adeta karakterle bütünleşmiş.
Elizabeth Lee Miller’i tanıyınca Kate Winslet’in neden bu kadar titiz davrandığı anlaşılıyor.

Vogue Mankenliği ve Paris yılları
Lee Miller, 1907’de New York Poughkeepsie’de doğdu. Amatör fotoğrafçı olan babası onu fotoğrafçılıkla tanıştırdı. Babasına modellik yaptı. New York’ta, Vogue dergisinin sahibi Conde Nast tarafından fark edilince Mart 1927’de Vogue’nin kapak yüzü oldu.
1929’da Paris’te sürrealist fotoğrafçı Man Ray ile çalışmaya başladı. Man Ray için hem modellik yaptı hem de birlikte farklı tekniklerde fotoğraflar çekerek yeni çalışmalar üretti. Man Ray’ın stüdyosu sürrealistlerin uğrak noktasıydı. 1924’te Andre Breton’un başlattığı Sürrealist hareket, Sigmund Freud ve Carl Jung’dan esinlenerek bilinçaltına, insan ruhuna ve iç dünyaya yöneltti. Lee’nin tüm kısıtlamalara direnen özgür ruhu, doğası gereği bir sürrealistti.
1932’de New york’a dönerek kendi stüdyosunu açtı. 1934’te ilk eşi Aziz Eloui Bey ile Mısır’a gitti. Çöllerde fotoğraflar çekti. Fotoğraflarında bilinçaltı ve bilinç alanlarını zıtlaştırarak sürrealist perspektifler yarattı. Portrait of Space adlı fotoğrafı; Sürrealist ressam Rene Magritte’nin Le Baiser resmine ilham oldu.1937’de Aziz Beyi Mısır’da bırakarak Paris’e döndü. Arkadaşlarıyla tatil yaptığı sırada, daha sonra eşi olacak olan, İngiliz ressam ve küratör Roland Penrose ile tanıştı. Birlikte Londra’ya gittiler.

Savaş muhabirliği
1939’da British Vogue dergisinde moda fotoğrafçısı olarak çalışmaya başladı. Moda, estetik, sanat perspektifinden farklı fotoğraflar çekti; dünya yeni bir savaşın içindeydi ve 1940’ta Almanlar Londra’yı bombalamaya başladı. Lee, yaşadığı şehir bombalanırken çanta ve ayakkabı fotoğrafları çekerek günlerini geçirecek biri değildi. Londra sokaklarına çıktı, hava saldırının yarattığı tahribatı fotoğrafladı.
Naziler Haziran 1940’ta Paris’i işgal etti. Lee’nin arkadaşlarından bazıları gestapo tarafından tutuklanırken, bazıları ise direnişe katıldı. Lee, savaş muhabirliği yapmak istiyordu ancak İngiliz hükümeti başvurusunu reddedilince ABD vatandaşı olduğundan şansını bir de burada denedi. 1942’de savaş muhabiri olarak ABD ordusu tarafından akredite edildi. Amerikan birlikleri ile Avrupa’daki cepheleri dolaştı.
Normandiya çıkarmasına tanık oldu. Dachau ve Buchenwald toplama kamplarında karşılaştığı vahşet ruhunda onarılmaz izler bıraktı. Çektiği her fotoğraf savaşın korkunç yüzünün belgeleriydi. Nazilerin işlediği suçlar, kadınların ve çocukların yaşadığı dram Milller’in objektiflerine yansıdı. Toplama kamplarında çektiği fotoğraflar British Vogue tarafından sansürlendi, bu durum Lee’de büyük bir hayal kırıklığı yarattı.
Hitler’in küveti
Miller ve Life dergisi muhabiri David Scherman ile geçtiği yerlerde binlerce fotoğraf çekti. D-Day çıkartmasından sonra bölgede yaptığı 5-6 günlük gezilerde 35 rulo film bitirdi. Çektiği fotoğrafların içerisinde en ilginç olanlarından biri Hitler’in küvetinde verdiği pozdu. Çamurlu postallar, masum ve savunmasız görünen güzel bir kadın, küvetin köşesinde duran Hitler fotoğrafı aynı karenin içindeydi. Fotoğraf kuşkusuz politik ve sembolik açıdan birçok mesaj veriyordu. 1945’te Hitler’in Münih’teki dairesi, ABD ordusunun 45. Tümen 179. Alayı için komuta merkezine dönüştürülmüştü. Lee ve Scherman burda kaldıkları süre zarfında dairedeki eşyaları fotoğrafladılar. Tanıklarla röportajlar yaptılar. Hitler’in eşi Eva Braun’un evine giderek orada da fotoğraflar çektiler.

Savaştan sonra
Miller savaştan sonra Viyana’ya giderek yok olan bir şehrin harabelerini ve çocuk hastanelerindeki hastaları fotoğrafladı. Çektiği fotoğraflar insanlığın bir daha neden savaşmamasını gerektiğini çok acı bir şekilde anlatsa da birçoğu sansürden geçemedi. Lee, savaşta gördüklerini atlatamadı içine kapandı. Oğlu Antony Penrose, annesinin savaş muhabirliği serüvenini ancak o öldükten sonra öğrendi. 60.000’e yakın negatifi çatı katında buldu. Tanıdığını sandığı annesinden bambaşka bir kadınla karşılaşmıştı çatı katında. Bu fotoğrafları arşivleyerek yürüttüğü çalışmalarla savaş fotoğrafçısı Lee Miller’i tekrar gün yüzüne çıkarttı. Annesinin doğru bir şekilde canlandırılabilmesi için Lee filminin çekimleri sırasında Winslet’e destek oldu.
Kate Winslet’in oyunculuğundaki tartışmasız başarı adeta Lee’ye yeniden hayat verdi.

.
