Doğadaki maddelerden boya elde edilmesi, binlerce yıldan günümüze kadar gelen bir sanat ve meslek dalıdır. Günümüzde teknolojinin gelişmesi ve artan talebi karşılamak adına kullanılan sentetik boyalar, çok yakın bir zamana kadar bitki, hayvan gibi organik veya inorganik maddelerin bazı özel işlemlere tabi tutulması sonucu elde edilmiştir. Özellikle antik dönemde bu maddelerden elde edilen bazı renkler, diğer renklerden ayrıcalıklı tutulmuş, dini hatta siyasi bir sembol haline dönüşmüştür. Bu ayrıcalıklı renklerden bir tanesi de mor’dur. Mor renk, asaletin, statünün, gücün, hatta tanrısallığın simgesi kabul edilmiş ve bu rengi kullanma hakkı yalnızca ayrıcalıklı kişilere tanınmıştır.
Mor rengin, antikçağda Muricidae familyasına ait birkaç tür deniz kabuklusundan elde edilmesi ve üretimindeki zor koşullar, maliyetinin de yüksek olmasına sebep olmuştur. Bu durum ise mor renkli ürünleri talep eden kesimin elit tabaka olmasına, dolayısıyla da zamanla, rengin ayrıcalığı belirleyen bir statü ve güç sembolüne dönüşmesine yol açmıştır. Antik yazar Vitruvius’un hem yüksek maliyeti hem de hoş etkisinin üstünlüğü ile diğer tüm renklerden ayrılan mor ifadesi, antikçağda mor rengin ayrıcalığının ve üstünlüğünün en açık göstergesidir.
Günümüzde yapılan çalışmalar, antik kaynaklar ve arkeolojik bulgular doğrultusunda, Muricidae familyasına ait bazı deniz kabuğu türlerinin, antikçağda mor renk boyanın elde edildiği ana madde olduğunu göstermiştir. Bu türler; Murex trunculus (Hexaplex trunculus L.), Murex brandaris (Bolinus brandaris L.) ve Purpura haemastoma (Stramonita haemastoma L.) olarak bilinmektedir. Bu canlılar günümüzde halen Akdeniz sahillerinde ve Batı Afrika kıyılarında varlığını sürdürmektedir.
Mor rengin elde edilmesi için bir çeşit oksidasyon işlemi uygulanarak, canlılardan salgılanan renksiz sıvıdan boyar madde olarak yararlanılmıştır. Çünkü bu sıvı, oksijen ve güneş ışığına maruz kaldığında (fotokimyasal tepkime) renk değişimine uğramakta; sırasıyla önce sarı, ye-şil, kırmızı ve son olarak kırmızımsı mor renge dönüşmektedir. Murexlerden mor sıvıyı elde etmek için birtakım işlemler ve aşamalar geliştirilmiştir. İlk aşama, yumuşakçaların yakalandıktan hemen sonra kabuklarından ayrılması ve hayvanın hipobranşiyal bezinin çıkartılması, tuzlu suda bekletilmesi ve gereksiz artıkların ayıklanmasıdır. Plinius büyük kabukluların kabukları çıkarıldıktan sonra, küçük kabukluların ise canlıyken ezilmesiyle özsuyunun çıkarıldığını ve bu sıvının içerisine belirlenen oranlarda tuz atılması gerektiğini söylemiştir. Vitruvius ise, üretim aşamasında, midyelerin toplandıktan hemen sonra demir aletlerle kırılıp, havanlarla dövüldüğünü ve tuzlu bir yapıda olduğu için hızlı kurumanın bal karıştırılarak önlendiğini belirtmiştir. Yine Plinius bu sıvının üç günden fazla olmamak kaydıyla demlenmesi gerektiğini, sıvının ne kadar taze olursa o kadar kaliteli olacağını bildirmiştir. Bir sonraki aşamada, taş ya da kurşun fıçılar içerisine doldurularak on gün süreyle orta ısıda kaynatılan sıvı, içerisindeki etlerden arındırılmış ve istenilen ton elde edilene kadar yün üzerinde teste tabi tutularak isteğe bağlı kaynatma işlemine devam edilmiştir. Plinius bu işlemde yünün beş saat ıslak bırakıldığını, sonrasında tarama yapıldığını ve bu yünün boyayı tümüyle emene kadar boyada bırakıldığını, tek başına kalitesiz olarak görülen sıvının, yarı miktarında pelagiae eklenerek ametist moru olarak isimlendirilen parlak ve cilalı bir tona ulaştığını, aksi halde oldukça koyu bir renk oluştuğunu bildirmiştir.
Yapılan çalışmalar, yaklaşık 12.000 adet deniz kabuğundan ortalama 1,4-1,5 gr. boyar madde elde edildiğini göstermektedir. Bu durum, mor rengin antikçağdaki renkler arasında haklı yerini ve ününü açıklamaktadır. Daha ucuz yöntemlerle mor rengi elde etmek ve gitgide artan talebi karşılamak amacıyla rengi taklit eden çeşitli formüller denenmiş, limon suyu ve demir asetat gibi katkı maddeleri ya da günümüze ulaşan bazı papirüslerden bilinen soğuk ve sıcak olarak adlandırılan birtakım yöntemler de kullanılmıştır. Ayrıca kökboya ve yaban mersini, mor rengin sağlandığı önemli bitkiler arasında yerini almıştır. Özellikle denize uzak olan iç bölgelerde, murex türünde deniz kabuklularına ulaşımın zor olmasından dolayı kök boya bitkisinin (Rubia tinctorum L.) kökleri ile üretim yapılmış ve çeşitli karışımlarla kırmızımsı mora yakın bir renk tonu elde edilmiştir. Mor renk gerek üretim yeri gerekse kullanıldığı alana göre; Tyros Moru, Kraliyet Moru, İmparatorluk Moru gibi birçok farklı isimlendirmeye tabi tutulmuştur.
Yüksek değerinden dolayı mor renge boyanmış tekstil ürünleri büyük bir refahı ve sosyal statüyü temsil etmekle birlikte kamu ile özel hayat arasındaki farkı göstermesi bakımından sosyal imleyiciler kategorisine alınmıştır. Dönemin en önemli rengi olduğu iddiası ve tarihsel olarak en güçlü tanrıları, kahramanları, rahipleri ve yöneticileri tarafından giyilmiş giysiler olduğu düşünüldüğünde arkeolojik bulgularda en çok kaydedilen rengin mor olması gerçeği şaşırtıcı değildir. Mor boyanın, ilk olarak Girit’te, Orta Minos Dönemi’nde (MÖ 20-17. yüzyıllar) ortaya çıktığı, dokumacılık ve mimaride kullanıldığı bilinmektedir. Özellikle Girit adasında ve çevresinde gerçekleştirilen kazı çalışmaları, deniz kabuklarıyla elde edilen mor boyanın, Orta Minos Dönemi’nde, Ege adalarında yaşayan halk tarafından bilindiğini ve yoğun bir şekilde üretimde kullanıldığını kanıtlamaktadır. Mor renkli kıyafetler, Lydia Krallığı ve Pers hükümdarlığı tarafından da gücün, statünün göstergesi ve kraliyeti temsil eden renk olarak kabul görmüştür. Plutarkhos tarafından, MÖ 6. yüzyılda Atinalı devlet adamı Solon’un Lydia Kralı Kroisos’a yaptığı bir ziyarette, Kroisos’un üzerinde çeşitli mücevherlerle süslenmiş altın işlemeli mor bir kaftan olduğu aktarılmıştır. Mor renk, Roma Dönemi’nde, özellikle Iulius Caesar ve sonrasındaki imparatorlar tarafından, otoritenin, gücün, asaletin, statünün ve tanrısallığın sembolü olduğu için tercih edilmiştir. Roma İmparatorluk Dönemi’nde mor renkli kumaşlar ile yapılan kıyafetler; imparatorlar, senatörler, rahipler, hâkimler, kaptanlar, bazı süvari sınıfı üyeleri başta olmak üzere birçok soylunun kıyafetinde tümüyle, ya da giysinin bir bölümünde kullanılmıştır. Roma İmparatorluğu tarafından dini ritüellerde kullanılan mor renkli kıyafetler, görsel olarak güçlü bir etki yaratma düşüncesi ile tanrısallığın simgesi olarak tercih edilmiştir. Plinius tanrıların sevgisini kazanmak isteyen kişilerin bu renk ile tanrının huzuruna çıktığını, zafer törenlerinde giyilen mor rengin altınlarla süslenerek kullanıldığını aktarmıştır. Mor boyanın antikçağda dini törenlerdeki giysilerde kullanılması, Yahudi ve Katolik din görevlilerinde ise günümüze kadar süregelen bir geleneğe dönüşmüştür. Yahudilerin kullandığı tallit ismindeki dua şalında, tanrısallık rengi olan tekhelet rengindeki şeritlerin sözlü kanunlarında deniz kabuklusundan yapılması gerektiği bildirilmiş, yapılan çalışmalarda bu renk için Murex trunculus türünün kullanıldığı tespit edilmiştir. Bu canlının kullanılması ile elde edilen koyu mavi ve mor renk halen kutsallığını sürdürmektedir. Antikçağda bu rengin özellikle Yahudiler tarafından yoğun bir şekilde talep edildiği düşünülmektedir. Hıristiyanlar tarafından İsa’nın çarmıhta kurban edilmeden önce üzerinde mor bir kıyafet olduğuna inanıldığı için de acının, ıstırabın rengi olarak kutsal kabul edilmiştir. Günümüzde halen Papa ve Kardinaller tarafından dini törenler sırasında mor renkli kıyafetler giyilmektedir. Ayrıca Hıristiyanların Lent ve Advent dönemlerinde yakılan mor renkli mumlar, tövbekârlığı temsil etmekte; umut, sevgi, mutluluk ve barış dileklerini simgelemektedir.
“On beş yaşımda zihnimi vicdanıma bağladım. Otuzumda dimdik durdum. Kırkımda şüphelerimden kurtuldum. Elli yaşımda ilahi kanunları anladım. Altmışımda uysal bir kulağım oldu. Şimdi yetmişimde, doğruluğu elden bırakmadan kalbimin tutkularının peşinden gidebilirim.”
Büyük Çin bilgesi, filozof, siyasal yönetici ve Çin tarihinde resmi din olarak kabul edilen öğretilerin kuramcısı Konfüçyüs, yüzlerce yırdır insanlığa ışık tutmaya devam ediyor. 1583’te Pekin’e yerleşen Cizvit misyonerleri Çin bilgisi ile kültürünü özümseyip Avrupa’ya aktarıncaya kadar Batı dünyası Konfüçyüs öğretilerinden haberdar değildi. K’ung Fu-tzu adını Latinceleştiren Cizvitler sayesinde büyük bilge, dünyanın her yerinde Konfüçyüs adıyla tanındı.
ANNESİ TARAFINDAN YETİŞTİRİLDİ
Konfüçyüs, M.Ö 551 yılında şimdiki Shantung eyaleti olan Lu kentinde dünyaya geldi. Chou hanedanlığı döneminde (M.Ö. 1027-256) Hıristiyanlığın doğuşundan yaklaşık beş yüz yıl önce yaşadı. Küçük yaşlardayken babası ölünce annesi tarafından mütevazı koşullarda büyütüldü. Konfüçyüs’ün yaşam öyküsüyle, ona atfedilen öğretilerin ayrıntılarının doğruluğundan emin olmak olanaklı değil. Kaynaklarda, onun ölümünden sonra geliştirilmiş, izleyicileri tarafından elden geçirilmiş, zenginleştirilmiş, yeniden düzenlenmiş karma açıklamalar vardır. Mevcut bilgilerdeki kimi iç tutarsızlığa, kimi vurgu farklılığına karşın, bilgi ile ahlaksal erdem arayışına tutkuyla inanan, tüm yaşamı boyunca dürüstlüğünü koruyan, kendini sadece öğretmeye adayan bir adama ait bütünlüklü çizgileri seçmek olanaklı. Benzer şekilde, Konfüçyüs’e atfedilen yazılı özdeyişlerin ona ait olup olmadığını saptamak da olanaklı değil. Konfüçyüs’e atfedilen deyişlerle düşüncelerin çoğu “Konuşmalar” diye bilinen bir seçkide toplanmıştır.
KONFÜÇYÜS FELSEFESİ (DENGE FELSEFESİ)
Uyum, bütünlük, denge, Çin düşüncesinin içgüdüsel kabulleri olagelmiştir her zaman. Konfüçyüs’ün felsefesi, ahlak ile siyaset felsefesinin ağırlıkta olduğu bir felsefeydi. Bu felsefe, hep devinimli olmalarına karşın gök ile yerin birbirini dengeleyen güçler olduğu, ortak varoluşlarının uyumlu olduğu inanışına dayanıyordu. Konfüçyüs’e göre insan bu koşullara tabidir, evreni örnek alıp ona benzemeye çalışması gerekir. Konfüçyüs’ün uyumlu yaşam öğüdü; hoş, sessiz sakin akıp giden bir yaşam sürmek adına tutkularla duyguları tümüyle bastırmak gerektiği anlamına gelmiyordu. Konfüçyüs denge ile uyum arasında önemli bir fark görür. Dengenin, “zevk, kızgınlık, keder, neşe, coşup taşma duygularına” kapılmamak olduğunu; uyumun ise bu duyguların “tam zamanında ortaya çıkması” olduğunu söyler.
AHLAK VE JEN (İYİLİKSEVERLİK)
Konfüçyüs’e göre tüm toplumsal, siyasal erdemler, temelde genişletilmiş kişi erdemleriydi. Eğitim, ahlak bilgisi edinmekti. Ama bu bilgi, belirli eylemlerle tutumların iyi olduğunu söyleyen bir bilgi olmakla kalmazdı; aynı zamanda uygulamada, deneyim aracılığıyla -iyi olmakla, iyiyi yapmakla- edinilen bir bilgiydi. Kişi hocasını örnek alarak öğrenir; başkalarına da, onlara örnek olarak öğretir. Konfüçyüs, böylesi bir eğitimin erken yaşlarda başlayıp, yaşam boyu sürmesi gerektiğini savunurdu. Ahlaksal iyilik kavramının merkezinde “jen” yani iyilikseverlik ya da insan sevgisi düşüncesi vardır. Konfüçyüs, Konuşmalar’da “jen” ya da iyilikseverlik hakkında şöyle der: “Eğer gerçekten dilersek olur.” Konfüçyüs’e göre “jen”, efendi ya da üst insan dediği kimsenin en önemli, biricik sıfatıdır. Konfüçyüs, gerçek iyilikseverlik ya da gerçek insancıllığın, gönül ile zihnin dışsal davranışlarla tutarlık gösterdiği bir kişi bütünlüğünü gerektirdiğini savunurdu.
BİLGİ VE İNSAN
Konfüçyüs, en iyi insanın bilge insan olduğu kanısındadır, ama kendisini bir bilge olarak görmez; pek az insanın bilge olmayı başardığını düşünür. Efendi, kusursuzlukta bilgeden sonra gelir. Günlük yaşamda etkisi en çok duyulan da efendidir. Konfüçyüs, yöneticilere “eğer siz iyiyi isterseniz, insanlar da iyi olur” der. Konfüçyüs insanların doğuştan eşit olduğuna inanırdı; eğitime ilişkin tüm görüşleri sonraki yüzyıllarda Çin’in eğitim siyasetini etkileyen önemli bir faktör oldu.
KONFÜÇYÜS VE ESKİ YUNAN
Konfüçyüsçü düşünce ile eski Yunan’da M.Ö. 6-5. yüzyıllarda ortaya çıkan Sokrates öncesi filozoflarının kimi düşüncesi arasında büyük benzerlikler vardır. Bu filozoflardan Anaximenes (M.Ö. 585-528) insan ruhu ile doğanın, bir bütün olarak tek bir ortamı paylaştığını öğretmişti. Pythagoras (M.Ö. 571-496) tinsel saflığı korumak üzere töreleştirilmiş davranış biçimleri geliştirmiş; matematikle kavranan göksel uyum ile insan ruhu arasında bir ahenk olması gerektiğini söylemişti. Herakleitos ise (M.Ö. 504) Logos düşüncesini bir tür evrensel adaleti ya da denkliği korumaya yarayan, dengeli geliş gidiş ilkesini atmıştı ortaya. Konfüçyüs’ün kişiliği, alçakgönüllü bilgeliği, kendini öğretmeye adayışı, Sokrates’in benzer özellikleriyle karşılaştırıla gelmiştir. Konfüçyüs: “Sana bilmenin ne olduğunu söyleyeyim mi? Bildiğin zaman bildiğini, bilmediğinde de bilmediğini söylemek, işte bilgi budur” demiştir.
KONFÜÇYÜSÇÜLÜĞÜN TARİHİ SERÜVENİ
Konfüçyüs’ün M.Ö. 479’da Çiyu-fu’da ölümünden sonra öğrencileri onun öğretisini sessiz sedasız sürdürdü. İki önemli izleyicisi Mensiyüs ile Hsun Tzu, Konfüçyüsçü düşünceye kendi fikirlerini, kendi vurgularını da katarak, seçkinlerin eğiticisi oldu. Onların çağı yöneticilerin saraylarında ahlak ile siyasete ilişkin pek çok düşünsel tartışmanın geliştiği bir dönemdi. Tartışmalar düzenlenir, bilgili kişiler davet edilirdi. Han Hanedanlığı döneminde (M.Ö. 206- MS 9) Konfüçyüsçü düşünce yeniden canlandı. Eski yazılardan parçalar derlenip elden geçirildi ve Hıristiyanlığın ilk yıllarında Budacılığın da Çin’e ulaşmasına karşın, Konfüçyüsçü düşünceler yeniden yaygın kabul gördü. Konfüçyüsçülük, Çin kültüründeki ana akışın bir parçası olarak varlığını sürdürdü. Eğitimin Konfüçyüsçü temel yapıtlara dayanmasından ötürü halk arasında yayıldı. Böylece Konfüçyüsçülük geniş, değişken bir ülkede yaşayan milyonlarca insanı birleştirdi. Konfüçyüs ile izleyicilerine atfedilen özdeyişlerle öğretiler, M.Ö. 6. yüzyıldan 1911’de Ch’ing Hanedanlığı’nın kaldırılışına kadar geçen 25 yüzyıl boyunca, Çin’in ahlaksal, toplumsal, siyasal yapısını biçimlendirdi. Çin İmparatorluğu’nun neredeyse tüm kurumları, gelenekleri, amaçları, özlemleri Konfüçyüs’ün erdemli birey, erdemli toplum anlayışına dayanıyordu. 20. yüzyılın ilk yıllarına kadar Çin’de eğitim, hemen hemen tümüyle, Konfüçyüs’ün ilkelerine göre biçimlendirilmişti. 1313’ten 1905’e kadar sürdürülen devlet sınavları Konfüçyüs’ün “Dört Kitap” diye bilinen yapıtlarını okumayı gerektiriyordu. 20. yüzyıl ortalarında Çin’de Konfüçyüsçülük neredeyse tümden yadsınmıştır. 1960 Kültür Devriminin, Halk Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında ortaya çıkan Konfüçyüs karşıtı eleştirileri pekiştirmesine karşın, Konfüçyüsçülüğü ortadan kaldırmayı hedefleyen yenilikler de Konfüçyüsçülük çizgisine uydu.
SEÇMELER
İyi yaşamayı sonraya bırakan; yolunda ırmağa rastlayıp da akıp geçmesini bekleyen adama benzer. Irmak hiç durmadan akıp gidecektir.
Erdemsiz bir insan mahrumiyete fazla tahammül edemez; nasıl ki mutluluk içindeyken bile rahat edemezse. Fakat erdemli insanın barındığı yer yine erdemin içindedir, akıl sahipleri hep bunu arar.
Kamil insan; kişisel olarak ciddi, büyüklere hizmet ederken saygıyı elden bırakmayan, halka karşı çok nazik olan ve onları yönetirken de adaletli davranan kişidir.
Din kavramı her zaman çok karışık, çetrefilli ve kullanışlı bir alan olmuştur. Toplumları bir arada tutan en önemli yapı taşlarından biri din olarak ifade edilebilir. İnsanları bir şeye inandırmak, bir arada tutmak, bir şeye yönlendirmek, yönetmek ya da diğerlerine karşı bir cephe oluşturmak için dini inanışlar kullanılmıştır. Dini inanışların yaşanılan toplumda bir yeri olsa da din esasında kişesel bir alanı temsil eder. Kişinin bir şeye inanması ya da inanmaması onun kişisel tercihinden başka bir şey değildir. Bu noktada başka bir soruyla karşılaşıyoruz. İnsan neden bir şeye inanma ihtiyacı duyar? Yüzlerce yıldır pek çok sosyal bilim çalışmasının temel konularından biri de hiç şüphesiz budur: İnsan ve inanma ihtiyacı. Bütün dini inanışların temelinde ve özünde yatan gerçek “insanın kendinden güçlü bir varlığa inanması”dır. İnanmak insan için bir ihtiyaçtır. Bunu şu şekilde basite indirerek söyleyebiliriz: “İnsanoğlu gücünün yetmediği/yetemediği her konuda inandığı üstün güçten/varlıktan yardım ister.”
DİNİN KAYNAĞI NEDİR?
Peki din dediğimiz kavramın içini tam olarak ne dolduruyor. Ne kadarı ilahi bir güç ya da ne kadarı insanlık tarihinde binlerce yıldır biriken kültürel mirastan oluşuyor? Sorulması gereken sorulardan en basiti, kültürler mi dinden etkileniyor yoksa dinler mi kültürleri oluşturuyor? İnsanlığın kültürel birikimi, efsaneleri ya da mitleri zamanla dine mi dönüşüyor? Çift taraflı bir sarmal. Günümüzde bu iki tezin savunucuları da mevcut.
Yaşadığımız yüzyılda modern insanın en büyük açmazlarından biri hiç şüphesiz bu kültürel mirasın varlığı ve büyüklüğü. Yapılan araştırmalar binlerce yıl önce yaşamış medeniyetlerin dini inanışlarının birbirine çok benzediğini ortaya koyuyor. Öyle ki semavi dinlerin bile o medeniyetlerdeki inanç sistemlerinden esinlenilerek oluşturulmuş “dinler” olduğunu ileri sürenler var. Bu tezlerine kaynak olarak ise hemen hemen bütün Ortadoğu kökenli semavi dinlerde geçen, “Adem ile Havva’nın hikayesi, Nuh Tufanı, Habil ile Kabil’in hikayesi, Hz. İsa’nın hayat hikayesinin benzer şekilde anlatılmış olması, lanetli meyve, cennet ve cehennem kavramları, yılan ve ağaç sembolleri, kurtarıcı fikri vs.” gibi temel konuların, bu semavi dinler henüz ortaya çıkmadan binlerce yıl önce Sümer Mitolojisi’nde anlatılıyor olmasından kaynaklanıyor.
SÜMER MİTOLOJİSİ VE SEMAVİ DİNLER
Başta Sümer Mitolojisi olmak üzere antik mitolojinin üç büyüğü; Yunan ve Mısır dinleri ile bugünkü üç tek tanrılı din olan Musevilik, İsevilik (Hristiyanlık) ve İslamiyet arasında ciddi benzerlikler olduğu dikkatlerden kaçmıyor. Toplumlar birbirleriyle karışırlar, karıştıkça ortaya kültürel bir sentez çıkar. İsim ve genetik değişse de inanışlar ve yaşam şekilleri kolay kolay değişmez. Binlerce yıl aynı topraklarda yaşamış farklı kültürlerin inanç sistemlerinde ve yaşam kültürlerinde benzerliklerin olmasından daha doğal hiçbirşey olamaz. Bu benzerliklerin olası tek sebebi bir kaynaktan doğmuş bir inanışın zaman içinde değişerek dünyaya yayılmasıdır. Ortadoğu bölgesi ile bağlantısı olmayan farklı milletlerin inanışlarında cennet ağacının olması, tufan olayının detaylarını görmek şaşırtıcıdır ve araştırmaya değer bir konudur.
SÜMERLER KİMDİR?
Sümerler, MÖ 4000-2000 yılları arasında Güney Irak’ta (Mezopotamya), medeniyetin beşiği olarak bilinen coğrafi bölgede yaşadılar ve büyük bir medeniyet inşa ettiler. Mezopotamya’da ortaya çıkan sayısız medeniyetin temelini Sümerler atmıştır. Ayrıca yazı (çivi yazısı) ve astronomi de ilk kez Mezopotamya’da Sümerler’de ortaya çıkmıştır. Mezopotamya’da yaşayan birçok farklı kavimden öne çıkan ve daha sonraki medeni oluşumların temelini atan Sümerler’dir. Gerek yazı, dil, tıp, astronomi, matematik, gerekse din, fal, büyü ve mitoloji gibi alanlarda öne çıkan ve bilinen toplum Sümerler’dir. Ortadoğu milletleri olan Babilliler, Asurlular, Hurriler, Hititler, Urartular gibi milletleri de etkilemişlerdir. “Yaratılış” ve “Tufan” efsanelerine ilk kez Sümerler’de rastlanır. Sümer metinlerinden çözümlenebilen kesitlerde kurucu tanrılardan bahsedilir ve onlar büyük şehir devletlerinin ilk kralları olarak tasvir edilir. Daha sonra şehirleri yöneten aileler de onların soyundan gelmiştir.
SÜMERLERDE DİNİ YAPI
Geçen yüzyıldan beri gerek Mezopotamya’da gerek Anadolu ve Suriye’de yapılan kazılarda on binlerce çivi yazılı tablet bulundu. Bu tabletlerde yazılanların çözülmesiyle birlikte, tamamıyla unutulmuş, en az 3 bin yıllık Ortadoğu milletlerinin tarihleri, dinleri, efsaneleri ve günlük yaşamlarıyla ilgili bilgilere ulaşıldı. Sümerler, yazıyı bulmalarından itibaren basit bir alacak-verecek meselesinden, evren ve kozmolojiye kadar bütün konularda yazılı tabletler bırakmışlardı. Bu tabletler ilk bakışta mitolojik hikaye ve efsanelerden oluşmuş gibi görünse de, dönemin dini inanç yapısını da betimlemektedir. Sümer dini çok tanrılı bir dindi. Fakat inanç ve dini işlemlerde tek tanrılı dinlere büyük etkileri olduğu anlaşılıyor. Sümerlerin bireysel ve toplumsal yaşantılarında dinin önemli bir yer tuttuğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Şöyle ki: Sümerler’e göre kurulan medeniyetin ve gelişimin tek kaynağı dini inançlardır. Tarım, ticaret, seyahat, ustalık gerektirici işler, hukuk, doğum, evlilik, ölüm, cenaze merasimleri, yönetim, savaş, barış, sağlık, hastalık, bilim, astronomi, büyü, insan ilişkileri gibi birçok konu dini inanç ve uygulamalar etrafında şekillenir ve dini ritüellerin başlıca ana konularını oluşturur. Dinin temelini tanrıların kurduğu birlik, yani Panteon oluşturmaktaydı. Genel özellikleri itibariyle insana benzeyen fakat ölümsüzlük gibi çeşitli üstün güçlere sahip birçok tanrı bulunmaktaydı. Her ne kadar olağanüstü güçlere sahip olsalar da bu güçlerin sınırsız olmadığını, belli bir takım kanunlara ve yasalara tabi oldukları anlaşılır. Sümer tanrıları, insanlar gibi aile kurup, çocuk sahibi olabiliyordu. Böylece sayıları sürekli artıyordu. Sümerler, tanrıların evlenmesini ve birleşmelerini, bereket ve verim kaynağı sayıyordu. Tabletler incelendiğinde tanrılar panteonunda An, Enlil ve Enki’den meydana gelen üçlü tanrı anlayışı diğerlerine göre oldukça baskındır. Gökyüzü, yeryüzü ve etrafı çevreleyen sular bu üç tanrının sorumluluğu altında şekillenir. Sümer tanrılarının adalet önünde hesap verme zorunluluğu vardı. Hatta bu yüzden Panteon’da, Sümerler’in en büyük tanrısı kabul edilen Enli bile yargılanmıştır. Sümer kralları, tanrıların desteğini din adamlarınınbelirttiği şekilde almak zorundaydı ve bu büyük bir iktidar sorunuydu.
KUTSAL YAPI ZİGGURATLAR
Sümerlerin tapınaklarına Ziggurat denirdi. Sümerler Zigguratların, dünyanın merkezini temsil ettiğine inanırlardı. Yüksek bir tepeye oturtulmuş bu kutsal yapılar Sümerler için hem gerçek hem de simgesel manada gökteki tanrılarla yeryüzündeki ölümlüler arasında bir bağlantı merkeziydi ve kentlerin en önemli binalarını oluşturuyordu.
KUR’AN, İNCİL VE TEVRAT’IN SÜMER’DEKİ KÖKENİ
Bu ortak noktalara değinmeden önce belirtmemiz gerekir ki; kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim Nahl Suresi 36. ayette der ki; “Andolsun biz her ümmete Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının diye peygamberler gönderdik. Allah, onlardan kimini doğru yola iletti, onlardan kimine de (kendi iradeleri sebebiyle) sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde dolaşın da peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün.” Bu ayet ışığında Sümer toplumuna da bir peygamber gönderilmiş olabileceği, o peygamberin getirdiği tebliğin aslında İslam tebliğinden farklı olmayacağı açıktır. Allah’ın gönderdiği dinin Hz. Adem’den bu yana İslam dini olduğu, Musevilik, Hristiyanlık ya da İslam diye ayrı ayrı dinler gönderilmediği biz müslümanlar tarafından kabul edilir. Dünyanın en ünlü Sümerologlarından biri olan Muazzez İlmiye Çığ, 1995 yılında yayımlanan “Kur’an, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni” isimli kitabında, üç semavi din ile Sümerliler’in inanç sistemindeki benzerlikleri konu ediniyor. Çığ’a göre üç semavi din ile Sümerliler’in dini inançlarının ortak noktaları şöyle:
1) Tanrının yaratıcı ve yok edici gücü, tanrı korkusu, insanların tanrı tarafından yargılanması, tanrıların rızasını kazanmak için kurban verilmesi, törenler, dualar, tütsüler, ilahiler, çalgılarla tanrıyı sevindirmek, iyi ahlaklı, saygılı olmak ve temizlik, Sümer inanışlarının temeliydi. Bunlar tek tanrılı dinlerde de var.
2) Sümerliler’e göre tanrılar şehirleri ve bütün kültür varlıklarını meydana getirip insanlara vermişlerdir. Aynı düşünceyi Kur’an-ı Kerim’de de buluyoruz. Allah’ın insanlara elbiseler yaptığı (Araf: 26), dağlara barınaklar, sıcaktan koruyacak elbiseler, savaştan koruyacak zırhlar (Nahl: 81) ve gemiler (Yasin: 82) yaptığı yazılıyor.
3) Sümer’de tanrılar “ol” deyince o şey olur. Yasin Suresi 82. Ayette de “Allah’ın yaratmak istediğine “ol” demesi yeterlidir” denmektedir.
4) Sümer’de tanrılar istediklerini yok ederler. Ordular tanrılarındır. Aynı düşünceyi Kur’an-ı Kerim’de Enfal Suresi 17.ayette görürüz. Savaşta insanların değil, Allah’ın öldürdüğü, atılan öldürücü silahların Allah tarafından atıldığı yazar.
5) Sümer tanrıları kızarsa kendi ülkelerini bile yakıp yıkarlar. Tevrat, Yahve’nin (Yehova) insanlara kızarak onlara yok edici felaketler verdiği, komşu devletleri İsrail’in üzerine saldırttığı bildirilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de ise birçok surede Allah’ın çeşitli milletleri nasıl yok ettiği anlatılmaktadır. Bunların bazıları kasırga, bazıları dondurucu soğuk ile ortadan kaldırılmıştır. (Ankebut: 38, Furkan: 38, Hace: 44, Akkaf: 27, Muhammet: 13, Fussilet: 13 bunlardan birkaçı).
6) Sümer tanrılarının gök yüzünde “Duku” denilen toplandıkları yerleri, kürsüleri vardı. İsrailliler’e göre de Tanrı’nın gökte sarayı ve etrafında da bir çok yarattıkları var. Kur’an-ı Kerim’de ise Allah’ın Arş’da; etrafında melekler ve cinlerden oluşan bir toplulukla oturduğu yazar.
7) Sümer’de krallar yeryüzünde tanrıların vekili sayılır. İslam’da halife Allah’ın gölgesi, vekilidir. Papa da öyle kabul edilir.
8) Sümerliler dünyadaki olayların ve tanrının isteklerinin yıldızlarda yazılı olduğuna inanırlardı. İslamiyet’te, Buruç: 17-18, Nemi: 75. ayetlerinde Kur’an-ı Kerim ve diğer olayların gökte Levh-i Mahfuz’da yazılı olduğu bildiriliyor.
9) Sümer’de sosyal adaleti koruyan Tanrıça senede bir kez insanları, o yıl içindeki davranışlarına göre yargılar. Bu inanış İslam’a Şaban ayının on beşindeki Beraat Kandili olarak girmiştir.
10) Sümer’de her şahsın ve ailesinin kendilerine özgü bir tanrısı vardı. Onun görevi onları korumak isteklerini büyük tanrılara iletmekti. Kur’an-ı Kerim’de (Kaf: 17-18) “hiç kimse yoktur ki, onun üzerinde bir koruyucusu ve denetleyicisi bulunmasın” denmektedir.
11) Tevrat ve Kur’an-ı Kerim’de yer alan; evrenin, insanın yaradılışı, Havva’nın Adem’in kaburgasından var edilişi, Habil Kabil cinayeti, Cennet’ten Kovulma, Tufan, Babil Kulesi, Tek Dil, Eyüp Peygamber konuları Sümer mitolojisinde de var.
12) Bunların dışında Kur’an-ı Kerim’de geçen Harut ve Marut Melekleri ile ilgili konu, Tevrat’taki Süleyman’ın “Şarkılar Şarkısı” bölümü, İbrahim Peygamber’in karısı Sara’yı Firavun’a sunma hikayesi Sümerliler’in bereket kültünü oluşturan Kutsal Evlenme Törenleri’nden kaynaklandığı iddia ediliyor.
13) Yaratılış Efsanesi: Her üç dinde de evren büyük bir sudan oluşuyor. Ondan bir dağ çıkıyor, ikiye ayrılıyor. Üstü gök, altı yer oluyor. İnsan çamurdan tanrı görüntüsünden yaratılıyor. İlk yaratılan insan olduğuna inanılan “Adam/Adem”in anlamı “Kırmızı Toprak” Havva’nın Adem’in kaburgasından yaratılması ve Cennet’ten kovulmaları da Sümer efsanesinde yer alıyor.
14) Kur’an-ı Kerim’de Aden Bahçeleri olarak tanımlanan bahçe, Sümerliler’in tanrılar bahçesi Dilmun. Efsane ise şöyle: Dilmum’da, yer tanrıçası 8 bitki yetiştiriyor. Bunların koparılması yasak. Fakat Bilgelik Tanrısı dayanamayıp tatlarına bakıyor. Buna çok kızan Tanrıça, Tanrı’yı lanetleyerek yok oluyor. Bunun üzerine Bilgelik Tanrısı ölüm derecesinde hastalanıyor. Büyük zorluklardan sonra Tanrıça bulunarak Bilgelik Tanrısı’nı iyi etmesi için ikna ediliyor.Tanrıça hasta olan 8 bitkiye karşı, 8 organı için, 8 Tanrı ve Tanrıça yaratıyor. Son olarak Tanrı’nın kaburgasını iyi edecek bir Tanrıça’dır. Adı da “Kaburganın Hanımı” anlamına gelen “Ninti”dir. Nin, hanım; Ti ise kaburga demektir. Ti’nin bir anlamı da “Yaşam” demektir. Bu efsane, Tevrat’a da geçer. Burada Kaburganın Hanımı yerine Yaşamın Hanımı anlamına gelen “Havva” kullanılmıştır. Burada Tanrıların Bahçesi, yani cennet, yasak meyve, meyveyi yiyen erkek tanrı, kaburga ile ilgili kadın (tanrıça) ve tanrının yasak meyve yiyip lanetlenmesi Tevrat hikayesine tamamıyla uymaktadır.Kur’an-ı Kerim’de ise; ne Havva’nın adından ne de kaburgadan yaratıldığından söz edilir. Cennetten Tevrat’taki gibi yılan değil, şeytan çıkartıyor onları.
15) Adem’in çocukları Habil ve Kain (İslam’da Kabil) Hikayesi: Tevrat’a göre Habil koyun çobanı, Kain çiftçi. İkisi ürünlerinden Tanrı’ya sunuyor. Tanrı Habil’in getirdiğini beğendiği için kardeşi Kain onu öldürüyor. Konu Kur’an-ı Kerim’de Maide Suresi 27-31. ayetlerde geçiyor fakat ne çocukların adları, ne de getirdikleri yazıyor. Bu konu hadislerde bol bol ve çeşitli şekillerde anlatılmıştır. Sümer Mitolojisi’nde ise hikaye şöyle: Çoban Tanrısı ile Çiftçi Tanrısı, Aşk Tanrıçası ile evlenmek isterler. Tanrıça, Çoban Tanrısı’nı ve onun getirdiği ürünleri yeğler. Çiftçi de aradan çıkar. Buna paralel bir başkasında “Yaz” kendi ürünü olan tahılı, “Kış” ise hayvanlarından birini Tanrı Enlil’e sunar. Tanrı “Kış”ın hayvanını kabul eder.
16) Tufan Efsanesi: Tevrat-Tekvin Bab-8:9’da Tufan olayı kısaca şöyle anlatılmış:İnsanlar bozulmuş olduğundan Rab hepsini yok etmeye karar veriyor. Yalnız Rab’a iman eden Nuh’a Tufan yapacağını, tarif ettiği gibi bir gemi yapmasını, içine neler alacağını bildiriyor. Nuh, söyleneni yapıyor. Tufan başlıyor, 40 gün sürüyor. Sular 150 günde çekiliyor. Gemi Ararat Dağı’na oturuyor. Sular tamamıyle çekildikten sonra Nuh gemiden çıkarak Rab’a kurbanlar kesiyor, Nuh’a 950 yıl ömür veriliyor. Kur’an-ı Kerim’de bu olay 7 Sure içinde 20 kadar ayette geçiyor. Tufan adı bir kez geçiyor, geminin nasıl yapılacağı, Tufan’ın ne kadar sürdüğü, gemiden nasıl çıktıkları, Nuh’un neden 950 yıl yaşadığı bildirilmemiş. Buna karşın Allah’ın insanlara kızması, olayın Nuh’a bildirilmesi, gökten, yerden suların taşması, gemimin bir dağa yanaşması, bir kısım insanların kurtulması vs. Tevrat ile paralellik gösteriyor. 1872 yılına kadar Tufan hikayesinin yalnız Tevrat’ta olduğu sanılıyordu. Fakat Ninive’de çıkarılan Asurbanipal Kitaplığı içindeki bir çivi yazılı tablet okununca büyük bir şaşkınlık yaşandı. Gılgamış Destanı’nın son kısmını oluşturan bu hikayeyi, ölümsüzlüğü arayan Gılgamış’a Nuh’un Babilce karşılığı olan Utnapiştim anlatmış. Buna göre çoğalan insanların gürültüsünden rahatsız olan Tanrılar bir tufan yapmaya karar veriyorlar. Fakat Bilgelik Tanrısı gizlice bir duvar arkasından Utnapiştim’e durumu bildiriyor. Gemi yedi günde yapılıyor. İçine Utnapiştim akrabalarını, sanatçıları çeşitli hayvanları dolduruyor. Tufan başlıyor. Altı gün altı gece sürüyor. Yedinci gün gemi Nizir Dağı’na oturuyor. Suların çekildiği kuşlar gönderilerek anlaşılıyor. Bu hikaye geç çağda Sami olan Akat dilinde yazılmıştır. Bu yüz yılın daha erken çağına ait bu hikayenin Sümercesi bulundu. Tablet çok kırık olmasına rağmen, Tanrıların bir tufan yapmaya karar verdiği, bu kararı Bilgelik Tanrısı Enki’nin duvar arkasından Utnapiştim’in Sümerce karşılığı olan Zinusudra’ya bildirdiği, Tufan’ın yedi gün yedi gece sürdüğü, bittiğinde Zinusudra’nın kurbanlar kestiği yazılı. Tufan hikayesinin Sümerliler’de yazıya geçtiği, onlardan Akad’ların aldığı onlardan da Tevrat’a, arkadan da Kur’an-ı Kerim’e geçtiği düşünülüyor.
17) Sümer’de vaktiyle insanların tek dilde konuştuğu, fakat Bilgelik Tanrısı’nın kızarak onu bozduğu ve insanların dillerini karıştırdığı yazılı. Bu konu Tevrat ve Kur’an-ı Kerim’de de yer alıyor. Hud Suresi 118-119. ayetlerde; “Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı, onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler” der. Maide Suresi 48. ayette; “Her birinize bir yol ve şeriat verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı. Fakat size verdiğinde (yol ve şeriatta) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyle ise birbirinizle yarışın, hepinizin dönüşü Allah’adır. Üzerinde ayrılığa düştüklerinizi o haber verecektir” der.
18) Eyüp Peygamber’in sabrı ve ödüllendirilmesi konusu Tevrat’ta 1040 satırlık şiir halinde yazılmıştır. Sümer’de ise; “İnsan ve onun Tanrısı” adlı şiir aynı konuyu anlatır: Kur’an-ı Kerim’de ise bu konu, iki sure ve 15 ayette (Enbiya: 81-94, Sad: 41-44) kısaca yer alır.
19) Suların kan olması: Tevrat çıkış-Bab 7: 14-25’de Musa suları kana çeviriyor. Kur’an-ı Kerim’de Araf Suresi 132-133. ayetlerde “ ..Su baskınını, çekirgeyi, kurbağayı ve kanı her birini ayrı mucizeler olarak onlara musallat ettik.” deniyor. Bu da Sümer’in aşk Tanrıçası İnanna’nın, kendisine tecavüz eden bahçıvana kızarak ülkesinin sularını kana çevirmesiyle parelellik gösteriyor.
20) Kur’an-ı Kerim’de Bakara Suresi 102. ayette geçen Harut ve Marut meleklerinin izleri Sümer’lilerin Venüs yıldızını simgeleyen Aşk Tanrısı’nın aşıkları çoban Tanrısı Dumuzi ile çiftçi Tanrısı Enkidu’da görülür.
21) Tevrat’taki Süleyman’ın Şarkısı bölümündeki şiirlerin Sümerler’de yeni yıl bayramlarını oluşturan kutsal evlenme törenindeki şarkılara paralel olduğu hatta birçok satırının aynı olduğu saptandı.