Etiket: BİNNUR OLCAYTÜRKAN

  • DÜŞLE GERÇEK ARASINDA

    DÜŞLE GERÇEK ARASINDA

    Gözlerinde boş bir ifade, hiçbir şey söylemeden, hiç hareket etmeden, öylece denize bakıyordu. Buraya birlikte gelmişler, çok güzel anlar geçirmişler ve tekrar buraya gelmek için plan yapmışlardı. Orda o kadar mutlulardı ki; o anları düşündükçe gözleri dolu dolu oluyordu.  Gözlerinden akmasın diye tuttuğu gözyaşlarını, akarsa bir daha durduramayacağının farkındalığı ile kendini sıkıyordu. Ne kadar sıksa da gözyaşları son engeli de aşmıştı…

    Herkesin neşe ile sevinçle karşıladığı yaz gelip çatmıştı. Aslında yaz en sevdiği mevsimdi. Yaz ayları onun kendini yenilediği, yepyeni umutlar, hayaller taşıdığı yalnız olsa bile keyif aldığı mevsimlerdendi. Yaz, bahar ayları doğa için de böyle değil miydi? Oysa iki sene önce yaz güzel başlamıştı onun için. Belki de hayatının en zor kararlarını vermek zorunda kalmış ama mutlu olacağına inanmıştı. Oldu da. İlk defa bu kadar mutlu olmuştu. Her şey çok güzel gidiyordu ama ne yazık ki hüzünler yumağı içinde yaşadığı sürece hiçbir değişiklik insanın yeni umutlara yelken açmasına yetmiyordu. Bazı şeyleri erken yakalamak gerekiyordu çünkü. Geç gelen mutluluk kısa süreli oluyor ne yazık ki.

    Gittiği her yerde ondan bir parça buluyor, dinlediği her şarkıda onu hatırlıyordu. Gitse bile sevdiği şarkılar kulaklarındaydı. Hiç ummadığı bir yerde kulağına ilişiveriyordu. Kaçmak yoktu onlardan. Bu parçalar zaman boşluklarında asılı kalıp, kimi anlarda çakışıyor, hüzün, karmaşa, çözülememiş yarım kalmış bir bulmaca gibi karşısına çıkıyordu her defasında. Oysa atılan her adım uzaklaşmak için değil miydi geçmişten? Artık yapılacak bir şey kalmamıştı. Onunla birlikteyken her anın hatıralarını sakladığı kutuyu çıkarttı çantasından. Son kez açtı. Tüm anıları tek tek çıkarıp her birinin yaşamında bıraktığı izleri hatırladı. “Siz gerçek misiniz? Beni mi yanılttınız?” dedi. Yanaklarında yol alan son gözyaşını büyük bir hışımla parmağıyla aldı. Hıçkırığını tutarken zorlanmadı değil. Bu izlerin bazıları suya yazılmış bazıları da betona kazınmıştı. Taşa, betona kazınanlar ruhunda da derin izler bırakmıştı. Bunlar onun için çok yaralayıcıydı. Tüm anıları o kutuya koyup kapağını kapattı ve denize fırlattı.

    Artık her şeyi geride bırakacak, kaldığı yerden devam edecekti hayata. Bunun farkındalığı ile çantasından çıkarttığı bir mendil ile gözlerini sildi. Gözyaşları sağanağı mı yaşıyordu yine?…

    Yüzüne hiçbir şey olmamış, hatta normal bir gün geçirmiş gibi mutlu insan ifadesini takındı. Arabasına atladı ve oradan uzaklaşırken belki kimse ile paylaşmadığı anlarını, paylaştığı sırlarını bıraktığı banka son bir kez baktı. Ve işte tam da o esnada bir şarkı kulağında yankılanmaya başlamıştı. Radyodan bilmem ne FM kanalından geliyordu bu şarkı. Derin bir ah çekti, kimselere duyurmadan. Kurtuluş yoktu belleğine işleyen şarkılardan…

    “ Falımızda hasret var,

         ayrılık var demedin mi? 

    Anlamazdın, anlamazdın,

         kadere de inanmazdın.

    Hani sen acı veren

         kalpsizlerden olamazdın ?”

    Birden içi buz gibi olmuştu ama onu üşüten karlı dağların soğuğu, esen buz kesen fırtınalar değil yaşadıklarıydı. Kar yağıyordu inceden düşlerinin, masmavi umutlarının üstüne.Deli gibi yaşanan o aşk, senden asla ayrılmayacağını düşündüğün o adam, gün gelip de bakıyorsun ki bir anda her şeyden korkup kenara çekilivermiş. Yaşananlar hiç yaşanmamış ve senden asla ayrılmayacağını düşünürken her şeyin bir yalan olduğunu öğrenmek oldukça acıydı. Evet artık her şeyi arkada bırakacaktı. İşte o an belleğinde oluşan cümleler kulaklarında yankılandı: Her şeye güven, insana güvenme. Kurda, kuşa, yılana çiyana güven, insana mı? Güldürme beni… Midas’ın kulakları öyküsünü anımsadı. Bıraksa kendini çağıldayarak akan su gibi devamı gelecekti. Akan su gibi devamı gelecekti. Geçmişte tüm yaşananları, anıları önüne katıp götürecekti. Kararsız kaldı bir süre; bırakayım her şeyi alsın götürsün. “Hayır olmaz, yapamam” dedi. Bazen özeleştiri gerekir yaşamda… Onun için sakladı anılarını.

    Aklına gelen bir söz biraz önceki hüznünü dağıtıverdi. “Hayat, sen başka planlar yaparken başına gelenlerdir.” Öyle ya, neler planlamış, neler istemişti ama onlar olsun diye çabalarken kendini buluverdiği sahiller hep uzak köşelerdi.

    Bir sabah uyanıp her şeyin düzeleceği o tarih hiç gelmeyecek miydi? Bir veda sahnesiydi onu bekleyen. Tüm aidiyetini ve hayallerini alıp yarına bambaşka bir şehrin sabahında uyacaktı yeni gelen günlerde…

  • TEYZE OLMAK…

    TEYZE OLMAK…

    Teyze olacağım müjdesini aldığınız andan itibaren, yaşadığıniz mutluluk inanılmazdır.  Birine hiç görmeden, dokunmadan bu kadar büyük bir sevgi hissetmek şaşırtıcıdır.  O  günden sonra her anını takip eder, kardeşinizle muayenelere gider, ultrason fotoğraflarına bakıp  acaba bana benziyor mu? Benzemiyor mu?  diye bakar durursunuz. İlk kucağınıza  aldığınız an ki  duygu inanılmazdır. Çocuklarınız olsa bile,  bu duygu bambaşkadır. Minicik suratına, şeffaf tırnaklarına, kokusuna âşık olursunuz. Öpmelere doyamaz; başkası kucağına aldığında sanki inticek zarar verecek gibi kıskanır rahatsız olursunuz.

    Damağını göstere göstere güldüğünde ‘daha önce bu kadar mutlu oldum mu acaba?’ diye düşünürsünüz… Anne yarısı olma fikrinden bile heyecan duyup o minnacık güzelliği mutlu etmek, şımartmak tek mutluluğunuz olur. Altını değiştirmek, yıkamak, uyutmak büyük bir keyiftir sizin için. O yemeğini yediğinde doyar, o gülünce gülmek, o uyuyunca uyursunuz.

    Teyze olmak; her anını birlikte yaşayabilmektir… Ona her baktığında, tek dişiyle gülümsediğinde, suratına çiş yaptığında, en sevdiğin kıyafetine kustuğunda, dudağını büktüğünde, uyurken inlediğinde, ağlamaya başladığında, hıçkırık tuttuğunda; “Allahım, güzel bir gelecek ver ona! Hayırla, zarar görmeden ve zarar vermeden yaşasın. Hayatının hiçbir anında üzülmesin. Hep gülsün” duaları etmektir…

    Teyze” diyeceği günü iple çekmektir… Tekrar çocuk olmak, yerlerde yuvarlanmak, saklambaç oynamak, yeni yeni oyunlar türetmek, saçma şarkıları ve çizgi kahramanları ezberlemek, parkta kayaktan kaymak,  “Teyzeeem” dediğinde içinizin erimesidir…

    Teyze olmak; yüzüne geğiren birinden mutluluk duymak, ileride ya mutsuz olursa diye evham yapmak, beraber gideceğiniz yerlerin listesini çıkarmak, ona öğreteceklerinin hayalini kurmaktır… Kucağında uyuyakaldığında ‘aman uyanmasın!’ endişesiyle nefes almaya korkmak.. Mama yedirirken maymunluklar yapmak, surata püskürtülenlere kahkahalar atmaktır…

    Gece kalkıp ‘nefes alıyor mu’ diye gidip göğsünü kontrol etmek, “çocuğun her istediği yapılmaz” tadında beylik cümleler kurarken, karşınıza geçip bir şey istediğinde ‘hayır diyememek’tir. Aslında teyze olmak anne olmaktan daha keyiflidir çünkü sevgi var, sorumluluk yok gibi bir şeydir. İstediğin zaman istediğin kadar mıncıkla, sonra sal gitsin anasının yanına… Ama bazen elini ağzını, üstünü altını da silmektir. Kusmuğunu da temizlemek, tekme yiyince gülümsemek, ayakkabılarını da giydirmek demektir. Bir de en  saçma çocuk şarkılarını bile ezberlemektir… 

    “Teyze seni çok seviyorum”u duyduğunda gözyaşlarını tutamamaktır. Dünyada olan her kötü haberde ilk onu ve onun geleceğini düşünmek, ‘ablama/kardeşime enişteye bişey olursa tüm hayatımı ona adarım’ minvalinde felaket senaryoları yazmaktır. İki buçuk litrelik gazoz ağır gelirken söz konusu onu taşımak olduğunda on kaplan gücünde olmaktır. Karşılıksız sevgiyi anlamaktır… Omzuna yaslanmış minik bir kafa, boynuna dolanan minicik iki kolun, minicik ağzından dökülen “gitme!” kelimesiyle dağılmaktır…

    Evet, teyze anne yarısıdır ama yeğen evlattır…

  • KASIM AYI BİR BAŞKADIR…

    KASIM AYI BİR BAŞKADIR…

    Eskiden Kasım ayı geldi mi pastırma yazı günlerinin sıcaklığını yaşama olasılığı yoktu. Ama artık mevsimler mi değişiyor nedir; Kasım ayının ortasına geldik ama hala yazdan kalma günler var. Normalde kış ağır ağır yüzünü gösterir günler kısalır ve sıcaklık eksilere düşerdi. Ama sanırım bu sene pek fazla kış olmayacak ya da geldi mi tam gelecek.

    Kasım  dedik mi Tuval’ in bir şarkısı geliyor aklıma hemen,

    YİNE AYLARDAN KASIM, SANKİ SENDE KALDI BİR YARIM,HER NEFESİM HER ANIM SANADIR CANIM…

    Bu şarkıyı dinlerken aklıma gelen o kadar çok şey varki. Sonbaharı anlatan en güzel aydır Kasım. Bana göre hayatın yenilenişinin mevsimidir. Adeta doğanın ölümü ve yeniden doğuş. Bu yüzdendir ki benim içinde yeni başlangıçların ayıdır Kasım. Tıpkı ağaçların kuru yapraklarını döküp tazelendiği gibi bende kalbimi, ruhumu yaşanan kötü olaylardan arındırıp tertemiz bir sayfa açarak tazelendiririm.

    Benim için hüznü hatırlatır düşen her yaprak… Tıpkı Yıldırım Gürses’ in şarkısında söylediği gibi.

    Düşen bir yaprak görürsen

    Beni hatırla demiştin

    Biliyorsun seni ben

    Sonbaharda sevmiştim

    Her sonbahar gelişinde

    Sarı sarı yapraklarla

    Kuru dallar arasında

    Sen gelirsin aklıma.

    Ve Atilla İlhan’ın dizeleri gibi ,

    Elinin arkasında güneş duruyordu

    Aylardan Kasım üşüyorduk

    Sisler bulvarında akşam çökmüştü

    Omuzlarımıza çoktan çökmüştü

    Kesik birer kol gibi yalnızlık…

    Kasım ayı dediğim gibi beni arındıran bir ay sizler içinde öyle olması dileklerimle.

    Sevgiyle kalın..

  • HAZAN MEVSİMİ EYLÜL

    HAZAN MEVSİMİ EYLÜL

    Tıpkı ömrümüz gibi mevsimlerlede gelip geçiyor … İlkbahar, yaz derken işte sonbahar da geldi, hatta Eylül tıpkı sararan yapraklar gibi rüzgarların peşine takılmış gidiyor bile. Eylül ayı; sarımsıcak, şahane bir ay…

    Sonbahar; bir başka deyişle hazan yani hüzün mevsimi. Kısalan günler, sararan yapraklar, yağan yağmurlar ve esen serin rüzgarlar hangimize hüzün vermez ki? Kimimiz gelip geçen ömrümüze yanarken, kimimiz sevgiliyle geçen güzel yaz günlerinin özlemini duyarız.

    Eylülün ayının ortalarını yaşıyoruz. Bir başka deyişle hazan mevsimi.. Günler kısalmaya başladı, gittikçe daha da kısalacak. Yaz günlerinin o kavurucu sıcakları yerini tatlı bir serinliğe terk ediyor yavaş yavaş. Doğa bir başka bahara kadar vedaya hazırlanıyor; sarının, kızılın her tonu sarıyor evreni, yapraklar rüzgarların peşi sıra koşturup duruyor. Yani eylül hüzünlerin ve ayrılıkların ayı… Bu nedenle de edebiyatçılara, şairlere ilham kaynağı olmuş hep…

    Ünlü şairlerde sonbaharı şu dizelerle anlatmış,

    çiçekli badem ağaçlarını unut, değmez,
    bu bahiste geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.
    ıslak saçlarını güneşte kurut
    olgun meyvelerin baygınlığıyla parıldasın
    nemli, ağır kızıltılar…
    sevgilim, sevgilim,
    mevsim
    sonbahar…

    NAZIM HİKMET RAN

    Dalından kopan yaprakların
    Sararan yanlarına yazdım adını
    Sahte bir gülüşten ibarettin oysa.
    Ve hiç bilmedin ellerimin soğuğunu.
    Eylül’dü……
    Di’li geçmiş bir zamandı yaşadığımız
    Adımlarımızın kısalığı bundandı
    Bundandı gözlerimin durgunluğu.
    Sarı sıcak cümlelerde sözün kadar yalan,
    Ellerin kadar ıssız,
    Sen kadar zamansız molalar veriyordum
    Ve çocuksu bir bencillikti hüznümüz.
    Eylül’dü…..
    İzlerini çizdiği zaman ansızın gidişin,
    Şimdi yoktu bi anlamı suskunluğun.
    Çırılçıplak kalakaldım sessizliğinin orta yerinde.
    Sonra sesime yankı vermeyen uçurumlar kıyısında yürüdüm bir zaman
    En çok sesini aradım.
    Gözlerinse asılı bıraktığın yerdeydiler hâlâ.
    Gözlerini sildi zaman..
    Dedim ya… Eylül’dü.
    Savruluşu bundandı kimsesizliğimizin.

    Cemal Süreya

    “Eylülde aşk, eylülde acı, eylülde yalnızlık zordur,
    Eylülde her şey zordur, ben eylülü onun için severim…”

    Diyen şair gibi eylülde her şey zor ve güzeldir.

    Tüm zorlukları yendiğiniz, mutluluk ve huzur içinde yaşadığınız bir ay olsun. Dopdolu bir dergi hazırladık yine sizler için. Zevkle okumanız dileklerimle..

    Sevgiyle kalın..

  • MUTLU OLMAM İÇİN GÜNEŞİ GÖRMEM GEREK…

    MUTLU OLMAM İÇİN GÜNEŞİ GÖRMEM GEREK…

    Bu ay gerçekten haberlerimiz ve röportajlarımızla dolu bir DENİZLİ LİFE sizleri bekliyor. Ama önce; bizler için hayatını adayan, hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan bizi her zaman “bebeği” olarak gören, başta kendi annem olmak üzere tüm annelerimizin “Anneler Günü”nü kutlayarak yazıma başlamak istiyorum.

    Uzun ve soğuk bir Nisan ayının ardından beklediğimiz yaz geldi nihayet. Her ayın kendine özgü bir güzelliği vardır elbet ama bana sorarsanız benim mutlu olmam için güneşi görmem gerek. İçimizi ısıtan güneşi, çiçeklerle bezenmiş dalları, yemyeşil çimleri süsleyen gelincik ve papatyaları gördükçe mutlu olmamak elde değil.Zaten hayatımızda bizi mutsuz eden bu kadar çok şey varken bizi motive edecek şeylere ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.Çünkü mutlu ve keyifli geçen günümüz bazen aldığımız kötü bir haberle berbat olabiliyor. Özellikle içinde çocuk, kadınve şiddet geçen haberleri aldığımızda bütün neşemiz boğazımıza düğümleniyor. İnsanlığımızdan utanmak bile bu üzüntümüzü geçirmeye yetmiyor. Yaşadığımız toplumun acı gerçeği bu ne yazık ki ve maalesef bu tarz haberleri hemen hergün alıyoruz. Biz de DENİZLİ LİFE DERGİSİ olarak sesimiz yettiğince okuyucularımıza bu konuları aktarmaya gayret gösteriyoruz. Bu sayımızda,özellikle son zamanlarda sıkça karşılaştığımız ve tüylerimizi diken diken eden “çocuk istismarı” konusunu işledik. Bunun dışında yeni sayımızda yer alan diğer konu başlıkları ise kısaca şöyle:

    Denizli Ticaret Odası ve Denizli İhracatçılar Birliği’nden haberler, Türkiye’nin lavanta diyarı “Kuyucak Köyü”, bir dönem hepimizin başına gelen ve anne babaları ciddi şekilde zorlayan ergenlik meselesi. “Ege’nin en büyük kitap fuarı” sloganıyla yola çıkan ve bu yıl 3.sü gerçekleştirilen Denizli Kitap Fuarı. Japonya’da 2019 Türk Kültür yılı. Her sayımızda olduğu gibi bu sayımızda da küçük stil tüyoları, kitap ve sinema önerileri ve iglinizi çekecek, keyifle okuyacağınız daha pek çok konu sizleri bekliyor. Yine bu sayımızda değerli yazarlarımız Uz. Klinik Psikolog Fatma Kurt, Emrah Varol, Cemal Ataman, Didem Saraçel, Psikolojik Danışman Kemal Tuncer, Fatma H. Subaşı, Savaş Ünlü, Dr. Hakan Türkoğlu, Nilüfer Bayrak, Dr. Mimar Halit Coza, Diş Hekimi Hamdi Özdemir, Cenk Çatalok ve Veteriner Hekim Hasan Kılınçbirbirinden keyifli yazılarıyla sizlerle olacak.

    Sevgiyle kalın…