Denizli’nin en seçkin marka mekanlarının başında hiç kuşku yok ki Downtown House geliyor. Şehrimizin gece ve eğlence hayatının önemli adreslerinden olan Downtown House, akşamları dışarı çıkıp nezih bir ortamda hem müzik dinleyip hem de dünya mutfaklarından eşsiz lezzetleri deneyimleyebileceğiniz nadir yerlerden biri. Haftanın her günü hizmet veren mekan, canlı müzik sahnelerinin yanı sıra özellikle gençlerin büyük ilgilisini çeken DJ performanslarıyla da adından söz ettiriyor.Downtown House, yeni yılda da etkileyici atmosferi, birbirinden lezzetli yemekleri, özel şarapları ve sahnesinde ağırladığı birbirinden değerli sanatçılarıyla fark yaratmaya devam edecek gibi görünüyor.
ÇARŞAMBA CUMA CUMARTESİ CANLI MÜZİK
Yaklaşık 4 yıldır hizmet veren mekan,stage (sahne) ve house kısımlarından oluşuyor. 300 kişilik sahne kısmında özellikle öğrenciler haftanın altı günü DJ performanslarıyla eğlencenin zirvesini yaşıyor. Akşam saat 22.00’da kapılarını açan stage’de eğlence gecenin geç saatlerine kadar devam ediyor. Yaklaşık 250 kişilik kapasiteye sahip house kısmında çarşamba ve cuma günleri; stage kısmında ise cumartesi günleri farklı gruplar canlı müzik performanslarıyla müzik severlerle buluşuyor. Downtown House’un sürpriz müzik gruplarını ve sahne etkinliklerini downtownhousetr instagram hesabından da takip etmeniz mümkün.
Bİ’DÜNYA LEZZET DOWNTOWN HOUSE’DA
Downtown’un mutfağı özellikle yemekten ve şaraptan anlayanlar için eşsiz lezzetler sunuyor. Kahvaltı dahil dünyanın dört bir yanından birbirinden farklı lezzetleri menüsünde buluşturmayı başaran Downtown’da adeta yok yok diyebiliriz. Alkollü-alkolsüz içecekler, soğuk-sıcak içecekler, kokteyller başta olmak üzere çok sevilen makarnalar, pizzalar, sandviçler, hamburgerler, çorbalar, antreler, salatalar, ana yemekler ve tatlılar yemek yemeyi sevenler için eşsiz deneyimler sunuyor.
DOWNTOWN HOUSE İLETİŞİM BİLGİLERİ
Rezervasyon Tel: 0 (533) 4997733
Adres: Forum Çamlık AVM, Mehmetçik Mah. Doğan Demircioğlu Cad. No:2, 20170 Pamukkale / DENİZLİ
İnsan ancak kendinden başka kimseye benzemek istemediğine karar verdiğinde özgürleşir… Özgürlük, özgünlüktür… Kendi gibi olabilme cesareti gösterebilen korkusuzların parmak izidir… Dilediğini yapabilmek değil, ne dilediğinin farkında olmaktır. “Başkası ne der?” kaygısıyla yaşamak yerine, başkası için yaşamaktan, vazgeçebilmektir. Kaybetme korkusundan arınmak değil, kaybetme ihtimaline rağmen cesaret göstermektir. Göze almak değil, gözden çıkarabilmektir özgürlük… Ve özgürlük, doğuştan kazanılmış bir haktır. Hiç kimse özgürlük hakkını sonradan öğrendiği korkulara, kaygılara, şüphelere ve değersizliğe feda etmemelidir. Uluslararası çok satanlar listesinde haftalarca bir numara olan, Türkiye’de de yüz binlerce okura ulaşmayı başaran VAZGEÇEBİLMEK ve SEVEBİLMEK kitaplarının yazarı Guy Finley’den özgür olabilme cesareti üzerine korkulara meydan okuyan eşsiz bir manifesto…
Bir Kahraman Gibi Yaşa
Özcan YÜKSEL
Doğan Novus
Sen ey kahraman okur bil ki şu yeryüzünde sonuç yaratan bir kişisin. Yaptıkların ve yapmadıklarınla böylesin. Bunu bilirsen kahraman olduğunu da bilirsin. Yaşadığın dünyayı küçültme. Yolu kısaltmak kendine giden yolu uzaklaştırabilir. Hızlı gitmek kendine giden yolu geciktirebilir. Zaten dışarıda çıktığımız her yol hep kendimize gitmez mi? En iyisi eski Romalılar’ın deyimiyle yavaşça acele et. Olması gereken yavaşlık ve olması gereken hızlılıkta yaşa âşık olmak gibi. Konuşmayı yeni öğrenen bir çocuk gibi gerçeğin etekliğini çekiştir ve sor: Neden? Sormak gücü sarsar. Kahraman koca bir sorunun yanıtını arar gibi çıkar sokağa ve sorar: Neden? Çünkü sormak duvarı yıkar kendi önünü açar. Masal düşünürü gezgin kültür kâşifi macera gazetecisi ve fotoğrafçısı Özcan Yüksek çeyrek yüzyılı aşkın süredir insanı anlamanın peşinde yolda… Kutuplara insan eli değmemiş ormanlara ilk insanın temsili eşitlikçi toplumların diyarlarına yaptığı yolculuklar ve masalların kadim doğası üzerine çalışmalarının ürünü olan bu kitapta bize bir anlamda “kahramanın sonsuz yolculuğu”nu anlatıyor. Aslında her birimizin bu dünyaya “kahraman” olmak için geldiğimizi hatırlatıyor.
Mesih-Tanrı’yı Kıyamete Zorlamak
Mete YARAR-Ceyhun BOZKURT
Destek Yayınları
İster Suriye’ye ve Irak’a yönelik hareketlilik olsun ister Büyük Ortadoğu Projesi ve Trump’ın en son mega projesi dediği yeni Ortadoğu planı… Bunların hepsinin ortak bir noktası vardı: TEOLOJİ. Yani, insanların inandıkları dini değerler ve bu değerler üzerinden çizdikleri politik yol haritası. Kitabı yazdığımız dönemde olmaz dediğimiz her şeyin neredeyse kitap yazılırken hayata geçmiş olması bizi gerçekten endişeye sevk etti. Her satırında, her cümlesinde, hatta her kelimesinde içimizden gelen tek söz “Bu kitap bizi yanıltsın” oldu. Bu kitap size kıyametin kapısının nasıl açılacağını anlatmayı vaat ediyor. “Sizin inandığınız şey fark etmez. Eğer onlar buna inanıyorsa, bu sizi de etkileyecektir.” William Cooper… “Maşiah hâlâ gelmedi. O halde gelişini hızlandırmak için bir şey yapın.” Menachem Mendel Schneerson… “Çocuklarımın ömürlerinin sonuna kadar yaşayacağını zannetmiyorum. Armagedon’da son çatışma olacak ve sonra Tanrı evreni yok edecek.” Jerry Falwell… “Reagan’ın politik kararlarının çoğu İncil kehanetlerinin lafızcı yorumları üzerine bina edilmiştir. Bu durum Reagan’ı, ‘Şayet Tanrı ipotek altındaki bütün dünyayı yakında geri alacaksa, o zaman devlet borçları konusunda tasalanmak için hiçbir sebep yok’ gibi bir düşünceye sevk etmiştir.” James Mills… “Bunu yapmamın sebebi, size baktığımda İsrail’i diriltecek insanları görmemdir ve o ideal hepimizin yüreğindeki kutsal tutkudur: Atalarımızın vatanı, yuvamız İsrail’e dönüş.” Edmond de Rothschild.
Sağlık Ararken Aldatılmak-Neden Sahte Bilimi Satın Alıyoruz?
Taner DAMCI
Doğan Novus
Farkında mısınız? Sağlık ve özellikle de beslenme alanında bir yüzeysellik ve tutarsızlık rüzgârı esiyor. Kavramların bilgilerin oturmuş düzenlerin içini boşaltmaya çalışan bir rüzgâr bu. Çıkarcı ve hatta küstah. Bu rüzgâr sadece dış görünüşe ve algı oluşturmaya dayalı bir düşünce yapısını sürekli olarak bize taşıyor. Yalnızca kabuktan veya bir isimden oluşmuş sağlık mucizesi vaatleri rüzgârla havada uçuşuyor. Son on yılda yaşamınıza kaç tane beslenme trendi girdi? Ya da adlarını duydunuz “Acaba yapsam mı?” diye düşündünüz. Kaç kez gıda katkıları aldınız? Sonra bıraktınız… Bunların sonucunda ne elde ettiniz? Ne kaybettiniz? “Hiçbir şey kaybetmedim. Denedim sadece” diyorsanız bir kez daha düşünmenizi salık veririm. Buna zamanın ruhu diyenler olabilir. Toplumsal bir dönüşüm yani. Toplumsal dönüşümler engellenemez. Ancak bu durum bizim birey olarak rüzgârda sürüklenen yapraklar gibi oradan oraya savrulmamızı da gerektirmez. Kendimizi korumalıyız! Ayakkabıların veya giysilerin modası olabilir ama sağlığın ve beslenmenin olmaz! Olmamalı. Bu kitabın sizi çepeçevre sarmış olan sahte bilim ve işe yaramaz ürünleri mucize diye satan “yılan yağı” satıcılarını fark etmenize yardımcı olmasını dilerim. Ülkemizin en yetkin alanının en önemli hekimlerinden Prof. Dr. Taner Damcı’dan genel geçer sağlık ve beslenme trendlerinin ipliğini pazara çıkaran sahte ve gerçek bilim arasındaki ayrımı ortaya koyan ve adeta bir “takıntı”ya dönüşmüş sağlık meselesinde gerçek bilgiyle kaygılarımızı yatıştıran bir kitap…
Başlangıç Hikayesi-Her Şeyin Büyük Tarihi
David CHRİSTİANA
Doğan Kitap
Tüm insanlık için ortak bir tarih yazılabilir mi? Yeni bir başlangıç hikâyesi oluşturulabilir mi? Dünya tarihi evrenin oluşumundan bugüne; dinlere hükümdarlara milletlere rejimlere ya da savaşlara indirgenmeden anlatılabilir mi? Büyük Tarih; eşiklere başlıca dönüşümlere ve kökenlerimiz hakkında derin sorulara odaklanan gezegenlerin oluşumundan evrime tarımın doğuşundan küreselleşmeye her şeyin tarihini ele alan farklı disiplinlerden beslenen bütüncül bir yaklaşım. Bu ekolün önde gelen isimlerinden David Christian Büyük Patlama’dan günümüze dek süren hatta uzak geleceğe uzanan bir hikâye anlatıyor. Nereden geldiğimizi nerede olduğumuzu ve nereye yol aldığımızı düşündürecek heyecan verici bakış açısıyla Başlangıç Hikâyesi okurları on üç milyar yıl süren müthiş bir serüvene çıkarıyor.
Divina’nı Bileziği-Bir Osmanlı Polisiyesi
Ayfer KAFKAS
İnkılap Kitabevi
Dere kenarında balık tutmak isteyen çocuklar bir kadın cesedi bulur. Ceset suda bulunduğundan tanınmayacak haldedir ancak cesedin kolundaki bileziği gören Kadı, maktuleyi tanıdığını ifade eder. Ceset, Sancakbeyi Alaattin Paşa’nın ikinci hanımı Zinnur’a aittir. Zinnur, Divina isimli bir gayrimüslim iken Müslüman olmuş ve Zinnur ismini almıştır. Eşrefzade İdris Bey’in kendine has iz sürme ve akıl yürütme yöntemleri, bu vakada kadı naibi olarak tayin edilmesini sağlamıştır. Hafiye İdris Bey kolları sıvar, Zinnur’u kimin, ne için öldürmüş olabileceğini araştırmaya başlar. Gerçeği öğrenmek için her yolu deneyen İdris Bey, günah sayıldığı için lafını etmenin bile mümkün olmadığı bir usulü dahi gizlice deneyecek, maktuleye otopsi yapacaktır… Yeni ipuçları çıktıkça vaka daha da karmaşık bir hal almaktadır. Vaziyet basit bir cinayetten ibaret değildir. Araştırdıkça Zinnur’un asıl kimliği ortaya çıkar. Hiçbir şeyden haberi olmayan Sancakbeyi ise dehşet içerisindedir. Şimdi sıra, Zinnur’u ortadan kaldırmak isteyebilecek kudretli adamları bulmaya gelmiştir.
Silsile
Eren AYSAN
Kırmızı Kedi
Anne babası aktif siyasi mücadele içinde yer alan Elâ, hayat çizgisini 12 Eylül darbesinin belirlediği kuşaktandır. Ani bir kararla Ankara’daki hayatını, evini ve ülkesini terk edip çok uzaklara, Amerika’ya gider. Okyanus ötesinde kuracağı yeni dünyaya dair planları vardır. Ancak kocasının ona yollayacağı bir paket her şeyi değiştirir… Elâ paketten çıkan mektupların ve şiirlerin peşinde Amerika’dan Viyana’ya, oradan Mardin’e doğru çıkacağı yolculukta sadece gelecek günlerin değil geçmişin de sürprizlerle dolu olduğunu öğrenecektir. İlk romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü’ne değer görülen Eren Aysan, yeni romanı Silsile’de darbenin savurduğu hayatları anlatıyor. Silsile, saklı gerçeklerin mutlaka ortaya çıkacağına dair sarsıcı bir roman.
Teizm ve Ateizm-Tanrıtanımazlığın Felsefi Boyutları
Aydın TOPALOĞLU
İz Yayıncılık
İnsanın var olduğu her yerde, bir Tanrı inancının ve buna karşıt düşüncelerin ortaya çıkması doğaldır. Tanrı inancı ve bu inanca karşı oluşan tepkiler, insanın neredeyse evrensel bir tecrübesi olmuştur. Birini diğerinden ayırmak veya aralarındaki ilişkiyi doğru saptamamak, konuyu bir bütün halinde görmemek anlamına gelir. Her iki ekolün argümanlarını gözardı ederek yapılacak bir değerlendirme veya varılacak sonuç da eksik kalacaktır. Dolayısıyla insanlık tarihinde teizm ne kadar önemli ise ateizm de aynı derecede önemli bir olgudur. Pek çok insan için Tanrı, topyekün yaşamın ve varlıklar âleminin temel dayanağı olup, düşüncenin zorunlu olarak vardığı sonuç ve aklın kuşku duymayacak derecede kabul ettiği yüce varlıktır. Bazı kişiler içinse, her nasılsa insan zihnine girmiş olan ve bir türlü atılamayan yapay bir idea ve çözülemez bir problemdir. İnanç konusunda sadece teizm veya ateizm değil, birbirinden farklı olan deizm, panteizm ve agnostisizm gibi anlayışlar da kendilerine özgü fikirleriyle düşünce tarihindeki yerlerini almışlardır. Ancak söz konusu ekoller arasında en fazla tartışılan ve gündemde kalan teizm ile ateizmdir. Her ikisi de Tanrı’nın varlığı ile ilgili, olumlu veya olumsuz, açık bir tavır takınmış ve bu tavırlarını doğrulamaya yönelik kanıtlar ileri sürmüşlerdir. Aydın Topaloğlu bu eserinde serinkanlı bir yaklaşımla, çokça tartışılan bu kavramların etrafında, okurun kendine bir perspektif çizmesi için makul bir zemin oluşturuyor…
Bir Osmanlı Subayının Esaret Günlükleri
Hüseyin HAMİT
Yapı Kredi Yayınları
Bir Osmanlı Subayının Esaret Günlükleri, I. Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’nde Ruslarla yapılan muharebelerde esir düşen Mülazım-ı evvel (Üsteğmen) Hüseyin Hamit Efendi’nin esaret günlüklerinden oluşuyor. İki defter halindeki günlükler, kendisinin Sibirya’ya olan esaret yolculuğunu, Nikolsk kampındaki esaret hayatını ve 1918 yılında esaretten kaçıp Türkiye’ye olan yolculuğunu anlatıyor. İlk defter, 14 Mart 1916 – 13 Mart 1917 tarihleri arasında Nargin Adası’ndan başlayıp Sibirya’ya, Nikolsk kasabasına gidişi ve burada yaşadıkları hakkında detaylı bilgiler içeriyor. 12 Nisan 1918 – 19 Şubat 1919 tarihleri arasını kapsayan ikinci defter ise, yaklaşık iki sene esir olarak hayatını sürdüren Hüseyin Hamit Efendi’nin, birkaç arkadaşıyla birlikte Nikolsk’tan kaçarak Türkiye’ye dönüşü hakkında bilgiler veriyor.
Efsanevi Yaratıklar
Alberto MANGUEL
Yapı Kredi Yayınları
Okumanın Tarihi, Geceleyin Kütüphane ve Hayali Yerler Sözlüğü gibi kitaplarıyla tanıdığımız Alberto Manguel, yeni kitabı Efsanevi Yaratıklar’da okurlarını mitolojiden, dinler tarihinden, edebiyattan ve popüler kültürden karakterlerle dolu bir gezintiye çıkarıyor. Bu kişisel koleksiyonda Drakula ile Kırmızı Başlıklı Kız, Şeytan ile Superman, Sinbad ile Kaptan Nemo, Karagöz ve Hacivat ile Quasimodo yan yana geliyor. Ortak insanlık mirasımızın en kıymetli parçalarından birinin, hikâyelerin coğrafyasında ikamet eden onlarca “efsanevi yaratık”ın, can buldukları kitap ve efsanelerden dışarıya taşıp başka kılıklarda yaşamayı nasıl sürdürdüklerini, dünya hakkında her çağda yeni şeyler söylemeyi nasıl başardıklarını Manguel’in kılı kırk yaran, yaratıcı, oyunbaz yorumları ve eğlenceli çizimleri eşliğinde keşfetmek kitapseverler için gerçek bir ayrıcalık. “Bir kitap âşığından, unutamadığı karakterlere kelimeler ve resimler yoluyla bir saygı duruşu.” – New York Times
Denizli Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Dairesi Başkanlığı ekipleri sokağa çıkma kısıtlamasının olduğu Ramazan Bayramı tatili boyunca yoğun bir mesai harcadı. Yılın 365 günü 7/24 nöbet tutan itfaiye ekipleri yaklaşık 4 günde 73 olaya müdahale etti.
26.05.2020
Büyükşehir İtfaiye’den bayram mesaisi
Denizli’nin 19 ilçesi, 622 mahallesinde vatandaşların can ve malını korumak için yılın 365 günü 7/24 nöbet tutan Denizli Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Dairesi Başkanlığı, sokağa çıkma kısıtlamasının olduğu Ramazan Bayramı tatili boyunca da yoğun mesai harcadı. Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Dairesi Başkanlığı ekipleri Kovid-19 tedbirleri kapsamında Denizlililerin evinde kaldığı 4 günlük tatil boyunca İtfaiye Komuta Merkezi’ne gelen 142 ihbarı değerlendirdi. Bu kapsamda 42 yangına müdahale eden ekipler 30 da kurtarma operasyonu gerçekleştirdi. Denizli Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Dairesi Başkanlığı ekipleri ayrıca 1trafik kazası olmak üzere toplamda 73 olayda görev yaptı.
Türkiye’ye örnek teşkilat
Denizli Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Zolan, vatandaşların can ve mal güvenliği için yılın 365 günü nöbet tutan itfaiye ekiplerine teşekkür etti. Büyükşehir İtfaiye’nin Türkiye’nin örnek teşkilatlarından biri olduğunu vurgulayan Başkan Osman Zolan, şunları kaydetti: “Şehrimizin tamamında 500’ün üzerinde çalışanımızla en üst seviyede, vatandaşlarımıza 7/24 hizmet ediyoruz. Güçlü bir ekiple hizmetlerimizi aksatmadan sürdürmeye devam edeceğiz. Ben Ramazan Bayramı tatili boyunca hemşehrilerimizin rahat, huzur ve güveni için fedakarca görev yapan tüm personelimize teşekkür ediyorum.”
Uygarlıklar ülkesi Türkiye… Dünyanın en görkemli anıtlarına ev sahipliği yapmış, güzellikler ülkesi… Anadolu Uygarlıkları’ndan miras kalan anıtlarımızın kimi hala yapıldığı yerde yüzyıllara meydan okuyor. Kimi müzelerde sergileniyor. En acı olanı da, bazıları yurtdışına kaçırılarak yaban ellerde boynu bükük doğduğu topraklara dönmeyi bekliyor. Tıpkı Bergama Zeus Sunağı gibi…
İzmir-Çanakkale yolundan Bergama’ya doğru kıvrılırsanız, bir süre sonra, karşınıza olanca heybetiyle Bergama Akropolü çıkacaktır. Bakırçay Ovasına ve Çandarlı Körfezi’ne hükmeden etkileyici bir görüntü sunarak, yüzyılların ötesinden, Pergamon Krallığı’ndan…
Bergama’nın adı son yıllarda ilginç olaylarla sıkça gündeme geldi. Zeus Sunağı’nı Berlin’den geri getirme kampanyaları, siyanürlü altın çıkarma ve buna karşı yapılan eylemler, Yortanlı Barajı’nın suları altında kalacak olan Allianoi antik kentini kurtarma girişimleri, bunların en başında yer alan olaylar olarak sayılabilir.
Bergama (Pergamon), M.Ö. 263–133 yılları arasında kendi adıyla anılan koca bir krallığa başkentlik yapmış, dünyanın en önemli merkezlerinden biridir. Mısır’da İskenderiye Kütüphanesi’nden sonra ikinci büyük Kütüphane burada kurulmuştur (üçüncüsü de Efes’te Selsus Kütüphanesi). Papirüsden kaynaklanan kâğıt sıkıntısı yüzünden burada (keçi derisinden) üretilen kâğıda; Pergamon’dan esinlenerek Parşömen denilmiştir. Marcus Antonius tarafından, İskenderiye Kütüphanesi’ni yangında kaybeden Kleopatra’ya, gözyaşlarını dindirmek üzere, Bergama Kütüphane’sinin, armağan edildiği bilinen bir öyküdür.
Sağlık Tanrısı Asklepios’un kurduğu ve ölümsüzlüğü öğrettiği sağlık merkezi Asklepeion burada bulunuyor. Bergama, dik ve yüksek bir tepenin akropol (yukarı şehir) olarak mükemmel bir planlamayla düzenlenerek, mimari yapıların araziyle uyumlu bir halde kullanıldığı ender şehircilik örneklerindendir. Miletli Hippodamos’un işlevsel şehircilik anlayışına karşı, estetik kentleşme anlayışının en iyi uygulandığı yerdir. Helenistik Dönemin en dik tiyatrosu burada yapılmıştır. İşte gördüğünüz gibi Bergama’nın özellikleri ve güzellikleri saymakla bitmez. Bu yazıda yalnızca Zeus Sunağı anlatılacağı için diğer ayrıntılar bir başka yazının konusu olsun.
Bergama (Pergamon), tarih öncesinden başlayarak Anadolu Uygarlıkları’nın tüm aşamalarına tanıklık etmiş önemli bir yerleşim yeridir. Tarih öncesinin taş baltaları, Tunç Çağı’nın vazoları… En eski halklardan Luviler ve Mysialılar… Hititler, Frigler ve Lidyalılar… İzmirli Homeros’un Bergamalı nişanlısını görmek için yayan yollara düştüğü günler… Persler ve sonra Büyük İskenderli yıllar… İskender’in ölümünden sonra generalleri arasında paylaşılan mirastan payına Trakya ve Batı Anadolu düşen Lysimakhos dönemi… O’nun Bergama Kalesi’ne komutan atadığı Philetairos’la başlayan yaklaşık 150 yıl süren Pergamon Krallığı dönemi. Daha sonra sırasıyla Roma, Bizans, Selçuklu, Karasioğulları ve Osmanlı Dönemi’nden günümüze kadar süzülüp gelen, uzunca bir tarihsel süreç…
Lysimakhos, hazinesini çok güvendiği Pergamon şehrine ve yöneticilerine teslim ederek seferlere çıkardı. Ne yazık ki Lysimakhos son seferinde ölür ve tüm hazine Pergamonlılara kalır. Bu hazinenin şehrin imarına çok büyük katkısı olduğu söylenir.
Pergamon Helenistik Dönem’in başlarında; önce Lysimakhos ardından Seleukoslar adına şehri yöneten yerel hükümdar Philetarios’un (ölümü M.Ö. 263) kontrolünde kalmış bir kale şehir görünümündeydi. I. Eumenes döneminde (M.Ö. 263–241) tam anlamıyla olmasa da kent bağımsızlığını kazanmaya başlamıştır. Ancak I. Attalos’un (M.Ö. 241–197) Galatları yenmesi ile hanedanlık gerçek bir güce kavuşmuş ve I. Attalos kral payesini alan ilk yönetici olmuştur.
Yeni ortaya çıkan bu genç ve iddialı krallık kendini kanıtlamak için Atina ve İskenderiye ile rekabete başlamıştır. II. Eumenes (M.Ö. 197–159) ve II. Attalos (M.Ö. 159- 139) kültüre, sanata ve bilime büyük paralar harcamışlardır. Heykel yapımına ve kitap yazdırmaya özel bir önem vermişlerdir. Delphoi’deki bilicilik merkezine eğitim için burslu öğrenciler göndermişlerdir. Romalılarla kurulan iyi ilişkiler sonucunda Anadolu’nun büyük bir bölümünün yönetimi Pergamon Krallığı’na verilmiştir.
Son Kral III. Attalos (M.Ö. 139–133) ardında bir mirasçı bırakmadan 133’te ölünce, vasiyetine uyularak Pergamon Krallığı Roma’ya devredilmiştir… Ve böylece Pergamon Krallığı sona ermiştir.
Bunca yaşanmışlıklara tanıklık eden yaşlı Pergamon Akrapolü’ne çıkıyoruz… Tarihin belleği olan yerleri ve eserleri gezmeye, görmeye çıkıyoruz hazır olun!
Aslında antik kenti gezme planı üç bölüme ayırmalıdır; Önce Bergama Müzesi gezilmeli, sonra yukarıya Akropol’e çıkılmalıdır. Dönüşte şehir içinde kalan Kızıl Avlu görülmeli… Ve ardından Dikili çıkışına göre sağda kalan Asklepeion kalıntıları gezilmelidir.
Bergama Akropolü son derece dik bir tepe üzerinde kurulmuştur. Buraya döne döne tırmanan bir yoldan çıkılır. Akropol denilen şehir yerleşiminde kamusal yapılar iç içe kendine özgü bir planlamayla yerleştirilmiştir. İlk çağlardan bu yana iskân yeri olan tepenin en üstünde kraliyet sarayları, sarnıçlar ve cephanelikler yer almaktadır. Aşağı teraslarda TraianusTapınağı, kütüphane ve Athena Tapınağı bulunmaktadır. Bergama’ya doğru bakan alt terasa Zeus Sunağı özenle yerleştirilmiştir. Yan taraftaki Yamaçta tiyatro, alt kesimde ise Gymnasion ve DionysosTapınağı yer almaktadır.
Akropol’ün en görkemli anıtı Zeus (Altarı) Sunağı’dır. Pergamon Kralı II. Eumenes tarafından (M.Ö. 197–159) Galatlara karşı kazanılan zaferin anısına yaptırılmıştır. Sunağın kabartmaları Hellenistik Dönem heykeltıraşlığının başyapıtları arasında sayılmaktadır.
Bir zamanlar Zeus Sunağı, Athena Tapınağı’nın altındaki terasın tam ortasında yükseliyordu… Sunağın dört bir yanı açıktı ve her yerden, hatta uzaklardan çok uzaklardan bile görülebiliyordu…
Bugün Akropol’de yalnız temelleri görülebilen Sunağın tüm mimari parçaları ve kabartmaları Berlin Müzesi’nde aslına yakın bir şekilde tamamlanarak neredeyse yüz yirmi yıldan bu yana sergilenmektedir. Böyle görkemli bir anıta sahip olmanın heyecanıyla, Almanlar o tarihten sonra müzenin adını bile Pergamon Müzesi olarak değiştirmişlerdir.
Zeus Sunağı’nın Berlin’de ne aradığı, yurtdışına nasıl çıkarıldığı ayrı bir tartışma konusu.
Berlin’de Pergamon Müzesi’ne girer girmez ana salonda karşınıza çıkar Sunak…
Tanrılarla Devlerin savaşının anlatıldığı, Gigantlar Sahnesi; Bergamalılar ile ezeli düşmanları Galatlar arasındaki savaşları simgelemektedir. Yıllar önce yapılmış yontular sanki canlıymış gibi gelir izleyicisine… Heykellerin mermerleri bildik bir coğrafyadan; mermere adını veren Marmara Adası’ndan getirilmiştir.
Pergamon’da 1871 yılında yol yapımında görevli genç bir mühendis olan Alman Carl Humann’a, tepedeki kalıntılar arasında çok büyük miktarda taş bulunduğu ve bunların zaten kireç yapımında kullanıldığı söylendiğinde kulaklarına inanamamıştır… Bu taşları Humann’a anlatanlar, heykellerin patetik yüz ifadelerinden (abartılı duyguların yüze yansımasından) o kadar etkilenmiş olmalıdırlar ki; heykel parçalarını “insan suretli taşlar geceleri inim inleyip ağlaşıyorlar” diye tarif etmişlerdir. Arkeoloji meraklısı Carl Humann hemen olayın ne olduğu fark ederek işe başlamıştır. Yol yapımı için duyulan taş ihtiyacı Humann’ın arkeolojik çalışmalar yapmasına yol açmıştır. O tarihten sonra Zeus Sunağı ve Athena Tapınağı giriş kapısı gibi birçok güzel eser ortaya çıkarılarak Almanya’ya götürülmüştür.
Zeus Sunağı’nın bölümleri numaralandırılıp özenle sökülerek, 1886 yılına kadar aralıklarla parça parça Berlin’e taşınmıştır. Taşınma işlemleri sırasında aylarca yıllarca katırlarla, develerle Akropol’den aşağıya indirilmiş, oradan mandaların çektiği kağnılarla Çandarlı Limanı’na götürülmüş, Daha büyük gemilere yüklenmek üzere İzmir Limanı’na taşınmış ve Sonra da Kuzey Denizi’ndeki Limanlara indirilerek demiryoluyla Berlin’e götürülmüştür. Bu yolculuk serüveni yaklaşık on yılı bulmuştur. Sunağın sergilenebilmesi için Berlin Müzesi’nin salonu yeniden düzenlenerek; tavanı yüksek ve camdan bir örtüyle kaplanmıştır.
İkinci Dünya Savaşı’nda müzenin bombardımanlarla yıkılabileceği ihtimaline karşı sökülüp, sığınağa taşındığı ve savaşın bitmesinden sonra da tekrar yerine monte edildiği anlatılır.
Sunak merdivenli bir podyum ve onun üzerine dizilmiş portikli sütun sıralarıyla inşa edilmiş anıtsal bir yapıdır. Merdivenlerden çıkılınca portiklerden geçilerek kapalı bir avluya varılır. Asıl kurbanların kesildiği altar (sunak) da bu kapalı avlunun içinde yer almaktadır. Podyumun dış kısımları Olymposlu Tanrılarla yeraltının Devleri Gigantların savaşını anlatan kabartma sahneleriyle bezenmiştir. Altarlı avlunun iç kısmında ise Attalos hanedanının efsanevi kurucusu Telephos’un hayatını anlatan daha küçük bir friz (kabartma kuşağı) yer almaktadır.
Sunaktaki mimari dekorun ve heykeltıraşlık işlerinin tamamen bitirilemediği anlaşılmaktadır.
Galatları yenen Bergama Kralı II. Eumenes’in zafer sevinciyle Pergamonlu usta heykeltıraşlara yaptırıp Zeus ve Athena’ya adadığı sunak’ta alegorik ve simgesel anlatımlarla betimlenmiş öyküler işlenmiştir.
Tanrıların Devlerle (Gigantlar) savaşı erken dönem Ege Uygarlıklarında çok sevilen bir konu olmuştur. Devler toprak ana Gaia’nın çocuklarıdır. Bunlar tanrıların egemenliğini yok etmeye çalışan, biçimsiz, canavara benzer yaratıkların en eskileridirler. Öte yandan Olymposlu Tanrılar tamamıyla insan şeklinde bilge ve soylu yaratıklar olarak betimlenmişlerdir. Zaferi, ancak bir ölümlünün yardımı ile kazanacaklarını öğrenen tanrılar, Herakles’i yanlarına alarak savaşı kazanmışlardır. İşte bu mitolojik öykü aynı zamanda kazanmanın, zaferin alegorisidir. Galatları yenen Bergamalıların zaferinin simgesel anlatımıdır. Bu anıt da tanrılara, özellikle Zeus’a ve Athena’ya şükran sunusudur.
Gigantlarla savaş sahnesindeki hareketlilik ve duyguların yüze yansıması o kadar etkileyicidir ki, sanki acılı yalvarışları, çığlıkları, öfkeli haykırışları duyar gibi olursunuz… Bu, “Pergamon Baroğunun” en çarpıcı özelliğidir.
Buna karşın Telephos kabartma kuşağındaki sakinliği ilk görüşte hissedersiniz. Diğer krallıklar gibi Bergamalılarda kahraman atalara ihtiyaç duymuşlardır. Telephos buna çok güzel bir örnektir. Güzel prenses Auge, Herakles tarafından baştan çıkarılmış ve bunun sonucunda da Telephos doğmuştur. Günahkâr oldukları düşüncesiyle Telephos doğar doğmaz kendi başına dışarıya, Annesi Auge de küçük bir gemiyle denize bırakılmıştır. Mysia’ya (Bergama’nında içinde bulunduğu bölgeye) gelen Auge oranın kralı Teuthras tarafından himaye edilmiştir. Bu arada dağlardaki Telephos dişi bir geyik tarafından beslenerek büyütülmüştür. Babası Herakles çok zaman sonra onu bularak yanına almıştır. Telephos, annesini bulmaya geldiği Mysia’da; Amazon kraliçesi Hiera ile evlenerek oranın kralı olmuştur. Telephos, Troya Savaşları’na katılmış ve Akhilleus tarafından yaralanmıştır. Akhilleus’un mızrağından yaralandığı için tekrar onun mızrağının pasıyla iyileşmiştir… Bu öykülerin işlendiği kabartmalarda resim sanatının da etkisiyle, yenilik olarak yer ve zaman kavramlarına, doğa betimlemelerine yer verilmiştir.
Ha bu ara unutmadan söyleyelim… Hierapolis’in (Pamukkale) adının da İşte bu Hiera’dan gelme olduğu anlatılır. Carl Humann ve ekibi 1887 yılında Pamukkale’ye de gelmişlerdir. Bu geziyi ölümsüzleştirmek için bugün müze olan hamamın duvarlarına adlarını ve gezinin tarihini kazımışlardır. “Uygar Batının” sanat ve bilim aşkı!… İnsana neler yaptırmıyor ki! Arkeolog olmadıkları halde az gelişmiş ülkelerden eski eser kaçırmayı bilim adamlığı sayan zavallı insancıklar… Heinrich Schliemann da Troya’da aynı şeyi yapmadı mı?
Zeus Sunağı’nı Almanya’ya götüren Akropol’deki kazıların öncüsü Carl Humann’ın mezarı, kendi vasiyeti üzerine Akropol’de bulunmaktadır. Carl Humann götürdüklerinin karşılığında bizimle ödeşmek istiyor sanki… Zeus Sunağı Berlin’de, Carl Humann Bergama topraklarında, Akropol agorasında granit bir lahit içinde küçük bir çam ağacının gölgesinde yatıyor. Hellenistik Dönemin en görkemli yapısından bugün geriye ne kalmış ki… Temellerinden çıkmış fıstık çamlarından başka…
Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarında, tarihi eserlerimiz çeşitli ülkelerden gelen “araştırmacılar!” tarafından yağmalanmaya başlamıştır. İrili ufaklı binlerce tarihi eserin yanı sıra Bergama Zeus Sunağı gibi dev yapılarda, bazı Osmanlı padişahlarının desteği ile yurtdışına çıkarılmıştır. Günümüzde tarihsel miras bilincinin biraz olsun artması ile bu eserlerin ilgili ülkelerden iadesi tartışmaları başlamıştır. Bunun uzunca bir süreç olacağı malumdur, en azından bu süre içinde dışarıdaki eserlerin kopyaları, orijinal yerlerine konarak yeniden canlandırılabilir.
Vakti zamanında, Çanakkale ve İzmir çevresinde eski eser yağmacılığı o kadar ayyuka çıkmıştır ki, Assos’tan (Behramkale’den) ve tabiî ki yakınında bulunan Pergamon’dan özellikle yabancılar çok sayıda eski eser kaçırmaktadırlar. Bunlardan rahatsız olan duyarlı yurttaşın birisi zamanın padişahına şikâyet dilekçesi gönderir: “Memleketimizde bulunan asarı atikalarımız (eski eserlerimiz) talan edilmektedir, yağmalanmaktadır…” diye.
Padişah da, buna cevaben bir ferman yayınlar: “Tebaamdaki kullarıma fermanımdır!.. Memlekette taş çoktur. Endişeye mahal yoktur. Asarı atikalarımızdan taş götürmek isteyen ecnebilere (yabancılara) yardımcı oluna…” diye…
14 Şubat Sevgililer, diğer bir deyişle “Aşıklar” Günü, yine geldi çattı. Takvimler 14 Şubat’ı gösteriyor. Yılın bu zamanı ve özellikle öncesi, sayısız sohbetin, “geyiğin” konusunu teşkil ediyor. Kapitalizmden girip “bunun bir aldatmaca olduğunu iddia ederek” hafif kıskançlık krizleriyle bu haftayı atlatmaya bakacağız yine. Kısacası 14 Şubat’ta sevgilimizin olması bir dert, olmaması daha büyük bir dert. Daha haftalar öncesinden, her türlü iletişim kanalından pompalanan hava da bizlere hiç yardımcı olmayacak malumunuz. Sevgilisi olanlara kolaylık sağlamayı amaçlayan reklamlar, işleri iyice Arap saçına çevirecek.
Sevgiliye alınan hediye bir anda sevgimizin büyüklüğünü ispat için ortaya koyduğumuz en büyük delil haline dönüşecek. Sevgimizin ispatı, alınan hediyenin büyüklüğü, kalitesi ve en önemlisi etiketiyle doğru orantılı olacak. Etiketteki rakamlar ne kadar yüksekse sevgimizde o kadar büyük demektir. Düz mantık bunu gerektirir. Hediye arama, bulma ve seçme sürecinde bir yanda çıtayı uzaya çıkartanlar, diğer yanda farklı ve benzersiz olacağım diyerek sınırları zorlayanlar ölümüne kapışacak ve bunlar her türlü sosyal medya hesabından hunharca paylaşılacak…
Bir de bütçesi sınırlı olanlar var ki onların durumu içler acısı… (13 Şubat’ta bir bahaneyle sevgiliden ayrılıp 15 Şubat’ta tekrar barışmayı düşünenler bile olacak.) Sevgilisi olanların, özellikle erkeklerin, hediye dünyasında kaybolmadan doğru hediyeyi bulabilmek için master yapmış olmaları geriyor ki; “Sevgililer Günü”nü kazasız belasız atlatabilsinler. Çünkü erkekler için durum çok daha karmaşık ve zorlayıcı. Çünkü biz kadınlar onlara göre daha karmaşık canlılarız. Basit düşünüp basit kararlar veremiyoruz. Bu durum onların işini oldukça zorlaştırıyor. Diğer bir zorlayıcı nokta ise kadınlar için üretilen hediye seçeneklerinin oldukça fazla olması. Basit düşünmeye programlanmış erkek beyni bu kadar seçenek arasında kalınca error vermesi kaçınılmaz oluyor. Sevgiliye alınacak yanlış bir hediye, “Allah muhafaza”, bir sonraki sevgililer gününe kadar, hatta ömrün sonuna kadar başa kakılabilir. Durum o kadar ciddi yani.
HEDİYE BAHANE AŞK ŞAHANE
Sevgili, yar, canan, dost, aziz, habib, maşuk, yaren, yavuklu ve daha niceleri…
Hepsi sevileni yani sevgiliyi tasvir etmek için kullanılan kelimeler. Duygu tek ama onu anlatma çabası sonsuz, sınırsız. Aşk ya da sevgi bitmeyen bir kaynak. Binlerce yıllık insanlık tarihinde bıkmadan usanmadan anlatılmaya çalışılan his. Şiirler, romanlar, efsaneler, savaşlar daha neler neler? Aşkı anlatabilmek için bütün lügatlardaki binlerce kelimeyi hoyratça israf ediyoruz fakat aşkı yaşamayı becerebiliyor muyuz? Cevap tartışılabilir fakat ezici bir çoğunlukla cevap bellidir aslında: Kesinlikle HAYIR! Çünkü aşkın taraflarının büyük bir çoğunluğu, kendilerini bir anda, en kanlısından meydan muharebelerinin içinde buluverir. Aşk eşittir: bir mücadele, bir alt etme, bir ele geçirme çabası. Sanki sevdiğin değil de alt etmen, yenmen gereken bir rakibin ya da düşmanınmış gibi algıladığın sevgilin! Ne kadar hazin? Oysa sevgi kadar insana iyi gelen bir ilaç daha bulamadı modern tıp. Sevgi, insanı iyileştirir, güzelleştirir, tortularından arındırır ve berraklaştırır.
NASIL GÖZ GÖREMEZSE KENDİNİ, KİŞİ DE KENDİNİ SEVEMEZ!
Aşk ya da sevgi konusunda değişmeyecek tek bir gerçek var: Sevgi, karşındaki kişiyle anlamını bulur. Modern dünyanın ben merkezci, egoist benlik algılarında sevgilinin yeri yoktur oysa. Önce ben gelir, ardından sen. Ama işin aslı hiç de öyle değildir ve dikkatli gözler ya da hassas ruhlar, durumun tam tersi bir gerçeklik içerdiğini bilirler. Zira, nasıl göz kendini göremezse, kişi de kendini sevemez. Uzun lafın kısası; sevilebilmek için ikinci bir kişinin varlığına ve onun sevgisine ihtiyaç duyarız. Günümüzün modern hayatında, her türlü iletişim kanalından sürekli pompalanan ben merkezci yaklaşımlar, bireyleri şımarık bir egoya hapsediyor. Bu yaklaşımlar, sürekli kendini önceleyen, mutlu olmak için deli gibi çırpınan ama özünde mutsuz, umutsuz, yılgın bireyler yaratmaktan başka bir işe yaramıyor. Oysa aşk, ya da sevgi denilen şey iki kişilik bir eylem ve sürekli kişilerin eylemlerinden beslenen canlı bir ilişki biçimidir. “Kişi değerini bilenin yanında kıymetlidir” sözü bu gerçeği yalın bir şekilde ortaya koyar. Varlığımız, başka kişilerin varlığına ve onlarla geliştirdiğimiz ilişki şekillerine bağlıdır ve anlam kazanır. Aşkın zamanı ya da bir takvimi yoktur elbette fakat günlük telaşlarımız içinde unuttuğumuz ya da ihmal ettiğimiz sevgilimizin varlığına, yılda bir kez bile olsa, şükrederek teşekkür etmek neden kötü olsun ki? 14 Şubat Sevgililer Günü’nü, ipin ucunu kaçırmadan, dozunu aşmadan ve en önemlisi de sevginin özünü yitirmeden geçirenlere ne mutlu!
SEVGİLİLER YA DA AZİZ VALENTINE GÜNÜ
Sevgililer Günü, her yılın 14 Şubat’ında birçok ülkede kutlanan özel gündür. Kökeni, Roma Katolik Kilisesi’nin inanışına dayanan bu gün, Valentine ismindeki bir din adamının adına ilan edilen bir bayram günü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple bazı toplumlarda “Aziz Valentin Günü” olarak bilinir. Valentine kelimesi, Batı medeniyetlerinde hoşlanılan kişi veya sevgili anlamlarında da kullanılır. Hikaye ise şöyle: İmparator 2. Claudius, Roma’yı kendi katı kuralları ile zalimce yöneten bir hükümdardı. Onun için en büyük problem ordusunda savaşacak asker bulamamaktı. Ona göre bu durumun tek sebebi Romalı erkeklerin aşklarını ve ailelerini bırakmak istememeleriydi. İşte bu yüzden Roma’daki tüm nişan ve evlilikleri yasakladı. Aziz Valentine, Claudius’un hükümdarlığı zamanında Roma’da yaşayan bir papazdı. Kendisi gibi papaz olan Aziz Marius ile birlikte Claudius’un yasağına rağmen çiftleri gizlice evlendirmeye devam etti. Ancak imparator bu durumu bir süre sonra öğrendi. Aziz Valentine, insanları evlendirmeye devam ettiği için tutuklandı ve yaptıklarının cezası olarak dövülerek öldürüldü. Milattan sonra 270 yılının 14 Şubat’ında Hıristiyan şehitliğine gömüldü.
SEVGİLİLER GÜNÜ’NÜN İLK KARTI
Yıllar geçtikçe yavaş yavaş 14 Şubat, sevgililerin, aşıkların birbirlerine aşk mesajları yolladığı bir gün haline geldi. Bununla paralel Aziz Valentine de bütün sevenlerin koruyucu azizi haline gelip böyle anılmaya başlandı. Sevgililer Günü, 1800 yıllardan sonra Amerika’da Esther Howland’ın ilk Sevgililer Günü kartını yollamasından sonra daha çok sayıda insanın kutladığı toplumsal bir olay haline geldi. Bunun doğal sonucu olarak olayın ticari yönü de ön plana çıkmaya başladı. Neredeyse herkes, her yıl 14 Şubat’ta, sevgilisine ya da eşine bu günün ruhu ile bütünleşen, sevgisini anlatan hediyeler veriyor.
Bu sayıda diş eksikliklerinde, hasarlı dişlerde yada sadece estetik için kullanılansabit protezlerin malzemelerinden -alt yapılarından- bahsetmeye çalışacağım. Çok teknik gibi gelebilir ama aslında değil, bu malzemelerin isimlerini internetten, ziyaret ettiğimiz hekimlerden yada en önemli referans kaynağımız olan komşularımızdan zaten duymuşuzdur. Bu malzemelerin neredeyse tamamı kalıcı geri dönüşü olmayan tedavilerde kullanılmaktadır.
Evet efendim nedir bunlar, “kaplama-kuron-” “köprü” dediğimiz sabit protezlerin yapı malzemeleridir. Metal destekli porselen, zirkon destekli porselen , full zirkon –monolitik- , full porselen kronlar, porselen lamina –yaprak-, kompositlamina –bonding-. Bunlar nedir aralarındaki farklar nedir bunlara bir göz atacağız.
Porselen Kron Nedir?
Çeşitli sebeplerle aşırı madde kaybına uğramış dişlerin korunması içinyada estetik gerekçe ile dişlerin kesilip üzerlerinin diş şeklindeki materyaller ile kaplanması işlemidir. Bu işlem-madde kaybı olmuş- dişe zarar vermez, aksine dişin ömrünü uzatır. Estetik nedenlerle de dişler kuronlanabilir ancak bu tamamen hastanın istediği doğrultusundadır.
Klasik porselen kuronların alt yapısı metaldir ( krom kobalt nikel, altın, titanyum, zirkonyum vb) En yaygın kullanılan hali krom kobalt nikel halidir ki hepimizin bildiği koyu renk bir metaldir. Kullanım nedeni kolaylığı ve elbette diğerleriyle kıyaslanamayacak fiyat avantajıdır. Ne yazık ki doku dostu olan ve bir dönem çok umut bağlanan titanyumun porselenle bağlantısı bizim umudumuz kadar güçlü değildi ve titanyum alt yapılı porselen kronlar pek yapılmaz oldu. Altın alt yapı, aslında müthiş doku dostu ve estetiktir ama o da pahalı bir malzemedir, yurt dışında standart uygulamada kullanılmaktadır. Bir de yeni dönemim vazgeçilmez starı zirkonyum vardır ki hem dokuyla uyumlu ve hem de “renk seçeneği” olan bir metaldir.
Hemen not düşelim bu bahsettiğimiz metaller sadece alt yapıdır ve üzeri porselenle kaplanır, kullanılan metal türünden bağımsız hekiminizin yaptığı ara prova dışında bir daha göremezsiniz.
Biraz starımız Zirkonyumdan bahsedelim, hakkında ne demişler bakalım :
“Estetik ve sağlamlığı bir arada sunması, diş eti uyumunun yüksek olması gibi istediğimiz tüm özellikleri bir arada sağlayan alt yapılarda metal yerine beyaz bir alaşım olan zirkonyum un kullanımı gün geçtikçe artmaktadır. Zirkonyum esaslı porselenler ön dişlerde estetik ve doğal görünümü sağlarken diğer taraftan da arka dişlerde kullanılabilecek dirençli olmaları nedeniyle günümüzde daha çok tercih edilmekte ve diş hekimleri tarafından güvenle kullanılmaktadır. Zirkonyum destekli sistemler metal destekli kaplamalarda yaşanan sorunları ortadan kaldırıp hasta ağzında doğal ve estetik görünüm yaratarak kişilerin yaşam kalitesini arttırmaktadır.
Kaplamalarda metal yerini alan (ille de değil) bu yeni materyal yüksek mekanik direncinin birlikte diş ve diş etlerindeki biyolojik uyumluluğu ve kırılmaya karşı gösterdiği yüksek direnci ile diğer dental materyaller arasından dikkat çekmeyi başarmıştır. Göz dolduran bu yeni materyal yüksek biyo uyumu sayesinde sıkça yaşanan diş eti problemleri ve alerjik reaksiyonlara sebebiyet vermez (elbette iyi ağız ve diş bakımı yapılırsa). Zirkonyum’un bir diğer önemli özelliği ise ışık geçirmedeki başarısıdır.”
Peki aradaki fark nedir?
Her iki malzeme için kesilmesi gereken diş miktarı hemen hemen aynıdır. Metal destekli kuronların alt yapısı gri metalden olur ve direnci zirkonyuma göre daha fazladır. Estetik olarak ince dişeti yapısı olan hastalarda gri bir yansıma yapabilir. Zirkonyum destekli kuronların alt yapısı ise zirkonyum olarak adlandırılan beyaz bir malzemeden yapılmıştır. Bu nedenle diş eti altında gri yansıma oluşturmaz. Her iki malzemenin de üst yapısı porselen ile kaplanır.
Metal kron uygulanan dişlerde uzun dönemde diş eti çekilmesine bağlı diş etinden renk yansıması gibi sorunlar oluşabilir. Zirkonyum kaplama, diş etiyle yüksek uyum sağlar ve uzun yıllar kullanılabilir.
Metal destekli porselen kaplama, zirkonyum kaplamaya göre daha az maliyetlidir.
Metal destekli porselenler ile daha uzun köprüler yapılabilir.
İyi yapılmış kaplamalarla uzun ömürlü sonuçlar elde edilir. Zirkonyum kaplama kesinlikle daha uzun ömürlüdür demek doğru değildir fakat diş eti ve ağız sağlığı için çok daha uygundur.
İmplant üstü all on four gibi tam çene protezlerde metal altyapı tercih edilebilir
Monolitik Zirkonyum Kuron Nedir?
Monolitik zirkonyum bir çeşit monoblok (yekpare) zirkonyumdur. Bu zirkonyum üzerine porselen konmadan ama sanki porselen varmışçasına renklendirilip, makyajlanıp son derece doğal ve estetik görünümlü çok yüksek kırılma dayanımı olan yeni nesil zirkonyum kuronlardır.
Uzun köprüler, bruksist (diş sıkan) hastalar ve dikey boyut (dişleri aşınmış) sorunu olan hastalar için müthiş bir çözüm olmaktadır. Özel patentli üretim sistemi sayesinde, diğer zirkonyum ürünlere göre transparanlığı ve estetik görünümü çok daha iyi olan ve dayanıklılığı da çok daha yüksek olan bir materyaldir. Çok daha az madde kaybıyla, çok daha sağlam restorasyonlar yapılabilir. Yapılan bilimsel çalışmalarda 0.5 mm kalınlığa sahip monolitikzirkonyanın bile ağız içi maksimum ısırma kuvvetlerine karşı yeterli dirence sahip olduğu bildirilmiştir. Monolitik zirkonyum ile yapılan kuron ve köprüler, metal veya zirkonyum alt yapı veya porselen içermediğinden birçok tedavi basamağını ortadan kaldırır.
Bir kaç günde bir yapılan provalara gerek kalmaz. Monolitik zirkonyum ile yapılan kuron ve köprüler, metal alt yapılı veya zirkonyum alt yapılı kuron ve köprülere göre çok daha estetik bir görüntüye sahiptir ve kırılmaya karşı çok daha dayanıklıdır. Bu özellikleriyle metal altyapılı ve zirkonyum altyapılı kuron ve köprülere göre çok daha büyük avantajları olan bir alternatiftir.
Tam Seramik Kuron Nedir?
Tam porselen, tam seramik, full porselen, empress, emax gibi adlar aynı şeyi temsil etmektedir. Estetik diş hekimliği uygulamaları arasında laminavener, zirkonyum uygulamaları ile birlikte en çok tercih edilen tedavi seçeneğidir.
Bu kaplamalar isimlerinde de belirtildiği gibi tek cins malzeme yani tamamen porselenden üretilir. Monolitik zirkonyum için bahsettiğimiz gibi bir altyapı tabakası yoktur. Temeli yüksek basınç ile sıkıştırılarak güçlendirilen, kristal yapılı seramik çekirdektir. Üzerine yine cam seramik yığılması ile renk geçişleri ve estetik tamamlanır.
Maksimum ışık geçirgenliği ve tamamen kristalize yapısı ile doğal dişe en yakın sonuçlar elde edilen kaplamalardır. Ön bölge tek diş restorasyonları gibi renk uyumu kritik, estetik kaygı ve beklenti yüksek olan durumlarda en doğal diş kaplaması olarak tercih edilir. Transparanlık düzeyi, katman renkleri detaylı olarak seçilebilir. Eksik dişlerin olduğu durumda yeterli direnç sağlamayacakları için tercih edilmezler. Büyük azılar bölgesinde tercih edilip edilmemesi; kişinin çene ilişkisine, alışkanlıklarına ve çiğneme analizine göre değerlendirilir. Hekim ve teknisyen açısından maliyeti ve işlemin gerektirdiği hassasiyet arttığı için diğerlerine göre full porselen kaplamaların fiyatları daha yüksektir.
Diş şekil bozukluklarında, zamanla oluşan aşınmalı dişlerde
Beyazlatma ile sonuç alınamayan koyu renkli dişlerde
Gelişimsel şekil ve renk bozukluklarında
Yaprak porselen(LaminateVeneer) için yeterli bağlanma yüzeyi olmayan, çok restorasyonu olan dişlerde
Peki hangi durumlarda yapılması önerilmez?
Diş eksikliği varsa boşluğun doldurulması, köprü yapılması için uygulanmaz
Yüksek okluzal yük alan azı dişlerinde, diş sıkma olan kişilerde uygulanmaz
Metal post veya pin destekli restorasyonu olan dişlere uygulanmaz
İmplant üstü kaplamalarda kullanılması için abutment’in özel işlemlerden geçirilmeli, direk abutment üzerine yapılması gibi ihtimaller, seramik kaplamanın kırılmasına neden olur. Bu durumlarda çiğneme kuvvetlerine daha dayanıklı Zirkonyum kronlar tercih edilmeli.
Masraflı, kullanım alanı kısıtlı da olsa neden kullanılmalı?
Mükemmel bir renk uyumu vardır
Tek diş restorasyon yapacaksak en çok tercih ettiğimiz yöntemdir.
Üç seviye transparanlık seçeneği vardır. Alttaki dişin rengini yansıtmak isteyebilir ya da maskeleyebiliriz. Seçimler tamamen özgür ve estetiktir.
Dişlerden aşındırma miktarı LaminateVeneer(Yaprak Porselen)’e göre fazla fakat zirkonyum kaplamalara göre azdır.
Diğer kaplama çeşitlerine göre daha derinlemesine yapışır dişe daha iyi tutunur.
Cam kristallerinden dolayı daha parlak ve pürüzsüzdür
Dişeti sağlığına, ağız sağlına olumsuz bir etki yapmaz.
Yüz yapısına uygun gülüş tasarımı doğrultusunda ve beklentilere göre yapıldığı için hastanın özgüvenini artırır.
Empress yapı üzerinde artık birikimi olmaz.
Ağız içi tüm yumuşak ve sert dokularla uyum içinde olan full porselenler, rahatlıkla uygulanabilmektedir.
Zamanla renklenme yapmaz.
İkisi de estetikse tam seramik ve zirkonyum kuronun farkı nedir?
İki seçenekte estetik diş hekimliği uygulamalarında güvenle kullandığımızı, biyolojik uyumları yüksek tedavilerdir. Sık sık tedavilerimizde kullandığımız yöntemler ile estetik değeri yüksek, doğan dişler elde edilebilmektedir. Ortak özelliği içeriklerinde estetik problem oluşturacak metal tarzı bir malzemenin olmaması ve gelişmiş sistemlerde üretilerek istenilen sonuçlara ulaşılmasıdır.
Zirkonyum kaplamalar alt yapısı açısından farklılık gösterir ve estetik dışında yüksek direnç beklentisi de varsa tercih edilir.
Yani dişsiz bir boşluğunuz varsa ve bir köprü planlanıyorsa tam seramik bir köprü yapılamaz, zirkonyum tercih edilir. Yine azı dişlerinden yüksek kuvvet ve diş sıkma eğilimi olanlarda tam seramiklerden kaçınmaktayız.
Ön bölge dişlerde, herhangi bir diş eksikliği olmaması durumunda ise Tam Seramikler tercih edilmektedir.
O muydu bu muydu derken konu uzun, burada bitmez. Bu sayıda konuyu metal destekli porselen, zirkonyum destekli porselen, full zirkonyum ve full porselen kuronlarla sınırlayıp gelecek sayıda porselen lamina ve kompozitlamina –bonding- ile devam edeceğiz.
Hafta sonu nerelere kaçsak diye düşünürken, madem kış kendini hâlâ tam olarak hissettirmemişken, Balat’a gitme fikri düştü aklıma. Plân yapmadan attım kendimi Balat’ın otantik sokaklarına…
Semtin tarihi dokusu, kokusu, insanı derken, günün sonunda “iyi ki gelmişiz” diyerek, tatlı bir yorgunluk eşliğinde evinize döneceğiniz keyifli bir durak Balat.
BALAT İstanbul’ dan uzaklaşmadan güzel bir gün geçirmek isteyenlerin favori aktivitesi haline geldi. Belki de bir Beyoğlu, Galata ya da Kadıköy gibi insanların sıkça yolunun düştüğü yerlerden biri olmayıp gizemini koruduğundan, belki de gerçekten İstanbul’un en içerikli semtlerinden biri olduğundan Balat turları çok sevildi.
Annemin çocukluğunun geçtiği Balatı hep annemden ve dayımdan dinlerdim. Farklı dinleri barındırması ve kültürlerin birbirinden farklı olmasına rağmen, herkesin dostça ve kardeşçe huzur içinde yaşadığı bir semtmiş Balat.
İstanbul’a gittiğimde ilk işim dayımla birlikte balata gitmek oldu. O çocukluğunu ve gençliğini yad ederken ben tarihi dokunun bu kadar iyi bir şekilde korunmasına hayretle fotoğraf çekmeye doyamadım. Balat son zamanlarda en az bir Karaköy bir Moda kadar, İstanbulluların pazar kahvaltılarını yaptıkları, sokaklarını karış karış gezip fotoğrafladığı, yeni mekan keşifleri yaptıkları yerlerden biri oldu. Bunda elbette, üç dini ve üç kültürü bir arada elinde tutan çehresi ve otantikliğini koruyan tarihi sokaklarının payı büyük ama bloggerların ve Instagramerların Balat’tan yaptığı paylaşımların da hakkı yenecek gibi değil.
Kısaca Balat Turu yaptım dedim ama aslında Cibali – Fener – Balat mahallelerini kapsayan bir tur oldu. Tarihe, kültüre, vintage mekanlara ve fotoğrafçılığa meraklıysanız hepsini bir yürüyüş rotasına sığdırabileceğiniz şahane bir Cumartesi / Pazar günü planı olabilir sizin için. İlk olarak anneannem ve dedemlerin ilk oturdukları evi görmekle başladık turumuza. Eski hali ve yeni halini sizlerle paylaşmak isterim.
Yaşayan Efsane AGORA MEYHANESİ
Antik Yunan’da bütün sokakların çıktığı meydana agora adı verilirdi. Agora Meyhane de bu anlama uygun olarak Haliç’e bakan bütün sokakların çıktığı yerde 1890 yılında kurulmuştur. O dönemde Agore Meyhanesi dışında bir çok meyhane kurulmasına rağmen geçmişten günümüze gelebilen tek meyhane Fatih’teki Agora Meyhanesi oldu. Tarihi zenginliğinin yanında yemeklerinin de oldukça ün saldığı Agora Meyhanesi, bu sebeplerden dolayı sıradan bir restauranttan daha fazlası. Neredeyse 140 yıldır her rakı sevenin muhakkak geldiği, kemikleşmiş müdavimleri olan, meyhane gibi meyhane. Balat’ın sönük günlerinde bile semtin parlayan mekanıydı. Üzerine şarkılar yazılan bu mekanda ne aşklar başladı ne aşklar bitti.
Balat Antikacıları
Balat’ın en karakteristik özelliklerinden biri, burada kümelenmiş olan antikacı, mezatçı ve ikinci el eşyalar satan eskicileri. Kimisi eski kimisi yeni, kimisi son zamanlarda moda olan açık arttırma satışlar düzenliyor, kimisi insanı çocukluğuna ışınlayan oyuncaklar ve elektronik eşyalar gibi belli başlı alanlarda uzmanlaşıyor. Hepsinin tek bir ortak noktası var o da insana damardan nostalji vermesi. Bu heyecana dahil olmak isteyenleri buraya alalım.
Balat kafeleri
Balat hep güzeldi. Bilen bilir, yine gelinirdi ama gençlerin çoğunlukla radarının dışında kalırdı. Balat durdu, durdu, açılan konsept mekanlarla birlikte eski Cihangir ve Galata müdavimlerinin yeni adresi olmaya başladı. Haftasonu insanların sadece bir kahve içmek için ta Sarıyer’den buraya kalkıp gelmelerİ başladı. Balat’ta artık her köşebaşi, her cumbalı renkli Balat evi, samimi ve ilgili işletmecilerin işlettiği, şirin konsept cafeler, kahvaltıcılar, 3. dalga kahveciler, modern antikacılar, vintage dükkanları ile dolu.
Biz de dayımla birlikte GİZLİ BAHÇE TERAS KAFE’de güzel vakit geçirdik. Kafede harika bir konsept vardı. Mekan tamamen nostaljik bir mekan. Tuğlalı soba güldür güldür yanarken üzerine kendiniz kestanelerinizi koyup pişirebiliyorsunuz. Mis gibi kömür ateşinde pişmiş kahveleriniz harika bir sunumla masanıza geliyor. Mekanda dilek ağacı ve salıncak var. Terasından tüm balatı ve feneri görebilmek mümkün.
Vintage dükkanlar
Vintage sevdalıları için harika bir dükkan. Özellikle harika broşlar ve nostaljik klipsli küpeler, kıyafet ve çantalarda çok orjinal parçalar bulabilirsiniz.
Ahşap tasarım atölyeleri
Hem bir ahşap tasarım atölyesi, hem üretilenlerin satıldığı bir dükkan, hem pazar kahvaltılarınıza alternatif bir mekan, hem Balat turunuzda mola verebileceğiniz bir cafe hem de akustik konserlerin, sinema gösterimlerinin olduğu, workshopların düzenlendiği, yoga seanslarının olduğu bir etkinlik alanı. Kapısının önünden geçerken, sandalyeden masaya, sephadan peynir kesme tahtasına adeta dışarı taşan ahşap tasarımlar o kadar albenili ki kendinizi bir anda içeride buluyorsunuz. Arkaya doğru uzayan devasa bir yer. Siz de bir tahtası eksiklerdenseniz burayı çok seveceksiniz.
CİBALİ TÜTÜN FABRİKASI & KADİR HAS ÜNİVERSİTESİ
Annem Balat’ta otururken çalıştığı fabrika cibali tütün fabrikası. Bugün Kadir Has Üniversitesi binası olan bina 2. Abdülhamit Dönemi’nde 1884’te Düyunu Umumiye’ye bağlı ve tütün tekelini elinde bulunduran Reji Şirketi binası olarak inşa edilmiş. 1924’te tüm imtiyazlar kaldırıldığında ise Cumhuriyet Hükümeti’ne devrolmuş. Endüstri tarihimizin ilk ve en önemli yapılarından olan binanın tasarımı, dönemin ünlü mimarı, Levanten asıllı Alexandre Vallaury’nin mimarisi ise Housef Aznavur’un elinden çıkma. Demir, döküm, cam, tuğla gibi Batı tarzı malzemelerle yapılan modern fabrikanın ülkemizdeki ilk örneklerinden olmasıyla önemli.
KÜÇÜK MUSTAFA PAŞA HAMAMI
“İyi Bir Komşu” temasıyla bu sene 15.’cisi düzenlenen İstanbul Bienali’nin de sergi mekanlarından biri olan, İstanbul’daki en büyük Türk hamamı Küçük Mustafa Paşa Hamamı, Sultan 2. Beyazıt’ın veziri, Cem Sultan olayında Cem Sultan’ın tarafını tuttuğu için 1483’te idam edilen Küçük Mustafa Paşa tarafından yaptırılmış. Hamamın orta yerinde mermerden bir havuz var. Başarılı bir restorasyon görmüş yerlerden.
FENER
Bizans döneminde Petrion, Osmanlı döneminde ise Rumlarca kıyısındaki bir deniz fenerine atfen Phanar-Phanari-Fanari diye anılan Fener, Cibali’ye ve Balat’ın ortasında kalan, Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi ve Metroloji Kilisesi gibi tüm dünyadaki Ortodoks cemaati için büyük önem taşıyan kiliselerin, Özel Maraşlı Rum İlköğretim Okulu ve Fener Rum Erkek Lisesi gibi mimarisiyle gösterişli eğitim kurumlarının ve Rum mimarisi cumbalı ve renkli konakların bir arada bulunduğu, Rum azınlığa karşı 6-7 Eylül 1955’te gerçekleşen olaylardan sonra gittikçe köhneleşen ama daha sonra kentsel dönüşüm furyası ve UNESCO desteği ile çehresi eskisine uygun olarak yenilenen Rum mahallesi.
SVETİ STEFAN BULGAR KİLİSESİ
Fener’in Haliç kıyısında bulunan bu süslü Bulgar kilisesinin en önemli özelliği, tamamının demir döküm demonte yapıda olması. Osmanlı Devleti’ndeki Ortodoks Bulgar cemaati zamanında Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi’ne bağlıymış ama kendi kiliseleri olmadığından ibadetlerini Rum kiliselerinde yaparlarmış. 19. yüzyıldaki Milliyetçilik haraketlerinden etkilenerek Bulgarlar da kendilerine ait bir kilise talebiyle gelmişler. Cemaat liderlerinden Stefanaki Bey, 1848’de devlete başvurarak içinde ibadet edebilecekleri bir ev yapılmasını bunun için de Fener’deki şahsına ait arsasını bağışlayacağını bildirmiş. Padişah evin yapımına izin vermiş. Bu ibadethane-evden sonra, bugünkü kilisenin yerine ahşap bir kilise yapılmış. Daha sonra İstanbullu Mimar Housep Aznavur’un projesiyle ta Avusturya’da bugünkü demir döküm kilisenin tüm parçaları yapılarak, 1896’da Tuna Nehri ve Karadeniz üzerinden gemiyle getirilip burada monte edilmiş. Böylece Bulgar kilisesi, Rum Patrikhanesi’nden tamamen bağımsız bir kurum olmuş. Kilise 7 Ocak 2018’e kadar restorasyondaydı ama şimdi yeniden ziyarete açıldı.
KIRMIZI MEKTEP
Dıştan bakıldığında adeta bir şatoyu andıran bu büyüleyici yapı doğma büyüme İstanbullu olanlar için bile genellikle Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi ile karıştırılıyor. Çünkü öylesine ihtişamlı bir yapı ki doğal olarak insanlar kafalarında olsa olsa patrikhane bu olmalı diye düşünüyor. Halk arasında Kırmızı Mektep olarak anılan okulun bugünkü görünümünün yapımına 1881’de başlanmış. 600 kişi kapasiteli, 3 katlı, kırmızı tuğla ile örülü okulun bugünkü hali 1883’te tamamlanmış. Okulun mimarı da liseyi bu okulda okuyup İtalya’da mimarlık eğitimi alam Dimadis. Dimadis İtalya’da eğitim aldığından İtalyan saray mimarisi konusunda iyice uzmanlaşmış bu sayade eski okulunu da böylesine ihtişamlı bir yavru saray stilinde yapmış.
Kapadokya Bölgesi, doğa ve tarihin bütünleştiği bir yerdir. Coğrafi olaylar Peribacaları’nı oluştururken, tarihi süreçte, insanlar da bu Peribacaları’nın içlerine evler, kiliseler ve manastırlar oymuş bunları fresklerle süsleyerek binlerce yıllık medeniyetlerin izlerini günümüze taşımıştır. İnsan yerleşimlerinin Paleolitik döneme kadar uzandığı Kapadokya’nın yazılı tarihi Hititler’le başlar. Tarih boyunca ticaret kolonilerini barındıran ve ülkeler arasında ticari ve sosyal bir köprü kuran Kapadokya, İpek Yolu’nun da önemli kavşaklarından biridir.
Kapadokya, Pers dilinde “Güzel Atlar Ülkesi” anlamına geliyor. Bu güzel ülke, dünyada daha önce gördüğünüz hiç bir yere benzemeyen bir coğrafyaya sahip. Bu nedenledir ki her yıl dünyanın dört bir tarafından yüz binlerce ziyaretçi alıyor.
ÜRGÜP
Nevşehir’in merkezine 20 km. uzaklıkta olan Ürgüp, Kapadokya’nın en büyük yerleşim yeri. Merkezinde Peribacası olmaması sizi ilk önce şaşırtacak olsa da, Ürgüp çevresinde başta her yıl 2 milyon kişinin önünde fotoğraf çektirdiği Üç Güzeller olmak üzere en güzelleriyle karşılaşıyor, vadilerinde hayat buluyor, tarihiyle zaman tünellerine giriyorsunuz. Ürgüp gezilecek yerleri öyle hemencecik tükenmeyen ve ‘yine geleceğim’ diye gidilen Kapadokya büyülerinden. Gördüğünüzü unutmuyor, görmediğinizi keşfetmek için meraklanıyorsunuz.
Ürgüp’ün tarihi de oldukça eski ve özellikle Bizans döneminde bir dini merkez olmasından dolayı büyük önem taşıyor. İstanbul ile Kudüs’ü birbirine bağlayan İpek Yolu üzerindeki Nevşehir’in bu ilçesi, Bizans, Roma, daha sonra Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine de tanıklık etmiş. Bu dönemlerin izlerini Ürgüp gezilecek yerler rotasındaki onlarca mimari eserde görüyor, bir nevi geçmişine dokunuyorsunuz.
Tüm Kapadokya bölgesinin karakterini taşıyan içi oyulmuş kayalar ve bu kayaların üzerine yapılmış taş ev konaklar Ürgüp’ün merkezinde oldukça fazla. Bu taş evlerin işçiliğini görmek için de Ürgüp’ün sokaklarını yürüyerek arşınlamaya değer.
ÜRGÜP’TEN İNSAN MANZARALARI
Kapadokya ve Ürgüp’ten aktarmış olduğum manzara fotoğraflarının ardından biraz da bu simge kentin isanlarına parmak basmak istiyorum.
Tur sırasında verilen serbest zamanı değerlendirirken Ürgüp sokaklarını biraz daha keşfetmeden geçemedim. O sırada tozlu raflarda kalmış şarkıları gün yüzüne çıkaran, buram buram Ürgüp mimarisi kokan “Kaset Evi”ne misafir oldum. Raflarda Cem Karaca, Barış Manço, Zeki Müren, Müzeyyen Senar gibi gönlümüze taht kurmuş isimlerin kasetleri… Fonda kulaklarımın pasını silen Çemberimde Gül Oya… Tam o sırada evin sahibi Ahmet Amca ile karşılaştım. Bir yandan evi fotoğraflarken bir yandan sohbete koyulduk. 28 yıldır burada esnaflık yaptığını söyleyen Ahmet Amca kitaplara, gezi yazılarına kıyasla benim için birinci elden kaynak gibi oldu adeta. Hem doyumsuz bilgiler edindim, hem de “Kaset Evi”nin tadını çıkardım. Buradan bir kez daha Ahmet Amca’yı sevgiyle selamlıyor, Ahmet Amca’nın bu karizmatik fotoğrafını sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyuyorum.
Ürgüp’e bu kadar kısa bir zaman olsa da doyduğumu sizlere bir kez daha itiraf etmek istiyorum. Peki beni çocukluğuma götüren karelere değinmek istiyorum. Belki de hayatlarında fotoğraf makinesine göz kırpmamış ancak hayat dolu bu kardeşlerime ne demeli? Şöyle bir sıralanın da fotoğrafınızı çekeyim deyince bir yandan saçını düzelten, poz vermenin heyecanını yaşayan, gözüküyor muyum diyen harika çocuklar…
“Toprak Dede” olarak da bilinen TEMA Vakfı’nın kurucusu Hayrettin Karaca 97 yaşında hayatını kaybetti. 20 Ocak tarihinde aramızdan ayrılan Karaca, TEMA Vakfı’nı 1992 yılında Nihat Gökyiğit ile birlikte kurmuştu. Türkiye’nin çölleşmesine karşı dikkat çeken ve pek çok faaliyet yürüten TEMA Vakfı, Hayrettin Karaca’nın vefat haberinikamuoyuna şöyle duyurdu: “Kurucu Onursal Başkanımız ve Toprak Dedemiz Sayın Hayrettin Karaca’yı kaybetmiş olmanın derin üzüntüsü içindeyiz. Tüm ülkemizin başı sağ olsun.”
HAYRETTİN KARACA KİMDİR?
Hayrettin Karaca, 4 Nisan 1922 tarihinde Bandırma’da dünyaya geldi. Babası Hocazade Halil Efendi, annesi Zehra Hanım olup her ikisi de Kırım muhaciri idi.Hayrettin Karaca’nın babası 1917’de Türkiye’nin köklü giyim markası Çift Geyik Karaca’yı kurdu. Hayrettin Karaca da liseyi bitirdikten sonra ailesinin triko-örme işinin başına geçip onu ülkenin en başarılı sanayi kuruluşlarından biri haline getirdi.Karaca firması Türkiye’de ihracatın liderliğini yapmış, üstelik bunu diğer kuruluşlardan neredeyse 20 yıl önce gerçekleştirmiştir. Hayrettin Karaca bu konuda şöyle konuşmaktadır. “Ben sanayici olmak istemiyordum. İstediğim edebiyatla ilgilenip kalan zamanımı doğayla iç içe geçirmekti. Fakat o günlerde babamıza karşı çıkmak söz konusu değildi.”
TÜRKİYE’NİN İLK ÖZEL ARBORETUMUNU KURDU
Doğa ve yeşil sevgisiyle bilinen Hayrettin Karaca, Yalova’da Türkiye’nin ilk özel arboretumunu kurdu. Yurtiçi ve yurtdışında gezdiği her yerden tohumlar topladı, botanik bahçelerini gezdi, bağlantılar kurdu. Bugün Yalova’daki Karaca Arboretumu, dünyanın her yerindeki botanikçiler tarafından bilinmektedir. Yılda iki kez yayınlanan Arboretum Magazine bilimadamlarının araştırma ve görüşlerinin yayınlandığı bir forumdur. 14 bin türü barındıran arboretum aynı zamanda ülkenin tehlikedeki türleri için bir gen koruma merkezidir.
İKİ TOPRAK SEVDALISI TEMA VAKFI’NI KURDU
Hayrettin Karaca’nın Türk milletinin gönlünde yer edinmesinin sebebi elbette ki Nihat Gökyiğit ile birlikte kurduğu TEMA Vakfı oldu. İki toprak sevdalısı doğa aşığı adam 11 Eylül 1992 yılında TEMA Vakfı’nı birlikte kurdu. Amaçları Anadolu’da yaşanmakta olan erozyon ve çölleşme tehlikesine kamuoyunun dikkatini çekmekti. Hedefleri ise bu mücadelenin devlet politikası haline gelmesine katkı sağlamaktı. TEMA’nın “Türkiye Çöl Olmasın” sloganı toplumda büyük yankı uyandırdı. İlk kez önlem alınmazsa ülkemizin çöl olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu bu kadar yüksek sesle dile getirildi.
Hayrettin Karaca 2013 yılında Birleşmiş Milletler (BM) tarafından “Orman Kahramanı” unvanına layık görülen bir isimdi. 97 yıllık hayatına sayısız başarı ve ödül sığdırmayı başaran Hayrettin Karaca’nın diğer ödülleri ise şöyle:
Karadeniz Teknik Üniversitesi Orman Fakültesi tarafından Fahri Doktora – 1990
Birleşmiş Milletler Çevre ProgramınınGlobal 500 Roll of Honour Ödülü – 1992
Çevre Bakanlığı tarafından Çevre Beratı – 1992
Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından verilen Çevre Ödülü – 1993
Uluslararası Lions Club tarafından Melvin Jones Fellow Ödülü – 1994
Çevre Bakanlığı tarafından Üstün Hizmet Ödülü – 1994
ODTÜ tarafından Felsefe Onur Doktorası – 1995
Ege Üniversitesi Fahri Doktorası – 1995
Milli Olimpiyat Komitesi Fair Play Ödülü – 1996
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Hoşgörü Ödülü – 1996
Atatürk Kültür Merkezi tarafından Şeref Üyeliği Beratı – 1997
Kırıkkale Üniversitesi ilk Fahri Doktora unvanı – 1997
Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü – 1997
ÇEVRETED tarafından Çevreted 97 Onur Ödülü – 1997
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi 2000 Yılının Öncüleri Ödülü – 1998
Genç Hukukçular Derneği tarafından Yılın Yurttaşı Ödülü – 1998
Türkiye Çocuk Dergisi tarafından Babalar Günü nedeniyle Toprak Baba unvanı – 1998
Anadolu Üniversitesi Fahri Doktora Ödülü – 1998
BİLSES Vakfı Çevre Ödülü – 1998
Ankara Çankaya İzci Grubu tarafından Yılın Doğa Dostu Ödülü – 1998
Ankara Gazeteciler Cemiyeti tarafından Yılın Adamı Ödülü – 1999
Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı tarafından 1998 Türk Dünyasına Hizmet Ödülü – 1999
TBMM Onur Ödülü – 2005
Right Livelihood Award – 2012(Alternatif Nobel Ödülü)
Mike Pearl’in kaleme almış olduğu “En Sonunda Oldu” isimli çalışma modern dünyanın, bizi korkutan problemlerini dile getirip, somut çözüm önerileri sunmakla kalmayıp, bunu zaman zaman popüler kültüre de referanslar vererek, eğlenceli bir üslupla anlatıyor. Çoğunlukla “Öyle olsaydı ne olurdu?” sorusuyla konuya giren yazar, İngiltere’de monarşinin kaldırılması, Suudi Arabistan’da petrolün bitmesi, sentetik et üretimine geçilmesi, bireysel silahlanmanın yasaklanması, nükleer savaş ihtimali gibi konulara değinip, olayları hem gazetecilik tecrübesine hem de akademik verilere dayanarak yorumluyor. Bu açıdan bakıldığında “En Sonunda Oldu”, yazarın da iddia ettiği gibi zaman zaman hem sizi dehşete düşürüyor hem de eğlendiriyor..
A’dan Z’ye Tıbbi Bitkiler
L. Ömür DEMİREZER, Tayfun ERSÖZ, İclal SARAÇOĞLU, Bilge ŞENER, Ayşegül KÖROĞLU, Funda N. YALÇIN
Hayykitap
6 Profesörden Tamamlayıcı Tıbbın Onayladığı 224 Tıbbi Bitki ve Bunların Güvenli Kullanım Rehberi. İnsanlık kültürünün en eski eserleri, tedavide kullanılan bitkileri içermektedir. Tedavide kullanılan bu bitkiler binlerce yıl boyunca denenmiş, bedeller ödenerek özellikleri öğrenilmiş, insanlık hafızasında kuşaktan kuşağa aktarılmış, geliştirilmiş, günümüze kadar getirilmiştir. Elinizdeki bu kitap, uzun yıllarını bu bilime vermiş bilim insanlarından oluşan bir yazar grubu tarafından bilimsel literatür esas alınarak bu kültürün günümüze kadar ulaşan kısmı ve güncel bilgilerin bir araya getirilmesi ile yayına hazırlanmıştır. Okuru harcıâlem reçetelerle sonuç alınamayacak yollara sokmadan, bilimsel adları, özellikleri verilerek, hangi durumlarda kullanılması ve kullanılmaması gerektiği, hangi kısımları hangi biçimde hazırlanırsa en iyi sonucun alınacağı bilgileriyle okuyucuya sunulmuştur. Kitap, hem bu zengin bilimsel bilgileri hem de hangi durumda hangi bitkinin kullanılacağına dair detaylı bir listeyi kapsamaktadır. ‘Doğalsa zararsızdır’ şeklindeki yaygın kanı doğru değildir. Önemli olan doğru bitkinin, doğru kısmının, doğru dozda kullanılmasıdır. İstismara ve kulaktan dolma bilgilere açık bu alanda bitkilerin bilimsel içeriklerini ve bilimsel hazırlama yöntemlerini konunun gerçek uzmanlarından öğrenerek sağlığına dahil etmek isteyen okurlarımız için…
Bana Fark Etmez-Zincirleri Kıran Hayat Felsefesi
Turhan GÜYRAŞ
Macaron Yayınları
Hayatın zorluklarına karşı her şartta “Benim için hiç dert değil” diyebilmek ister miydiniz? Hele ki “Bana fark etmez” diyerek bir hayat felsefesi yaratabilmeyi kim istemez ki… Kişisel Gelişim Uzmanı Turhan Güldaş yeni kitabında; kendinden emin, rahat ve bildiğinin farkında olan gelişmiş kişilik yapısının ruh halinden bahsediyor. Bu sayede aşılabilecek engelleri, kırılacak zincirleri, değişecek yanlış davranışları ve bireylerin yakalayabileceği mutluluk seviyesini gösteriyor. “Bana Fark Etmez” diyebilen davranış kalıpları sayesinde yeni bir güçle tanışmaya hazır mısınız! Tahmin edemeyeceğiniz, başkalarının mucize diye nitelendireceği sonuçlar sizi bekliyor. Rahat bir yaşam tarzı, stressiz ve sakin bir psikoloji, güçlü bir kişilik yapısı… Yüz ifadeniz, bakışlarınız ve hatta beden diliniz hepsi değişecek. ‘Bana Fark Etmez’ derken zihninizdeki ve çevrenizdeki genişlemeyi hissedeceğiniz bu kitap, okuyanların kişisel gelişimine ve ideal hayat tarzına ulaşmasına yardımcı olmayı hedeflemektedir.
Virane Harita
Kobo ABE
Monokl
Şehir – Kapalı bir sonsuzluk. Asla kaybolunmayan bir labirent. Her bölgesi aynı numarayla numaralandırılmış sana özel bir harita. İşte bu yüzden yolunu kaybetsen bile kaybolamazsın. Kayıp Şahıs Başvurusu. Başvuru Talep Konusu: Kayıp şahsın hareketleri ve nerede olduğu Şahsın Adı Soyadı: Hiroshi Nemuro. Cinsiyeti: Erkek. Yaşı: 34. Mesleği: Dainen Ticaret Satış ve Genişleme Bölüm Şefi. Kayıp şahıs başvuru sahibinin kocasıdır. Altı ay önceki kayboluşundan beri kendisinden haber alınamamaktadır. Büromuza araştırmaya ilişkin tam yetki verilmiş olup gerekli görülen tüm belgeler tarafımıza sunulacaktır. Ücreti ekli olmak üzere yukarıdaki başvuruyu yaptığımı belirtirim. Bununla beraber bana sunulacak olan raporların gizliliğini koruyacağıma, dışarıya sızdırmayacağıma, kötü niyetle kullanmayacağıma yemin ederim. 2 Şubat 1967. T… Dedektiflik Bürosu. Kayıp Şahıslar Büro Amirliği’ne: Başvuru Sahibinin Adı Soyadı: Haru Nemuro. (İmza)
Değişik Bir Şey Yok
Arda KIPÇAK
Vapur
Bu kitap size bilmediğiniz hikayeler anlatmıyor, beylik laflar etmiyor. Aksine, klişelerden yola çıkarak küçük insanın küçük hayatına farklı bir bakış sunmaktan başka bir şey yapmıyor. Günümüz hayatına, içinde yaşadığımız tüketim toplumu ve teknolojiyle imtihanımıza değinen, özellikle sosyal medyayı alaya alan, herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği öyküler iyi bir okura farklı katmanlarda değişik anlamlar sunuyor. Tür ve biçim taklitleri olan parodi ve pastiş ile üstkurmaca ve metinlerarasılık gibi yöntemlerin kullanıldığı öyküler, okurunu oyuna davet ederken alaycı bir dil ve absürde varan anlatımla akımın eğlenceli yanını ortaya koyuyor. Arda Kıpçak ilk öykü kitabı Değişik ile çıktığı yolda yine biçimselliğin ön planda olduğu, kuramsal altyapısı olan ama bir o kadar da günü ve günceli yakalayan postmodernist öykülerle ilerlemeye devam ediyor. Kitabın adının Değişik Bir Şey Yok olmasının nedeni yazarın ilk kitabıyla aynı çizgide öyküler yazmaya devam etmesi ve postmodernist kanona dahil yerli ve yabancı pek çok metnin izinden gitmesidir.
Yelkovan
İpek SUDA
İkinci Adam Yayınları
“Kraliçe arı sendromuna yakalanmış müdürünün duygusal tacizleriyle hem özgüveni, hem de itibarı yerle bir olan Zeynep, kendini iyileştirmek için başkalarına yardım etmeye karar verir. Fakat birinin hayatına dokunmak, düşündüğü kadar kolay olmayacaktır. Bloğu üzerinden bir kadınla tanışır ve kendini ölümün kıyısında gezen bir aşk üçgenin ortasında bulur.” “İnsan, incecik kanatlarını çırparak dünyanın bambaşka bir yerinde kasırga yaratabilen kelebekler kadar kudretli olduğunu bilse, sabırsızca harekete geçmeden önce, enine boyuna düşünmesi gerektiğini öğrenebilirdi. Belki zaman insanlara bunu öğretmek için vardı; belki de sabır, Zeynep’in bu hayattaki imtihanıydı. Sonuçlarından aynı şekilde etkilenmeyeceksen, akıl verme kimseye…
Hiç
Hanif KUREİSHİ
Everest Yayınları
Bir zamanlar yakışıklı ve etkileyici bir erkek olan ünlü film yönetmeni Waldo, David Bowie’yle ve Joe Strummer’la takılıyor, tanıştığı bütün kadınları baştan çıkarıyordu. Ama artık yaşlı ve hasta bir adam. Geçmişte kalmış başarılarının izleriyle dolu Londra’daki dairelerinde ona karısı Zee bakıyor. Ama bir gün Waldo, tutkuyla bağlı olduğu karısının onu otuz yıllık arkadaşı Eddie’yle aldattığından şüphelenmeye başlıyor. Bu durumu sessizce sineye çekmeye niyeti olmayan yaşlı kurt bir plan yapıyor: Hainleri suçüstü yakalayıp şüphelerini doğrulayacak ve sonra da intikamını alacak. Üstelik bu plan onun başyapıtı da olacak. Ama bütün bunları tekerlekli sandalyeye mahkûmken yapması pek de kolay değil… Varoşların Budası ve Yakınlık’ın yazarı Hanif Kureishi, son romanı Hiç’te bir adamın ölümle yüzleşmesini çarpıcı bir dürüstlükle anlatıyor. Kureishi’ye özgü kapkara bir mizahın hâkim olduğu romanın arka planındaysa sınırsız bir özgürlük döneminin sona ermesinin hüznü ve bir kuşağın iç hesaplaşmaları var. Hiç; ölüme, arzunun doğasına ve cinselliğe dair saptamalarıyla hem sert hem de eğlenceli olmayı başaran nadir romanlardan.
Çocuk Ruh Sağlığı
Mazlum ÇÖPÜR
Nobel Akademik Yayıncılık
Bu kitapta; ruhsal olarak sağlıklı gelişim için çocukların hangi basamaklardan geçtikleri, gelişimlerini etkileyen etkenler ve önemli ve sık görülen bazı ruhsal sorunlar açıklanmaktadır. Özellikle üniversitelerin psikolojik danışmanlık ve rehberlik, çocuk gelişimi ve psikoloji bölümü öğrencileri ile öğretmenler için gerekli pek çok bilgiyi içermektedir. Ayrıca kitabın, konuya ilgi duyan anne babalar için de yararlı olacağı umulmaktadır.
Mevlan’dan 101 Bilgelik Hikayesi
Fahrettin YÜKSEL
Egemen Yayınları
Hz. Mevlana’nın en büyük eseri olan Mesnevi aynı zamanda sahip olduğumuz edebi kültürümüzün temel kaynaklarından biridir… Tamamı 6 cilt olan Mesnevi, 26.000 beyit yani 52.000 satırdan oluşur. Mesnevi’de Hz. Mevlana; anlatmak istediklerini yer yer hikayeler şeklinde ifade etmiştir. Ancak bu hikayeler çoğu zaman iç içe anlatıldığı için okuyanın hikayeyi ve hikayede verilmek isteneni kavraması oldukça zordur. İtinalı bir çalışmanın ürünü olan elinizdeki bu kitap Mevlana’nın Mesnevi’sinde geçen en güzel bilgelik hikayelerini içerir.