Kategori: Emrah VAROL

YAZAR

  • VATANI YÜREĞİNDE TAŞIYANLAR kitabının yazarı EMRAH VAROL ile röportaj

    VATANI YÜREĞİNDE TAŞIYANLAR kitabının yazarı EMRAH VAROL ile röportaj

    1924 yılında Türkiye ve Yunanistan arasında yaşanan mübadele ile Yunanistan’da yaşayan Müslümanlar ile Türkiye’de yaşayan Ortodokslar mübadeleye tabi tutuldu. O dönemde ataları Yunanistan’ın Grebene şehrinde yaşayan Emrah Varol, atalarının mübadele yolculuğunun izlerini sürdü. Grebene’den Denizli’ye uzanan yolculuğu Vatanı Yüreğinde Taşıyanlar-Bir Mübadele Hikayesi ismini verdiği kitapta anlatan Emrah Varol, yazdığı kitapla atalarına saygı duruşunda bulunuyor.

    -Vatanı Yüreğinde Taşıyanlar kitabını yazma fikri nasıl ortaya çıktı? Bu konuda sizi en çok etkileyen şey ne oldu?

    Ben mübadele ile 1924 yılında Yunanistan’ın Grebene vilayetine bağlı Kastro ve Vraşno köylerinden Denizli’nin Honaz ilçesine gelip yerleşen mübadillerin torunuyum. Bu yüzden doğduğum ve yetiştiğim topraklarda mübadele eksenli sohbetler her zaman yapılırdı. Çocukken çok anlamlandıramasam da bu bende etkili oldu. İlk farkındalıklarımdan bir tanesi ise dil konusundaydı. Yaşadığım Hisar mahallesinde Türkçe dışında çokça Yunanca da konuşulurdu. Geldiğimiz topraklardan dil de getirmişti atalarımız. Ve insanların ‘Macur ekmeği’ diye bildiği ‘bizim ekmek’. Herkesten farklı olarak fırınlarımızda yaptığımız o ekmek hep bir farkındalık olarak hafızama yerleşti. Ve yıllar içinde bilgileri toparlayarak ilerledim. Yunanistan sınırları içinde kalan ata topraklarımızı Kemal Saban, Muhittin Sevim, Veysel Akan, Ogün Ağan ve Sezgin Arıkan ile gezerek oradan da bolca bilgi toplayarak geldiğimizi söyleyebilirim.

    Kitapla ilgili Hisar mahallesinde ikinci ve üçüncü kuşak mübadillerin anlatımları da güç katınca artık kitabın vaktinin geldiğini anladım ve bu doğrultuda 5 yıl boyunca çalışarak bu kitabı meydana getirdim.

    Mübadele dönemiyle ilgili bir kitap yazarken hangi kaynaklardan ve anlatımlardan ilham aldınız?

    Mübadele ile ilgili çok farklı kaynaklardan faydalandım. Tabi söz konusu Denizli ve Honaz olunca ilk mübadele kitaplarından olan Kemal Yalçın’ın yazdığı Emanet Çeyiz kitabını ilk sıraya koymak gerekir. Yine Kemal Arı hocanın mübadele ilgili tüm kitaplarını okudum. Justin Mccarty’nin Sürgün isimli kitabından çok faydalandım. Yunan tarafından Yannis Trivennis’in Grebene kitabından önemli bölümler aldım. Ancak kitabın oluşumuna en büyük katkıyı sunan kaynağı sorarsanız Bekir Fikri’nin yazdığı ‘Balkanlarda Tedhiş ve Gerilla-Grebene’ isimli kitabı söylerim. İyi ki bunları yazmış ve aktarmış Bekir Bey.

    Hisar mahallesinde saha çalışmasında bana destek olan tüm mübadil çocuklarına teşekkür ederim. Hemen hemen hepsinin önemli desteklerini gördüm. Ancak mübadillerden Mustafa Akan’ın daktilosuyla yazdıkları ve aktardıkları çok ama çok kıymetliydi. Yolumuzu aydınlattı.

    Kitabınızı yazarken birebir mübadele göçmenleriyle veya onların torunlarıyla görüştünüz mü? Onların hikâyeleri size nasıl bir perspektif sundu?

    1924’te gelen mübadillerden hayatta kalan kimse yok şu anda. O yüzden mübadillerden geriye kalan notlardan, ses kayıtlarından, videolardan faydalandım. Ancak mübadil çocuk ve torunlarının tamamını video olarak kayıt altına aldım. Onların hikayeleri kitabın her zerresinde yer buldu. Çünkü bu topraklarda yaşayan herkesin bir hikayesi var. Onların hikayesi çok kıymetliydi. Onlar çok talihsiz bir kuşak olarak geçtiler bu dünyadan. Savaşlar, açlık, ölüm, doğdukları topraklardan koparılma, öteki sayılma gibi tüm olumsuzlukları yaşadılar. O yüzden anlatılan hikayeler kitabın her şeyi oldu.

    Yazım sürecinde sizi en çok zorlayan ya da en çok etkileyen kısım neydi?

    Kitabın her sayfasında herkesi etkileyebilecek hikayeler var. Ben tabi atalarımın yaşadığı Kastro köyünde yaşadığı cami katliamında suçsuz yere katledilmesinin tüm detaylarıyla öğrendiğimde çok zorlanmıştım. Soğuk bir Kasım gününde yaşananları bir de yaptığım Kastro köyü ziyaretimde bir daha hissetmiştim. Çok zordu o anları okumak ve köyü gittiğimde yeniden hissetmek.

    Bunun yanı sıra bana büyük destek veren Kemal Saban ağabeyin anlattığı kavuşma hikayeleri de beni çok etkilemişti. Yunanistan’da ayrılan kardeşlerin yıllar sonra gazete ilanıyla yeniden kavuşma yaşaması muhteşem bir an. Olayın geçtiği yerler bile yeterli aslında. Selanik, Şam, İstanbul ve Honaz’da geçen bu hikayeleri fazlasıyla etkileyici bulduğumu söylemeliyim. İnsanların yaşadığı evlilik, okul, dil problemi gibi mevzular da beni ziyadesiyle etkiledi.

    Kitap, mübadele sürecinin hangi yönlerini ele alıyor? Daha çok bireysel hikâyelere mi odaklanıyor, yoksa genel tarihsel süreci mi anlatıyor?

    Kitap, mübadelenin çok öncesinden başlıyor. Balkan topraklarına yerleştirilme günlerimize kadar gidiyor. Karaman bölgesinden 1400’lü yılların sonunda Balkan topraklarına gidişimizi, orada geçen 500 yılı ve arkasından Balkan Savaşları’nda atalarımın yaşadıklarını anlatıyor. Bu kısımdan sonra ise mübadelenin öncesinde, mübadele sırasında ve sonrasında yaşananları hiçbir eksik kalmayacak şekilde anlatıyor. Selanik’ten bindiğimiz gemiden, Honaz’a geldiğimizde yaşanan tüm olaylar sırayla kitapta yer buluyor.

    Kısaca özetlersek bireysel hikayeler bir araya gelince sanki tek bir hikâye gibi ‘Vatanı Yüreğinde Taşıyanlar’ı oluşturuyor.

    Mübadele sadece fiziksel bir göç değil, aynı zamanda büyük bir kültürel değişimdi. Kitabınızda bu dönüşümü nasıl ele aldınız?

    Bu sorunuzu bir mübadil çocuğunun sözleriyle cevap vermek isterim. İkinci kuşak mübadillerden Nazike Kumlu diyor ki: ‘Onların sadece bedenleri buradaydı. Ruhları, kalpleri doğdukları topraklardaydı.’

    Çok ama çok etkileyici bir cümle. Ruhsuz insan adeta ceset gibidir. Onlar için doğdukları, sevdalandıkları, çeşmesinden su içtikleri topraklar vatandı. Oradan fiziksel olarak gelmeleri dışında hemen hemen hepsi doğdukları toprakların hasretiyle göçtüler bu dünyadan. Hepsi ‘Ahh Patryida’ (Ahh vatanımız) diye söylenirlerdi.

    Kültürel olarak dil konusunda sıkıntı yaşadılar. Geldikleri topraklarda Yunanca öğrenen insanlar Türkiye’ye geldiğinde ‘öteki’ oldu, ‘gavur’ oldu. Bunu atlatmak için sürekli Türk olduklarını anlatmaya çalıştılar. Giyim kuşam, çalışkanlık, yeme-içme, açık görüşlülük gibi konularda geldikleri Honaz ilçesindeki insanları etkilediklerini düşünüyorum. Bu süreç çok kolay olmadı tabi. Düşünün ki küçük bir mahalleye gelen 300’e yakın insan yaklaşık 50 yıl boyunca Honaz’ın yerli halkıyla evlilik dahi yapamadı. Bu kültürel farklılıklar yıllar içinde eridi. Kitabımızda bu süreç, bu olayları yaşayanların ağzından birebir anlatılıyor.

    Kitabınızdaki karakterler mübadele sürecini nasıl deneyimliyor? Onların gözünden anlatmak istediğiniz en önemli mesaj neydi?

    Konuştuğum mübadiller için, mübadele acılar üzerine kurulu. Mübadele kelime kökü olarak bedel kökünden geliyor. Aslında mübadele bedel ödeyenlerin hikayesi. Bu bedeli ödeyenlerin çocukları için de mübadillik, hasret, acı, özlem duygularıyla anlatılıyor. Onların gözlerinden bu hasreti, bu özlemi anlatmak istedim. Ve bir aidiyet duygusu oluşturmaya çalıştım. Çünkü aidiyet kaybolursa insan kendi tarihine, kültürüne değerlerine de yabancılaşır ve savrulur gider. Gelecek nesiller nereden nasıl geldiğini bilmezse, kültürel hafıza aktarımı yapılmazsa kimliksiz bir nesil meydana gelir. Biz bu kimliğimizin bilincinde yaşamalıyız.

    Günümüzde mübadele ile ilgili farkındalık sizce yeterli mi? Bu konunun daha fazla gündeme gelmesi için neler yapılmalı?

    Geçmiş yıllara nazaran mübadele konusunda farkındalık çok daha iyi durumda. Yunanistan 1950’li yıllarından itibaren mübadillerin hikayesi üzerine eğilirken Türkiye olarak biz bu işin bilincine 1990’lı yıllardan sonra varmaya başladık. Dernekleşmeler 2000’li yıllardan sonra başladı. Ne zamanki gelen mübadilleri kaybetmeye başladık, o zaman ‘ahh’ demeye başladık. Bu farkındalık her geçen yıl daha da artıyor. Daha fazla kitap yazılıyor. Mübadele üzerine daha fazla belgesel, film çekiliyor. Mübadele evleri müzeleri yapılıyor.

    Ben Denizli ve Honaz özelinde şunu söyleyebilirim ki bir MÜBADELE EVİ’ne ihtiyacımız var. Bununla ilgili çeşitli girişimlerimiz de var. Mübadele evi, atalarımızın doğduğu topraklardan getirdiği onlarca eşyayı sergileyeceğimiz, kültürümüzü yaşatacağımız, geçmişle geleceği bir araya getireceğimiz bir yer olarak tasarlanabilir ve hizmet verebilir. Bununla ilgili yaptığımız görüşmelerin ardından isteğimizin, hayalimizin gerçek olacağına inanıyorum. Ben Didim’de, Bursa’da, İstanbul’da mübadele ev ya da müzelerini gezdiğimde çokça bilgi topladığımda bunun ne kadar kıymetli olduğunun farkına vardım. Umarım Hisar mahallesi olarak başarabiliriz.

    Okurlarınızın bu kitabı okuduktan sonra nasıl bir duygu ve düşünceyle ayrılmasını istiyorsunuz?

    Öncelikle bu mübadelenin neden yaşandığını iyi anlamalarını isterim. Bir kitabın isminden mülhem, ‘Asla Yenilmeyeceksin!’

    Çünkü yenildiğin zaman, güçsüz olduğun zaman kimse gözünün yaşına bakmıyor. Camide katlediyor, evde tecavüz ediyor, din değiştirmeye zorluyor ve son olarak yaşadığın yerden zorla koparıyor. Türk tarihinde bu kapsamda ilk kez yaşanan mübadelenin atalarımızın başına geldiğini ve bunun sebep ve sonuçlarını iyi irdelemelerini isterim. 500 yıllık yaşadığımız güzelim Balkan coğrafyasından 1 ayda nasıl koparıldığımızı ve bunun yarattığı ağır tahribatı bugün hala hissetmelerini isterim. Kimseye düşmanlık beslemeden ama yaşananları da unutmadan yaşamalarını isterim.

    Ve atalarımızın yaşadığı o ağır dönemden ders alarak önümüze bakmalarını isterim. Vatanı yüreğinde taşıyanların emanet ettiği değerlere en güzel şekilde sahip çıkmalarını isterim.

    Sizce bu tür kitaplar, geçmişi anlamamız ve bugünü yorumlamamız açısından nasıl bir katkı sağlıyor?

    Ben kitabımı yazarken yaklaşık 100 tane mübadeleyi anlatan kitap okudum. Her kitaptan bir şey öğrendiğimi söyleyebilirim. Yaşanan acı-tatlı tüm olaylar, iyi ve kötü insanların varlığı, iyi ve kötü olgularının zaman geçse de aynı şekilde devam etmesi gibi alacağımız çokça dersler var kitaplarda. Geçmişe takılı kalmadan ancak yaşananların sebep ve sonuçlarını bilerek önümüzde yaşanan olaylarda ona göre tavır almamız açısından bu tür kitaplarda anlatılanlar büyük katkı sağlıyor. Mübadeleyi anlarken bir yandan tarihsel süreci de anlamaya başlıyorsunuz. Balkan Savaşlarında o güzelim toprakların nasıl kifayetsiz yöneticiler yüzünden elimizden çıktığını görmek hüzün veriyor, içimizi acıtıyor. Bunları gördükten sonra günümüze ve geleceğe çok farklı bakıyorsunuz. Türkiye bizim son vatan toprağımız. Gidecek başka yerimiz de yok, niyetimiz de yok. Kıymetinin bilmek gerekir her bir karışının…

    Kitabınızı okuyanlardan aldığınız en unutulmaz geri bildirim ne oldu?

    ‘Vatanı Yüreğinde Taşıyanlar’ benim ilk kitabım olduğu için geri dönüşler benim için çok kıymetli. Kitabı ilk okuyanlardan olan Özge Akan, mübadil olan dedesinin radyosu, anneannesinin bakır sahanının yanına kitabı koyarak bir yolculuğa çıktığını söylemişti, çok duygusal sözlerle. Kitabımı okuyan 70 yaşlarında bir teyzemiz, kitabı okuduktan sonra 2 gece uyuyamadığını söylemişti. Yaşananları ilk defa bu kadar yalın olarak okuması onu çok etkilemişti. Avukat bir ablamız, ‘Emrah sen muhteşem bir başardın, geçmişle geleceği bir araya getirdin. Bu kadarını beklemiyordum’ cümleleri beni çok mutlu etmişti.

    Kayseri’den arayan bir kişi telefonla aradı. Ve telefonda konuşurken ağlamaya başladı. ‘Sen nasıl bir kitap yazdığının farkında mısın? Bizi bizden aldın, mübadil atalarımı gördüm kitabında’ cümlelerini kurarken ikimiz de ağlıyorduk artık.

    Emanet Çeyiz kitabıyla mübadele edebiyatına yeni bir soluk getiren Kemal Yalçın’ın yazdığı, ‘Bu kitap Emanet Çeyiz’i tamamlıyor’ cümlesi de beni çok mutlu eden cümlelerden.

    Bu listeyi uzatabilirim. Şunu görüyorum ki, insanların yüreklerinin tam ortasına dokunmuşum. 100 yıl önce mübadele ile doğduğu topraklara veda edenlerin hasretini yaşayan mübadil çocuklarının yürek yangınlarına bir nebze de olsa merhem olmuşum. Çok bahtiyarım.

    Mübadele dışında ele almak istediğiniz başka tarihsel konular var mı? Yeni projelerinizden bahseder misiniz?

    Henüz kitabım yeni çıktığı için tüm ilgi ve dikkatimi kitabın daha çok kişiye ulaşmasını sağlamak için harcıyorum. Bu sürecin ardından ise yazdığım kitapta izleri olanlarla yaptığı onlarca görüşmenin video kaydı var. Yunanistan seyahatimizde çektiğim çokça video var. Baktığımda 10 saatten fazla elimde görüntü ve yüzlerce belge var. Bir belgesel yapma hayalim var. Profesyonel bir ekiple çalışarak herkesi bazen şaşırtacak bazen gözyaşına boğacak bir belgesel yapmanın birçok şeyi gelecek kuşaklara aktarmak anlamında çok kıymetli olacağını düşünüyorum. Türk milletinin yaşadığı acıların, sıkıntıların yeterince anlatıldığını düşünmüyorum. Başkaları olmayan acıları üzerinden, olmayan kahramanlıkları üzerinden yüzlerce kitap yazıp onlarca film yaparken, tarihi bu kadar derin olan Türklerin yaşadıklarının daha kapsamlı ve güzel bir şekilde anlatılması gerektiğini düşünüyorum. Balkanlarda bizleri adeta ‘soykırıma’ tutanların neredeyse bizi suçlu çıkarmasına karşı söylenecek sözümüz olmalı. Bu belgeselle tarihe ışık tutarak mübadillerin hayatlarında eksik kalan birçok parçayı tamamlayabilirim. Ancak bu konuda maddi-manevi desteğe ihtiyacım olacak. Umarım başarabilirim.

    Eğer Vatanı Yüreğinde Taşıyanlar bir dizi veya film olarak uyarlansa, nasıl bir yapım görmek isterdiniz?

    Kitabın tamamından ziyade içinden bir hikâyenin alınarak mübadele ekseninde bir film yapılmasını çok isterim. Kastro köyünde başlayan, Selanik, Şam, İstanbul ve Honaz’da devam eden bir olay var kitapta anlatılan. Beni en çok etkileyen, geceleri rüyalarıma giren bu olay film yapılsa insanları çok etkiler diye düşünüyorum. Ne büyük acılar ne büyük hasretlerle sınanmış atalarımız. Okurken, araştırırken bile zorlandım. Onlar yaşadı. Belki bir gün film olur umudumu hep koruyacağım.

    Bu arada ben bu hikayeleri zaten film olarak izledim! Yazdığım her hikâyenin filmi benim kafamda yaklaşık 5 yıldır dönüyor. Mübadele haberinin gelme anı, evden son kez çıktıkları an, son kez camide namaz kıldıkları an, yürüdükleri yüzlerce kilometre, bindikleri gemideki gözyaşları ve daha neler neler…

    Son olarak, bu kitabı okuyacak olanlara ve mübadele konusunda daha fazla bilgi edinmek isteyenlere neler söylemek istersiniz?

    Atalarımın doğduğu topraklar olan Grebene’yi bırakarak Denizli’ye gelmelerinin üzerinden 101 yıl geçti. Onların her birinin çok kıymetli hikayeleri vardı. Tüm yaşananların gelecek kuşaklara aktarılması çok önemliydi. Bu kitapta savaşları, ölümleri, yokluğu, sürgünü, dışlanmayı gören o insanların yürek sızılarını görecekler. Umarım okuyanların da yüreklerinde o sızıyı oluşturabilirim. Ayrıca Töre-Devlet Yayınevine ve çalışan arkadaşlarımıza çok teşekkür ediyorum. Kitabın her aşamasında çok kıymetli destekleri oldu.

    Son olarak ise şunları söylemek isterim…

    ‘’Siz vatan bildiğiniz topraklardan bir gün ansızın hiç bilmediğiniz yerlere gönderildiniz mi?

    Siz namaz kıldığınız camide kurşuna dizilip öldürüldünüz mü?

    Siz annenizin, babanızın mezar taşlarına, bir daha dua edemeyeceğinizi bile bile sarıldınız mı?

    Siz evinizden çıkarken bir daha dönmeyeceğinizi bile bile pencerenizdeki çiçeği suladınız mı?

    Siz gemide ölen çocuğunuzu toprağa değil de denize verdiniz mi?

    Siz Yunanistan’da ‘Türk tohumu’, Türkiye’de ‘Yunan gavuru’ diye her yerde öteki oldunuz mu?

    Ben bu acıları yaşadım.

    Ben bu yaşananlarla büyüdüm.

    Ben mübadilim.

    Ben doğduğu topraklarda ölemeyen, doğmadığı topraklara bedeni giren ama ruhu her daim doğduğu topraklarda olanım!

    100 yıldır sustum.

    Şimdi sıra benim yaşadıklarımda, hayallerimde, yüreğimden sızan acılarda.

    Kabul buyurun!’’

  • ADIM SONBAHAR

    ADIM SONBAHAR

    Yine geldi sanırım sonbahar. 

    Ve iyi ki geldi. 

    Bana en iyi gelen mevsimdir sonbahar…

    Sebebini bilmiyorum ama ben sonbaharda yenileniyorum. Hayallerimi, geleceğimi, geçmişimi bu ayda hatırlıyorum ve yeni yoluma bu aylarda çıkıyorum.

    Sonbaharda hani yapraklar tek tek dökülüyor ya yeryüzüne. Çok seviyorum dökülen her bir yaprak tanesini. Daha güzeli ise daldaki o rengarenk yaprakların oluşturduğu cümbüş. Yeşil, kırmızı, mavi, turuncu ve daha ne çok renk. Bu ne muhteşem bir ahenk. Onları dalda görmek de güzel düştüğünde yollardaki hali de güzel.

    Yenileniyor insan sanki sonbaharda. Yaz aylarının tatil karmaşası bitiyor bence. İnsanların tatile gidip hiç dinlenmediği bir dönemde yaşıyoruz zira. Tatilin bile güzelinin yaşandığı mevsim bence sonbahar. 

    Ve ben hatırlıyorum çocukluğumun sonbaharlarını…

    Okul demekti sonbahar ve biraz da kışa hazırlık yapmaktı. Eve kurulan sobaydı biraz sonbahar. Odun kömürlerin depoya dizildiği günlerdi. Annelerimizin kışlık hazırladıkları günlerdi. Bizim içinse okul için kıyafet, kitap, defter günleriydi. Okula gidip yeni arkadaşlarımızla tanıştığımız, aynı sokakta oynadıklarımızla okulda yaramazlık yapmaktı sonbahar.

    Evet evet hatırlıyorum.

    İçimi bir huzur kaplardı sonbaharda. Okulu bir başka güzel, dağda bayırda gezmenin tadı bir başka güzel olurdu. Belki de bu yüzden sonbaharın en güzel ayı olan ekimde evlenmiştim. Bu yüzden bütün tatil planlarımı sonbahara saklamıştım. Gezmiştim sonbaharın en güzel yakıştığı Saraybosna’yı, Mostar’ı ve daha nice güzel yerleri.

    Hatırlıyorum sonbahardan kışa geçişi. Kışa ayları biraz zordu çocukluğumda. Sobalı evlerde büyüyen bizler için her an aynı odada yaşamak çok da güzel değildi ama biz mutluyduk. Daha iyi bir hayat için çok bilgimiz de yoktu, hayallerimiz de sınırlıydı. 

    Son bahar diye bakınca içimi daha büyük bir hüzün kaplıyor. Son baharını yaşayan insanlarımız var, belki de biziz bu son baharı yaşayan. Hayatımızın son demi de olabilir bu sonbahar. Kıymetini biliyor muyuz peki sonbaharın, hayatın güzelliklerinin. Aslında hep öyle yaşamak gerekmez mi? Kaç defa daha Ege’de dağların kıyılara paralel uzandığı yerlerde denize gireceğiz? Kaç sonbaharımız kaldı mesela yaprakların dökülmesini izleyeceğimiz? Nedir o zaman bu sinir, stres, ölmeyecek gibi dünyayı dert etmeler! Dünyanın işinin, derdinin bittiği nerede görülmüş? 

    Hadi dostum önümüze bakalım artık. Sonbahar aylarında geçmişin o tozlu raflarında biriken hatıralarımızı, hayallerimizi düşünelim bir daha. Sonbaharda yeniden yola çıkalım. Yeniden bir Neşet Ertaş türküsü gibi ‘Tatlı dile, güler yüze doymayalım. Yeniden hayalini kurduğumuz ve ömür bitmeden görülmesi gereken yerleri görelim. Yeniden başlayalım hayatımıza, daha önce hiç başlamamış gibi. Geç mi diyorsun! Öldün mü ki geç olsun!

    Yeni gelecek sonbaharlarda hatırlayacağımız güzel bir sonbahar olmasın mı bu sonbahar…Bakın ne diyor Atilla İlhan:

    ‘’nasıl iş bu

    her yanına çiçek yağmış

    erik ağacının

    ışık içinde yüzüyor

    neresinden baksan

    gözlerin kamaşır

    oysa ben akşam olmuşum

    yapraklarım dökülüyor

    usul usul

    adım sonbahar.’’

    Sizin yapraklarınızın dökülmeyeceği ancak yaprakları dökülen ağaçların söylediği ninniyi dinleyeceğiniz nice sonbaharlarınız olsun.

  • CAMİLERİ KAPATMAK!

    CAMİLERİ KAPATMAK!

    Türk milletinin camilere, dergahlara, türbelere ilgisi hepinizin malumu. Camiye Cuma’dan Cuma’ya gidende de hiç gitmeyende de bir hoşgörü, saygı vardır.

    Ülkemizde son yıllarda yapılan dindarlık anketlerinde ve çevremizde görebildiğimiz kadarıyla daha seküler, daha manevi hayattan uzak bir nesil geliyor. Deizm, ateizm her geçen gün daha büyük mevziler kazanıyor.

    Olayı getirmek istediğim yer tam olarak şurası.

    Geçtiğimiz gün Denizli’de bir camiye gittim. Akşam namazı okunduktan bir süre sonra gittiğim için cemaat imamla birlikte camiden çıkıyordu. Ben de namaz kılmak için içeri girdim. İmam efendi bana dönerek, ‘Camiyi kapatacağız, dışardaki alanda kıl’ diyerek seslendi!

    Camiyi kapatmak mı!

    Cami cemaatine göre genç yaşta bir gencin, namaz kılmak için camiye geldiğine sevinmek şöyle dursun gayet de duygusuz bir şekilde caminin içinde değil dışarıda namaz kılmamı istiyordu. Tepki vermedim ve dışarıya çıkarak ibadetimi yaptım.

    Dini olarak, Diyanet olarak, millet olarak, devlet olarak çok eksiğimiz, düzeltmemiz gereken nokta var belki.

    Bu durum belki de düzeltmemiz gerekenlerin en başında yer alıyor. İstediğiniz kadar şaşalı, 10 bin, 20 bin kişilik camiler yapın. Avizeleri altın suyuna batırın. Minareleri 100 değil 200 metre yapın. Halılar birinci kalite olsun. İçinde namaz kılacak insanları bulamayacak günlere gitmeye başladığımızı görmüyor musunuz? İnsana yatırımı ne zaman yapacak bu memleket? Bir genci, çocuğu kazanmanın hazzı, mutluluğu yetmiyor mu?

    Camiyi kapı duvar yaparak İslamiyete nasıl hizmet edeceksin Hocam!

    Yaş ortalaması 70 olan cami cemaatinin arasına 32 yaşında bir genç geldiğine sevinmek yerine camiyi kapatmak mıdır aklına ilk gelen!

    Sen benden, bizden hepimizden daha çok biliyorsundur dinin emirlerini, yasaklarını…Sen bana dışarıda kıl namazını dedin diye namazdan, camiden soğuyacak değilim. Ama Cem Karaca örneğinde olduğu gibi 7’sinde hocasından gördüğü kötü muamele nedeniyle camiye bir daha 70 yaşında gelenlerin ülkesi burası.

    Hırsızlık diyeceksin, kedi köpek giriyor diyeceksin belki camiye. Kapıyı çekip çıkabilirsin dışarıya ama namaz kılmak için giren bir insanı dışarıya çıkarmak nedir!

    Şimdi Müftü Ahmet Hulusi Efendi Cami imamı olan Ali Sürücüoğlu, küçük mahallemdeki ilk hocamdı benim. 7-8 yaşında sırf bize çikolata veriyor diye camiye giderdik. O gün verdiği çikolata için camiye giden bizler, şimdi maneviyat versin diye yanına uğrar haldeyiz. Kalplere bir kez girildi mi çıkması zor oluyor…

    Kalpleri kazanmak çok zor hocam. İnsanı kazanmak çok zor. Hele 2020’lerin dünyasında, çocukları, gençleri kazanmak çok daha zor. Camileri ve kalplerimizi açalım insanlara. İnan o zaman o cami 24 saat yaşar ve sende yaş ortalaması 25 olan insanlara namaz kıldırırsın…

  • NAMUS, ZAFER VE 30 AĞUSTOS

    NAMUS, ZAFER VE 30 AĞUSTOS

    30 Ağustos işin sadece bilinen kısmı. Asıl geride kalan yılları, acıları, hüzünleri, vatanını terkedenleri yazmak lazım. 30 Ağustos tarihi sadece bir sonuç. Sebeplerini iyi bilmek lazım…

    Dünyanın kanunudur. Eğer gücünü kaybedersen hemen başına üşüşürler akbaba gibi. Osmanlı Devleti için de öyle oldu. İyi okuyamadı zamanı ve dünyayı. Geliştiremedi bir türlü kendisini. 3 cihana hükmeden koca Osmanlı Devleti ufacık Balkan ülkelerine savaş kaybeder hale geldi. Bazı yerlerde savaşa bile girmeden terk etti toprakları.

    Düşman 3-5 koldan girerken Anadolu topraklarına, millet kendi arasında ufak ufak kıpırdanıyordu ama lidersiz olmuyordu bu işler. Bu toprakların makus kaderini değiştirecek bir lider bekleniyordu. 19 Mayıs’ta çıkarken Samsun’a Mustafa Kemal, aklında bağımsız bir Türkiye fikri vardı. Bunu yapmak ise çok da kolay değildi. Yunanistan İzmir ve çevresini, Fransızlar Çukurova’yı, İngiltere petrol neredeyse orayı, Rusya Doğu Anadolu’yu diğer akbabalar da diğer yerleri kendilerine parsellemişlerdi. Gizli antlaşmalarla ülkeyi boydan boya kendilerine almışlardı. Sağolsunlar vicdanları çok temiz olduğu için! Ankara ve çevresinde küçük bir bölgeyi de Türk insanına bırakmışlardı. Bu ne güzel düşmandı! Size Anadolu’nun tam orta yerinde toprak bile bırakıyorlardı!!!

    Anadolu’nun her yerinde kadınlarımıza tecavüz ediliyor, erkekler kurşuna diziliyordu. Ege’nin bir kasabasında köye giren düşman askerini gören genç Ayşe, evine gitti ve düşman kapıyı çalınca da 1 saniye düşünmeden evi ateşe verdi. Evle birlikte cayır cayır yandı ama dokundurmadı namusuna. İngilizler, Fatih’in fethettiği İstanbul’u İngiliz bayraklarıyla donatmıştı.

    Türk bir üsteğmen, daha alt rütbedeki bir teğmene selam vermediği için tutuklanıyordu. Ezan seslerinin yerini kilise çanlarının almasına ramak vardı.

    Bu böyle gitmez diyen Mustafa Kemal ve arkadaşları düştüler yola. Millete güvenmekle birlikte çok akıllı ortaklıklar kurdular. Savaştan çekilen ya da girmeyen ülkelerden silah aldılar. Savaşın bittiği cephelerdeki düşmanlarla dostluk kurup hem silah olarak hem de psikolojik olarak üste çıktılar. Bir yandan Anadolu topraklarında kan gövdeyi götürürken, diğer yandan 100 yıldır savaş kazanamaz hale gelen Türkler artık savaşları kazanmaya başlamıştı. (Burada parantezi açmak gerekir. Kurtuluş Savaşı’nı bu milletin azmi ve imanı kurtarmıştır. Gökten sakallı dedeler hikayeleri falan bu milleti hiçe saymaktır. Sakallı dedeler 100 yıldır savaşı kaybederken yoktu da Mustafa Kemal önderliğinde halk ayaklanınca mı ortaya çıktı!)

    Mustafa Kemal önderliğinde İsmet İnönü, Kazım Karabekir gibi efsane komutanlar, Anadolu’yu baştan aşağıya temizledi düşmandan. Geriye son bir yumruk atmak kalmıştı. Büyük Taarruz tarihinin ben özellikle seçildiğini düşünenlerdenim. 26 Ağustos 1071 yılında Alparslan Anadolu’yu Türk yurdu yapmak için nasıl Malazgirt’ten başladıysa yolculuğuna, Mustafa Kemal de aynı tarihte son yumruğu vurmak için kalktı şaha. Kısa sürdü düşmanın kovalanması ve yenilmesi. 30 Ağustos’ta hemen hemen her şey bitmişti. İzmir’deki Yunanlılar da 9 Eylül tarihinde aldı gereken dersi. Öğrettiler onlara emperyalistlerle yola çıkan için yolun sonunun neresi olduğunu…

    30 Ağustos 1922 yılında Türk Bayrağı özgürce dalgalanmaya, ezan özgürce okunmaya başladı bu ülkede yeniden. Mustafa Kemal Atatürk’ün savaştan 2 yıl sonraki şu sözleri aslında her şeyi anlatıyor:

    ‘’ Ulusal tarihimiz çok büyük, parlak zaferlerle doludur. Ama Türk Ulusu’nun burada kazandığı zafer kadar kesin sonuçlu, yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yeni bir akım vermekte kesin etkili bir meydan savaşı hatırlamıyorum.Türk Devleti’nin, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli burada sağlamlaştırıldı, ölümsüz yaşayışı burada taçlandırıldı. Bu alanda akan Türk kanları, göklerde uçuşan şehit ruhları, devletimizin, cumhuriyetimizin ölümsüz koruyucularıdır.’’

    Türk Devleti’nin, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli burada sağlamlaştırıldı, ölümsüz yaşayışı burada taçlandırıldı.

  • FARE KAPANI

    FARE KAPANI

    Belki birçoğumuzun bildiği bir hikayedir ama hatırlatmakta ve ders almakta fayda var.
    ‘Evin minik faresi, duvardaki çatlaktan bakarken, çiftliğin sahibinin eşi ile birlikte mutfakta bir paketi açtıklarını görür. İçinde hangi yiyecek var diye düşünür minik fare ? Bir süre sonra gördüğü bu paketin bir fare kapanı olduğunu anladığında korkudan bütün dünyası başına yıkılır.
    “Evde fare kapanı var, evde fare kapanı var!” diye bağırarak telaşla bahçeye fırlar.
    Minik fareyi telaş içinde gören tavuk, umursamaz ve bilgiç bir tavırla başını kaldırmış ve
    “Zavallı farecik, bu sadece senin sorunun , benim değil , bana ne zararı olur ki bu küçücük kapanın” der.
    Tavuktan destek bulamayan fare bu sefer telaşla koyunun yanına koşar ve olanları anlatır.
    Koyun fareyi dinler ama, ‘’Çok üzgünüm fare kardeş, sana dua etmekten başka yapacağım bir şey yok , dualarımda olacağından emin olabilirsin” der.
    Minik fare çaresizlik içinde ineğe döner, “Evde bir fare kapanı var, bu benim sonum demektir ne olur bana yardım et bu kapandan kurtulmam lazım” der.
    İnek; “Bak fare kardeş, senin için üzgünüm ama elimden bir şey gelmez.” der.
    Sonunda minik fare, başı önde umutsuz şekilde eve döner. Yemek ararken fare tuzağı ile bir gün tek başına karşılaşmak zorunda kalacağını anlar.
    O gece evin içinde sanki ölüm sessizliği vardır. Minik fare aç ve susuz bekler. Tam yorgunluktan ve açlıktan gözleri kapanacakken birden bir ses duyulur.
    Gecenin sessizliğini bölen gürültü fare kapanından geliyordur. Çiftçinin karısı ne yakalandığını görmek için yatağından fırlamış ve mutfağa koşmuş, karanlıkta kapana, zehirli bir yılanın kuyruğunun kısıldığını fark edememiş ve kuyruğu kapana kısılan yılanın canı çok yanıyormuş ve aniden üzerine gelen çiftçinin karısını ısırmış.
    Çiftçi, karısını apar topar doktora götürmüş, doktor zehri temizlemiş ve sarmış. Çiftçi karısını eve getirip yatağına yatırmış , karısının ateşi yükselmiş ve bir türlü düşmüyormuş , kadıncağız ateş ve ter içinde kıvranıp duruyormuş.
    Taze tavuk suyu çorbasının eşine iyi geleceğini düşünen çiftçi bıçağını alıp bahçeye koşmuş kestiği tavuk ile çorba yaparak eşine içirmiş.
    Karısı biraz kendine geldiğinde , hastalığı duyan komşuları ziyarete gelmişler. Çiftçi de onlara ikram etmek için koyununu kesip yedirmiş. Zaman geçiyor ve çiftçinin karısı kötüye gidiyormuş ,Birkaç gün sonra çiftçinin karısı yüksek ateşe dayanamamış ve ölmüş.
    Cenazesine çok sayıda kişi geldiği için çiftçi de mecburen ineğini kesip cenazeye gelenlere ikram etmiş.’’
    Çıkarılması gereken çok ders var bu hikayeden. Bana dokunmayan bin yaşasın diyerek sorunlardan, sıkıntılardan kurtulamazsınız. Eğer çevrenizde birileri sıkıntıya girmeye başlamışsa uzun vadede herkes tehdit altındadır. Bu ekonomide olabilir, terör de olabilir, adalet de olabilir. Ailevi meseleler bile olabilir.
    Sözün özü: ’Ya hep beraber, ya hiçbirimiz…’

  • KADINLAR

    KADINLAR

    Kadınlar

    8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü..

    Her yerde bir heyecan. Erkeklerden duygusal mı duygusal paylaşımlar!

    Siyasetçiler kadının analığından tutun da eşliğine, eşitliğine vurgu yapan cümlelerle kutluyor bu günü.

    Halbuki bir arkadaşımın dediği gibi. Kadınlar kadındır, çiçek babandır!

    Kadınlar Günü’nün çıkışına baktığımız zaman, günümüzdeki çiçek almaların, süslü ama içi boş lafların ne kadar samimiyetten uzak olduğunu görüyorsunuz.

    Aslında mesele daha iyi çalışma koşullarıydı. Daha iyi bir hayat istiyorlardı sadece.

    1857 yılında ABD’de bir tekstil fabrikasında başladı her şey. 40 bine yakın dokuma işçisi yaşanabilir bir hayat için greve gitti. Aralarında kadınlar da vardı. Polislerin müdahalesinin ardından işçiler fabrikaya girmişti ve çıkan yangının ardından 120 kadın işçi can vermişti.

    1910 yılında Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin’in önerisiyle olayın yaşandığı tarih olan 8 Mart Dünya Kadınlar Günü olarak oybirliğiyle kabul edildi.

    İşin özünde işte bu acı var. Kadınlar, kadın işçiler daha iyi bir hayat istemişti sadece. Bunun için de patrona yalakalık yapmamış, ona buna boyun eğmemişlerdi. Greve gitmişler ve sonuç bu olmuştu.

    Ondan sonraki yıllar içinde 8 Mart ülkemizde de kutlanmaya başladı. Ancak son yıllarda iş Sevgililer günü gibi, Anneler günü gibi içi boş bir yere gidiyor.

    Halbuki kadınlara değer vermek için onlara alacağımız çiçeklere, tek taşlara ihtiyaç yok. Gerçekten yok. Onların isteği de emin olun çiçek böcek değil.

    Türk kadını tarih boyunca özgürlüğüne düşkün olmuştur. Avrupa’daki birçok milletten önce seçme ve seçilme hakkını kazanması bile bunun bir göstergesi.

    Ve kadınlarımız huzur istiyor, sakinlik istiyor. Maalesef her yıl yüzlerce kadın çeşitli sebeplerle öldürülüyor. Öldürülen kadınlar arasında kimler yok ki. Üniversite mezunları, ev kadınları, zengin kadınlar ve daha niceleri. Öldürenler ise hep aynı. Gücünü kendisinden zayıf birinin üzerinde deneyen zavallılar!

    Halbuki çok sevdiğimizi söylediğimiz milletimizin tarihine baksak biraz. Nene Hatunlar, Kara Fatmalar, Afife Jaleler… Anadolu’yu Türk’e vatan yapan Alparslan’ın eşi Selcen Hatun. Kadın gibi kadın değiller mi?

    Hele Aybüke öğretmen… Son zamanlarda Türk kadının adeta profili oldu hepimizde. Kahpe bir terör örgütü kurşunuyla ayrıldığında aramızdan hepimizi hüzne boğmuştu. Hele bir de sosyal medyadan dinleyince o güzelim türkülerini adeta bittik tükendik. ‘Beni öldürende yoktur din iman’ derken adeta ölümünün ağıdını yakıyordu. Türk kadını bu demiştim türküsünü, hayat hikayesini dinlerken.

    Geçmişin o zor dönemlerine, kadınların adeta ‘insan’ sayılmadığı dönemlere baktığımızda her geçen gün kadınların haklarına daha fazla kavuştuğunu görmek beni ziyadesiyle mutlu ediyor. Seçme ve seçilme hakkının birçok ülkeden önce Türk kadınına verilmesi başlı başına bu toprakların en büyük devrimidir zaten.

    Bunun dışında son zamanlarda ulusal medyada başlayan cinsiyetçi dilin terk edilmesi gibi çalışmalar da ilerleyen yıllarda birçok yanlışın önlenmesini sağlayacaktır diye düşünüyorum. İş adamı yerine iş insanı, kadın bakan yerine sadece bakan diyerek de derdimizi anlatabiliriz noktasına gelmesi ulusal basının önemli bir basamak bence.

    Elbette düzeltilmesi gereken birçok konu var. Kadınların toplumsal hayattan dışlanmaması,kadın cinayetlerinin önlenmesi ve daha neler neler. Ama en önemlisi kadınlara sadece 8 Mart’ta değil her gün gereken önemin verilmesi. Onlara karşı kullanılan dilin tatlı olması baş şart olmalı mesela. Peygamberimiz de öyle buyurmuyor mu:

    ‘’ Ey insanlar! kadınların haklarını bilmelisiniz ve gözetmenizi isterim,bu nedenle Yüce Allah’tan korkmanızı dilerim. Siz kadınları Allah’hın emaneti aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’hın emri ile helal bildiniz. Sizin kadınlar üzerinde onların da sizin üzerinde hakkı vardır.’’

    8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü özelinde şehit kadınlarımızın, hayat mücadelesinde dik duran kadınlarımızın gününü kutlarım!

  • BİZİMKİSİ BİR AŞK HİKAYESİ

    Size bir aşk hikayesi anlatmak istiyorum. İçinde sen olan, içinde ben olan, içinde biz olan…

    Bu hikayeyi kendim yazmayı ya da çok daha önceleri okumayı, duymayı çok isterdim. Yeni öğrendim, yeni dinledim ve dinledikçe dinleyesim geliyor. Her gördüğünü seven, her gördüğüne tutulan ve bir o kadar da çabuk vazgeçenlerin olduğu zamane aşklarının yanında bu hikaye ruhumu serinletiyor, yeniden aşka olan inancımı sağlamlaştırıyor. Yazarı Serdar Tuncer’e saygılarımla…

    ‘’İnsan arar…

    Bazen bulur, bazen buldum zanneder,

    Bazen buldum zannetmişken bir imtihanla kaybediverir…

    Aradığını bazen bir çift gözün derûnunda bulur,

    Bazen kaybeder kendisini insan,

    Bir çift gözbebeğinin ta içinde…

    Genç adam da ararmış, Aşkı ararmış…

    O kitaplarda okuduğu, filimler de seyrettiği,

    Hayalini kurduğu, rüyalarda gördüğü aşkı aramış yıllar boyu.

    Bir gün bir kütüphaneden bir kitap almış,

    Oturmuş sabaha kadar okumuş, yutmuş, o kitabı ezberlemiş.

    Bazen sayfaları birbiri ardınca çevirmiş.

    Tekrar okumuş… Tekrar okumuş…

    Ve o kitaptaki aşka vurulmuş genç adam.

    Sonra kitabı kapatmış sabaha karşı, düşünmeye başlamış;

    `Acaba böyle âşıklar gerçekten var mıdır?`

    `Böyle bir âşık? Böyle bir maşuk? Böyle bir çift göz gerçekte de var mıdır?`

    Kitabın kapağını kaldırıp bakmış ki,

    Kendinden önce okuyanların isimleri var.

    Bir tane bayan ismi `Acaba?` demiş,

    `Bir ömür beklediğim, aradığım acaba o olabilir mi?

    O da bu kitabı okurken, filan sayfada benim düşündüğümü düşünmüş müdür?

    Falanca sayfayı okurken, böyle bir tebessüm etmiş midir?

    Falan yerde gözlerinden yaşlar süzülmüş müdür bir bir?`

    Hayaller kurmaya başlamış.

    Sabah olduğunda genç adam, `Aradığım sevgiliyi buldum!` demiş.

    `O kadın benim bir ömür aradığımdan başkası değil!

    Göreceğim onun gözlerini, onun gözlerinin kapısından gireceğim yüreğine…`

    Sabah olunca, o isimdeki herkese birer tane mektup yazmış.

    Adresleri bulmuş fihristten.

    Göndermiş mektupları ve beklemeye başlamış…

    Bir, iki, üç, dört, beş…

    Günler günleri kovalamış haber yok.

    Bir sabah eve geldiğinde posta kutusu,

    Kalbi güm güm atmaya başlamış, çıkartmış `o`.

    Ondan bir mektup…

    Hemen alelacele merdivenleri koşarak çıkmış,

    Bir taraftan zarfı açmış okumuş, cevap;

    “Genç adam sizi tanımıyorum, bir kez bile görmedim yüzünüzü. Zaten görmem de gerekmez bir tek gördüğünü sevmez gözler ama itiraf edeyim yazdıklarınıza vuruldum. Sizde benim hoşuma gittiniz.”

    Genç adam hemen bir cevap karalamış oracıkta.

    Cevabını beklemeye koyulmuş, iki, üç gün.

    Hani beklerken de zaman geçmez.

    Koşmuş, gelmiş, bakmış posta kutusunda bir mektup,

    Hemen bir cevap,

    Bir mektup, bir cevap…

    Beş yıl boyunca karşılıklı mektuplaşmışlar.

    Birbirlerinin ne yüzünü ne de gözünü görmemişler bu zaman diliminde.

    Delikanlı dayanamamış artık yakmış hasret yüreğini,

    Bir mektup yazmış;

    “Hanımefendi sizi görmek istiyorum. Yüzünü görmeden, özüne vurulduğum kadını merak ediyorum. Ne olur buluşalım.”

    Cevap gelmiş;

    “Hay hay. Filan gün, falan sahil kasabasında, falan yerde bekliyorum. Beni tanımanız için yakamda da kırmızı bir gül olacak.”

    Zaman geçmek bilmemiş.

    Genç adam şiirler okumuş, türküler söylemiş…

    Nihayet o sabah geldiğinde, iki saat evvelden belki

    Koşturup o sahil kasabasına gelmiş, beklemeye başlamış.

    Martıların sesi bir başka,

    Dalgalar bir başka vurmakta sahile,

    Simitçi çocuk bile o gün bir başka güzel.

    Yüreği alt üst, pırpır.

    Vakit yaklaştıkça yerinde duramaz olmuş.

    Karşıdan gelenlere `Acaba o mu?` `Belki de budur.`

    Hepsinin yakasına bakıyor, `Yok o değildir!` `O değildir!`

    En son bakmış ki; karşıdan birisi geliyor.

    Muhteşem bir endam, saçlar bellere kadar dökülmüş,

    Bakışlar alıp insanı asırlar ötesine, kıtalar ötesine götürecek kadar güzel.

    Ve o kadar tatlı bir tebessümle genç adama doğru yürüyerek geliyor ki;

    “İşte” demiş “İşte biliyordum, o…”

    Ona doğru yürümeye başlamış, yaklaşmış,

    Tam karşı karşıya gelmişler, göz göze bakmışlar,

    Genç kız bir tebessüm edip delikanlının önünden sıyrılıp geçmiş ki;

    Arkada ellili yaşlarda, kalın camlı gözlükleri olan, yüzü çiçek bozuğu,

    Seksen kilo kadar, 1,50 boylarında, yakasında kırmızı bir gül olan bir kadın.

    Dönüp bakmış giden kıza,

    `Gel!` der gibi bakmakta o güzellik.

    Diğerinin gözlerine bakmış, yalvararak bakıyor.

    `Hayır!` demiş. `Ben bir anda vurulduğuma değil,

    Yüzünü görmeden, özüne vurulduğum kadına gideceğim.`

    İhtiyar kadının önüne gelmiş, durmuş, elini uzatmış.

    `Merhaba` demiş, `Ben filanca`. Kadın tebessüm etmiş.

    `Delikanlı sizi tanımıyorum ama şu karşı kaldırımda ki kız var ya, sizi görünce gözleri ışıl ışıl oldu. Yakasında ki gülü çıkartıp benim yakama taktı ve dedi ki;

    `Şişşşt… Teyze, imtihan, imtihan…`

    Delikanlı dönüp bakmış ki, genç kız kollarını açıp kendisine doğru gelmekte.

    Bazen yıllar sürer bir gözün kapısından içeri girmek, bazen bir an…

    Ve o imtihanı verenler o kapıdan içeri girip,

    O gönülde bir ömür misafir olurlar.

    Gözler ki aşk kapısının tokmağıdır, gözler ki aşkın kapısıdır…Girmesini bilene…’’