
PARİS’TE BİR TÜRK RESSAM
FİKRET MUALLA
Paris’in sokakları sonbaharın renklerine bürünürken Seine Nehri’nin kıyısında hafif sis yükseliyor, köprülerin taşları ıslak. Caddeler yazın kalabalığından arınsa da halâ kalabalık. Rüzgâr ince ince esiyor; Café Select’in beyaz mermer masalarında buğulanmış kahve bardakları göze çarpıyor. Kitap okuyanlar, sonbaharın hüznünü seyredenler dolduruyor masaları. Turistler ellerinde fotoğraf makineleriyle şehrin renklerini yakalamaya çalışırken Parisliler aceleci ama zarif adımlarla şehri yaşıyor. Sonbahara biraz melankoli biraz da romantizm karışıyor.
Café de Flore’nin önünden geçerken kimler gelmiyor ki akla: Jean-Paul Sartre, Picasso, Aragon, Tristan Tzara, Albert Camus, Abidin Dino… Biraz daha dolaştıkça La Coupole, Le Dôme, Le Select çıkıyor karşımıza. Birçok ressamın, şairin, sanatçının buralarda bıraktığı izler bizi peşinden sürüklüyor. Rue de Seine sokağında, kolunun altında resim dosyasıyla ağır ağır yürüyen Fikret Mualla; ona ait değilmiş gibi duran eski paltosu, büyük ayakkabıları, hırpani görüntüsüyle geliyor gözümüzün önüne. Bohem yaşantısını, deliliklerini, yalnızlıklarını düşününce insanın içini buruk bir tebessüm kaplıyor.
1903’te Kadıköy, Moda’da doğmuştu. Babası Ekrem Bey Duyun-ı Umumiye’de memurdu. Annesi Nevber Hanım kız çocuk beklediği için Mualla ismini seçmiş; babasının Tevfik Fikret’e olan hayranlığından dolayı bir de Fikret ismini almıştı. Fikret Mualla’nın dayısı Hikmet Topuzer, Fenerbahçe’nin amblemini tasarlamış, penaltılardaki başarısından dolayı “Penaltı Kralı” olarak ünlenmişti. Bu durum kuşkusuz Fikret Mualla’nın futbola olan tutkusunda önemli bir etken olmuştu. Ancak Galatasaray Lisesi’nde okuduğu yıllarda futbol oynarken sakatlanmış ve bir bacağı topal kalmıştı. Bu sakatlık benliğinde derin izler bırakarak daha da dışlanmış hissetmesine sebep olmuştu.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında çıkan İspanyol nezlesi Osmanlı imparatorluğu’nda da etkili olmuştu. Fikret Mualla bu yıllarda Galatasaray Lisesi’nde yatılı okuyordu. İspanyol Nezlesi’ne yakalanınca evine gönderilmişti. Ancak annesi ve anneannesine de hastalık bulaştı, ikisi de hayatını kaybetmişti. Fikret Mualla ise suçluluk, acı, öfkeyle dolu zor günler yaşamıştı. Babasının başka bir kadınla evliliği Fikret Mualla’nın sinirlerini altüst etmiş; bir yanlış anlaşılma sonucu karakola düşmesi, ardından arkadaşlarının onu kurtarmak için bulduğu çözüm olarak akıl hastanesine yatırılması işleri iyice karışık hale getirmişti.
Mütareke yılları İstanbul için zor zamanlardı. Evde de sorunlar giderek büyüyünce Ekrem Bey oğlunu mühendislik eğitimi alması için İsviçre’ye göndermişti. Ancak Fikret Mualla mühendis olmak istemiyordu, tutku haline gelen resim sanatının peşinden gidiyordu. Heidelberg, Münih, Berlin ve ardından Paris’e geçmiş; Van Gogh, Gauguin, Matisse, Picasso gibi ressamların eserlerini görmüştü.
Paris’te Rouet Çıkmazı’nda köhne bir apartmanın 6. katında bohem bir hayat sürüyordu. Karnını doyurmak ve bir şişe şarap alabilmek için resimler yapıyordu. Ancak İkinci Dünya Savaşı yıllarında Almanlar Paris’i işgal edince resimlerini satamaz olmuştu. İyi Almanca bildiği için Almanlarla sohbet etmesi Fransızların tepkisini çekmişti. Bir ara içip Hitler’e sövdüğü için Almanlardan dayak yiyip sorguya çekilmiş; ancak tekrar içip aynı şeyleri yapınca Almanlar onu deli zannedip kendi hâline bırakmışlardı. Bu kez de Fransız direniş örgütü “bu adama Almanlar neden karışmıyor, casus mu?” diyerek peşine düşmüştü. Sanatçıyı tanıyanların anılarında rastladığımız bu bilgilerin ne kadarının doğru olduğunu bilemesek de tam Fikret Mualla’lık hareketler değil mi?
Picasso’nun ona hediye ettiği resmi şarap almak ve karnını doyurmak için çok ucuz bir fiyata satması da Mualla’yı tanıyanları şaşırtmamıştı. Sanatçının biraz da kendi seçtiği bohem yaşamı, buhranları, yalnızlıkları, saplantıları resimlerine yansımamıştı; yaşamı ve resimleri arasına bir çizgi çekmişti. Hayatının griliklerine rağmen resimlerinde kırmızı ,mavi, sarı, yeşil gibi renklerin canlı ve parlak tonlarını kullanmıştı. Bazı sanat tarihçileri onun fütürizm, ekspresyonizm, fovizm gibi akımlarda etkilendiğini iddia etse de Hıfzı Topuz ile yaptığı röportajlarda hiçbir akıma bağlı olmadığını net bir şekilde belirtmişti.
Cafeler, birahaneler, Pazar yerleri, parklar, lokantalar onun resimlerine konu olmuştu. Hareketli figürler, sokakta yürüyen kalabalık, müzisyenler, pazar satıcıları resimlerinde ritmik bir akış oluşturmuştu. Ayrıntıya takılmayan serbest ve hızlı fırça darbeleri samimi üslubuyla dikkat çekiyordu. Çabuk kuruduğu için genelde guaş boya tercih ediyordu. Kolunun altına aldığı dosyasındaki resimleri satmak için sokaklara çıkıyor; o gün kimseye satamazsa bir şişe şarap karşılığı hediye ediyordu.
Hayatının son dönemlerinde Madam Angles, onun yalnızca kendisi için resim yapması karşılığında kalacak yer vermiş, temel ihtiyaçlarını karşılamıştı. Fransa’nın güneyinde yer alan Reillane’de yerleşmişti. Bu coşku ve çılgınlıklarla geçen yaşam, 19 Temmuz 1967’de kaldığı hastanede sona erdi. Kimsesizler mezarlığına gömüldü. 1974’te sürekli özlem duyduğu İstanbul’una naaşı getirildi.
Bugün eserleri Arkas Sanat Merkezi, Erimtan Sanat ve Arkeoloji Müzesi, Ankara Resim Heykel Müzesi, İstanbul İş Bankası Resim Heykel Müzesi gibi yerlerde süreli ve kalıcı olarak sergileniyor.



