Kategori: Fatma Subaşı

  • KADIN OLMAK…

    KADIN OLMAK…

    FATMA SUBAŞI

    Kadın denildiğinde ilk aklıma gelen kelimeler; ana, eş, kız çocuğu, güven, merhamet, fedakar,  zarif, narin, gülen yüz,… Kadın olmak zordur köyümde, vatanımda, dünyada… Daha önceki iki yazımda milletimin ve vatanımın güzelliklerini ve zorluklarını, yurtdışı tecrübelerimi anlattım. Müsaadenizle tecrübelerimi sizlere aktarmaya çalışıyorum, bu sayımızda konumuz kadın olmak…

    Üç erkek çocuktan sonra kız çocuğu olarak dünyaya geldiğimde tüm ailem çok sevinmiş. Babam en değer verdiği kadının, annesinin adını vermiş bana, köyde doğal ortamda, yiyecekler doğal, sohbetler doğal, nineler, dedeler,… büyük bir ailede huzur ve mutluluk ile geçti çocukluğum. Annem ve babam dahil hiç kimseden şiddet görmedim. Dokuz yaşından sonra çektiğim tek zorluk ev işleri ve tarla işleri idi. Altı kardeş olunca kız çocuğu olarak annemin en büyük yardımcısı bendim. Vücut yorgunluğu geçer, sorun olmadı fakat çevre baskısı, aile baskısı,… beni hayat ile mücadeleye itti. Kız çocuğu okumaz, kız çocuğu dışarı çıkmaz, kız çocuğu çalışmaz,… Sülalemizde ilk üniversiteyi okuyan ve köyümüzde ilk Amerika’ya giden ve çalışan kadın oldum. Zamanında ailesi tarafından sokağa çıkarılmayan ben, daha sonra gelişen ve değişen dünyada Amerika’ya iş insani olarak gönderildim. Orada ki çabam, çalışkanlığım, fedakârlığım ve sabrım bana çok şey öğretti. Bir kadının isterse her şeyi yapabileceğini anladım.

    Yurtdışında on iki yıl boyunca bir kez kapı açmadım; araba kapısı, asansör kapısı, restoran kapısı, iş yeri kapısı,… sizi gören tüm erkekler kapıları açıyorlar. Siz bir ortama girdiğinizde erkekler; konumu ve yaşı ne olursa olsun hemen ayağa kalkıyorlar. İşgörüşmeniz veya ev ziyaretiniz bittiğinde dış kapıya kadar eşlik ediyorlar. 2003 yılında ilk ürün satışı yaptığım, on altı eyalette işyeri olan büyük bir firmanın, yaşlı erkek olan satın alma müdürü, beni ikinci katta ki ofisinden inerek dış kapıya kadar yolcu edince çok şaşırmıştım, kendimi çok değerli hissettim. Kadın olduğum için bir adım öndeydim; kadın olduğumu, değerli olduğumu ve ikinci sınıf olarak baskı görmediğimi görmek çok güzeldi. Kadınlar önden yürüyordu, bir erkek bir odaya veya masaya geldiğinde kadınlar ayağa kalkmıyordu.

    Vatanımız son yirmi yılda görsel olarak değişti ve gelişti. Fakat bazı insanlar değişmedi ve gelişmedi. 2018 Kasım ayında Denizli Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday adayı olmadan önce halk ve parti içindeki kişilerle istişarelerde bulundum. Halktan olumlu tepkiler aldım, maalesef parti içinde ki yöneticilerden aldığım bazı yorumlar beni kırdi; 1. kişi ”Sen bilirsin aday adayı olmak istiyorsan ol, fakat kadın olduğun için şansın yok” dedi. 2. kişi “Başın açık ve evli değilsin, şansın yok” dedi. Her iki kişide haklı çıktı; Büyükşehir için temayül yoklaması bile yapılmadı. Vazgeçmedim, 2024 de nasip olursa tekrar başvuracağım.

    Kadınlar; evde, işte, sokakta ayrımcılığa uğrayan, emeği gözardı edilen kadınlar… Buna rağmen eğitim, sanat, bilim, tarım, sağlık, sanayi, siyaset,… dahil her alanda mücadele eden, dünyayı değiştirmeye devam eden, yaşamı var eden kadınlar… Son yüz yılın konusu; cinsiyet ayrımcılığı ile mücadeleye devam eden kadınlar… İnsan hakları evrensel bildirgesi; “Tüm kadın ve erkekler, ayrımcılığa uğramadan yasama, sağlık, eğitim ve çalışma hakkından eşit olarak yararlanma hakkına sahiptirler” maddesiyle toplumsal cinsiyet eşitliği meselesine vurgu yapar. İş adamı, iş kadını ayrımı olmaksızın başarılı bir “iş insani” olmanın koşulunun çalışmaktan, kararlı ve sabırlı olmaktan geçtiğine inanıyorum.

    Gelelim kanayan yaramıza; KADINA ŞİDDET konusuna, yazmak bile istemiyorum, en sona bıraktım bu konuyu… Müslüman ülke olarak bakıldığında peygamber efendimiz kadına çok değer vermiş. Eşi veya kızı Fatıma odaya girdiğinde ayağa kalkar, karşılarmış… Biz nasıl oldu da sürekli gelişen ve değişen bu dünyada, sadece vatanımızda 2018 yılında, 444 kadın cinayeti rakamına şahit olduk?… Bu ülkede yaşayan millet olarak, bu rakamdan hepimiz sorumluyuz… Çocuğa ve kadına şiddet uygulayan ve yaşama hakkını elinden alan bu caniler idam edilmeli ki, bunlar tekrarlanmasın. Önlem olarak SEVGİ, SEVGİ, SEVGİ ve eğitim şart… Kadın ailenin, vatanın, dünyanın merkezidir. Kadına sevgi, saygı gösterelim ki dünyada savaş olmasın. Barış ve huzur içinde yaşamak dileği ile… SEVELİM ve SAYALIM…

    Selamlarımla,

  • SELAM…

    SELAM…

    FATMA SUBAŞI

    ‘Selam’ Allah kelamıdır. Selam vermeyi Amerika da öğrendim. Hatırlar mısınız? İlkokul, orta okul ve lise de zorunluda olsa ayağa kalkar, öğretmenimizin selamını alırdık ve selam verirdik. Uzun yıllar sonra ne kadar önemli olduğunu yurtdışında anladım.

    Amerika’ya ayak bastığımda havaalanında, pasaport kontroldeki memur ilk selam verdi, ‘hoş geldiniz’ dedi, Birkaç sorudan sonra ‘iyi seyahatler’ dedi. Bu kadar önemli bir noktadaki resmi görevlinin bu şekilde içten davranması beni şaşırtmıştı.

    Welcome, Hi, Hello, Good Morning, Good afternoon, Good Evening, Good Night… kelimeleri en çok kullanılan kelimeler listesinde yer almaktadır. İçten, çıkar ilişkisi olmadan herkese (tanıdık, tanımadık), her yerde söylenmektedir; evden adımınızı atar atmaz asansörde, kafede, işyerinde, benzin istasyonunda, restorantta, jimnastik salonunda, telefonda,… Sabah kahvenizi alırken veya restorantta saatlerce sıra beklerken en az üç kişi size selam verip, iki dakikada sizin kim olduğunuz ve ne iş yaptığınız bilgisine sahip oluverir.

    Amerika’ya iş için gittim, orada yaşayan Mine ablamın bana ilk uyarısı şu oldu; ‘Fatma iş yapmak istiyorsan selam vereceksin ve güler yüzlü olacaksın.’ Başlangıçta çok zorlandım, ayna karşısında gülme alıştırmaları yaptım. Annemin yıllarca beni uğurlarken ‘kızım, sağına soluna bakma, önüne bak, kimse ile konuşma’ tembihleri ile büyütüldüğüm için çok sert duran görüntümü yıkmam dört yılımı aldı. Selam verince ve güler yüzlü olunca insanların bana daha yakın olduklarını, sevdiklerini, saygı gösterdiklerini ve güvendiklerini gördüm.

    Her yıl Turkiye’ye gelip giderken ilk yıllarda gümrükte soru sayısı fazla iken yıllar geçtikçe, ben selam vermeyi ve güler yüzü benimsedikçe soruların azaldığını ve geçişlerin çok kolay olduğunu anladım. İş hayatımın pozitif yönde gittiğini gördüm. İki ülke arasında gidip gelirken insanları gördükçe selam vermenin ve güler yüzlü olmanın önemi benim için bir çığ gibi büyüdü.

    Türkiye’de tatilde olduğum bir yaz günü kuaförden çıktım ve eve doğru yürümeye başladım, hafif rüzgarda saçlarım savrulurken, karşıma ilk çıkan adamın yüzüne bakarak güldüm ve selam verdim, adamın bakışlarını hala üstümde hissediyorum, o anda adamın bir bakışı vardı ve birbirimizi teğet geçtikten sonra ‘Fatma! ne yaptın, sen şu an Türkiye’desin’ dedim ve arkamda bakışları hissederek, hızla uzaklaşarak ilk sokağa döndüm ve takip edilmediğimden emin olduktan sonra eve gittim.

    İnsanları izlemeyi severim. Allah için, kendin için, insanlar için bugün ne yaptın? sorusunu sorarım akşam yattığımda. Türkiye’de oturup insanları izlediğimde insanlarda hep keder, mutsuzluk ve umutsuzluk görüyorum. Amerika’da oturup izlediğimde mutlu, özgüveni yüksek, umutlu ve yaşamdan zevk alan kişileri görüyorum.

    Şanslı olduğumu düşünüyorum, tüm bunları görmek, anlamak, algılamak bana nasip oldu. Gurbette yaşanan bir gün iki gündür derler, vatan hasreti ile yaşarken, vatanımızın bütünlüğünün önemini kelimeler ile ifade edemezken, milletin mutluluğu temelini oluşturmaktadır.

     Hep birlikte en yakınımızdan başlayalım; sevdiklerimize ve sevmediklerimize, kısaca tüm canlılara ‘selam’ verelim. Kaç günümüz kaldı selam verecek? sorusunu hatırlayalım ve hatırlatalım. Selam ile yakınlaşalım ve mutlu bir millet bütünlüğü içerisinde, vatanımızda huzurlu bir şekilde yaşayalım.

  • Köyden  Amerika’ya…

    Köyden Amerika’ya…

    FATMA SUBAŞI

    İlkokul dördüncü sınıfa kadar köyde büyüdüm. İlk, Orta ve Lise eğitimimi Denizli’de tamamladım. Ankara Üniversitesi / Fen Fakültesi / Fizik Mühendisliği Bölümü mezunuyum. Mühendis olarak yüksek gerilim kablosu üreten bir firmada Kalite Kontrol ve Kalite Güvence Müdürü olarak çalıştım. Çalışma dönemimde kendimi keşfetmeye başladım, uluslararası is yapmak isteğimin farkına vardım ve 2002 yılında dil eğitimi için İngiltere’ye gittim.

    Yeni ülke, farklı insanlar, farklı yemekler… farklı kültürler öğrenmek hoşuma gitti. “bir dil, bir insan” derler, bu sözden yola çıkarak büyük bir hevesle dil eğitimine devam ederken, benim için hayat ağlarını Amerika’ya doğru örmüştü. Mermer üretimi yapan aile şirketimiz 2003 yılında beni Amerika’ya gönderdi; Şirket kurulumu ve satis&pazarlamayi sen yaparsın diyerek beni Pasifik Okyanusuna attılar, “yüzmeyi öğrenmek için denize atılmak” hikayesi gibi oldu benim hikayem.

    İngiltere’den sonra Amerika çok farklıydı; çok uzun süren bir uçak yolculuğu, çok büyük bir havaalanı ve bitmek bilmeyen yollar… Kısaca ÇOK BÜYÜK!!! İlk baslarda çok korktum kaybolmaktan ve kayboldum. Otobandan görünen bir kilisenin yanından ev kiraladım, fakat evi bulabilmek için iki saat evin etrafında dolaştım, ne kadar büyük olduğunu anlatmaya çalışıyorum.  İlk yasadığım şehir San Diego idi. Londra dan sonra (sürekli kapalı ve yağmurlu hava) San Diego güneşli, on iki ay bahar havasında çok güzeldi. Halkı güler yüzlü, güvenilir, sadik,…

    Şirket kurulumu için bir avukattan, vize başvurusu için başka bir avukattan yardim aldım. İnsanlar bir konuda uzman ve sadece o konuda hizmet veriyor. Daha sonra öğrendim ki şirket kurulumunu internetten yapabiliyorsunuz. Prosedür yok… her şey çok kolay, dolayısı ile insanlar paradan daha değerli olan zamanlarını boşa harcamıyor. Durum böyle olunca insanlar mutlu ve size mutlu olmanız için enerji veriyor. Evi kiraladığımda, Elektrik, Su, Gaz ve Telefon açtırmak hiçbir yere gitmeden, cep telefonu ve kredi kartı ile on beş dakika sürdü. İnanamadım!!! bu kolaylıklar beni çalışmak için heveslendirdi. Türkiye’de 2003 yılında tüm bunları açtırmak üç gün sürüyordu ki, yıl 2019 hala zaman alıyor; telefon ile açtıramıyoruz, ayrı ayrı kurumlara gitmek zorundayız. Zaman kaybı…

    Dokuz ay içinde; şirketin kurulması, çalışma vizesinin alınması, sipariş alınması, siparişin müşterinin adresine teslim edilmesi tamamlandı (bir ürünün İzmir Limanı’ndan Los Angeles Limanı’na gelmesi ve gümrükten çıkması yaklaşık iki ay). Sisteme uyarsan her şey çok kolay. Ayrıca çok sabırlı olmalısınız. Sabah kahve almak için kuyruk, aksam yemek için kuyruk, özellikle Cuma ve Cumartesi aksam yemekleri için aç karnına bir buçuk saat sırada beklemek zorunda kalabilirsiniz. Sabır önemli fakat bir o kadarda çalışkan olmalısınız, sekiz saat çalışanlar hakkıyla dolu dolu çalışıyor, caniniz istediğinde cay ve sigara içemezsiniz.

    Herkesin sosyal sigorta numarasi var ve bu numara çok önemli; kurallara uyduğunu, yasam tarzını o numaradan takip edebilirsiniz. Sadece üç şirket kredi puanınızı kayıt ve kontrol ediyor. Nereye giderseniz gidin, ne yaparsanız yapın her şey sizin kredi puanınızı etkiliyor. Örneğin; araba kiralarken, ev kiralarken, araba alırken, ev alırken, trafik cezası aldığınızda, kaza yaptığınızda veya hastaneye gittiğinizde her şey bu numaraya kayıt oluyor. Kaç tane banka hesabınız var, kaç tane kredi kartınız var, ne kadar borcunuz var, nerede çalışıyorsunuz veya çalışmıyorsunuz… sosyal sigorta numarasında kayıtlı. Bu sistem, kuralların uyulmasını ve güvenirliliği sağlıyor. Bir şey için başvurduğunuzda numaranızı veriyorsunuz ve size beş dakika içinde olumlu veya olumsuz cevap veriyorlar.

    Uzun sureli istediğiniz iste başarılı olmak istiyorsanız; dürüst, sabırlı, disiplinli, çalışkan ve hırslı olmalısınız. İlk önce karar vermek; hayal etmek, cesur olmak ve kendinize güvenmek sizi hedeflerinize götürür. Diğer önemli konu müşteri memnuniyeti; kaliteli urun, kaliteli servis ve zamanında teslim. Benim fikrim, imkânınız varsa Amerika’da is yapmanızdır, imkânınız yoksa Türkiye’de is yapabilirsiniz, prosedürlere karsı sabırlı olmalı, bunları azaltmak için gerekli yerlere başvurmalı ve kaldırmak için isin içine girmelisiniz. Türk milleti çok zeki, sadece birlikte çalışmayı öğrenmeliyiz. Özellikle kadınlar, kadınları desteklemeli diye düşünüyorum. Amerika’nın ilk Dışişleri Bakanı (Ocak 23, 1997 –  Ocak 20, 2001) Madeleine Korbel Albright (1937 –       ) diyor ki; “Birbirine yardim etmeyen kadınlar için cehennemde özel bir yer vardır”.

    Amerika’da on iki yıl is tecrübem var, bu tecrübeyi bir sayfaya sığdırmak çok zor. Gelecekte kitap yazarak tecrübelerimi insanlara aktarmak istiyorum. Hayal et!, yârdim et! ve yap!…

    Selamlarımla,

  • Denizli’nin Adım Adım Yolları…

    Denizli’nin Adım Adım Yolları…

    Fatma Subaşı

    evgili okurlarım, 5 yıldır Denizlimizi adım adım ve toplu taşıma araçları ile geziyorum. Tahmini coğrafi olarak %50’sini gördüm. Sizlere, yerel yönetimlerde neler yapılabilir konusunda gördüklerimi ve fikirlerimi aktarmaya çalışacağım.

    Osmanlı İmparatorluğu döneminde şehrin temizliği ve güvenliğinden sorumlu kişilere şehremini denilirdi, şu anda belediye başkanı anlamına geliyor. Belediye başkanı denildiğinde şehrin tamamından her konuda sorumlu kişi anlaşılır. Sorumluluk çok büyük; ilk sıralarda temizlik ve güvenlik gelmektedir. ‘Temizlik İmandan Gelir’, ‘Aslan Yattığı Yerden Belli Olur’ atasözlerine bakarsak başta halkımızın ve belediyemizin bu konuda duyarlı olmadığını görüyorum.

    Geçtiğimiz günlerde evimizin yakınında bulunan bir kafeden bir kadın çıktı, arabasına bindi, içerisinde ki sigara paketini yola attı. Otobüs durağında bekleyenler ve ben şok geçirdik. Şubat 2020, 4 gün sokağımızda çöpler toplanmadı. Belediyenin görevleri arasında; başta katı atıklar, sanayi atağı, tıbbi atıklar, geri dönüşüm atıkları… toplamak, imha etmek ve dönüşüme uygun yerlere götürmek gelmektedir. 2019 yerel yönetimler seçimlerinden sonra ilçemizde plastik, cam, kâğıt… atıkları toplamak için gelen kamyon artık gelmiyor.

    Bayramyerinde veya Çınarda kalabalık ortamlarda sigara içenlerin yürürken sigara içmesi, içmeyenleri pasif içici yapması ve izmariti yere atması anlamadığım diğer konulardan biridir. Ceza ile çöplerin yere atılması önlenebilir. Yüreği güzel, aklı güzel, kendi güzel, pırıl pırıl üniversite öğrencilerimizin takıldığı kafelere giderek onları izlemek istedim. Bir yıl önce iki arkadaşım ile birlikte kampüse gittik; dumandan kafeye giremedik, çıktık diğerine, geri çıktık diğerine, derken sigara içilmeyen kafe bulamadık.

    Dünya Çin’deki virüsle sarsılıyor. Birçok hikâye var bu konuda detaylara girmek istemiyorum. Temiz olmayan ortamlarda bakteri, hastalık artar ve ölüme kadar gider. Bu güzel şehrimizde son iki yıldır 200 m de bir petshop açıldı. Biz seviyoruz kedi, köpek sahiplenmeyi, fakat her işimiz yarım… En iyi caddelerden birinde yaşıyorum. Temizlik anlamında en iyi olmalı diye bekliyorum. Fakat halkımız köpeğini gezdirirken elinde poşetle gezmediği için köpekler kaldırımları pisletiyor.

    Doğal taş traverten kaldırım taşının üzerinde köpeklerin pislikleri yürürken burnumun direğini sızlatıyor, az önce biri yanlışlıkla üzerine basmış, ayakkabı ile eve gidecek, kaza ile biri onun bastığı yere düşecek… Ayrıca belediyenin sokakta izin verdiği başı boş hayvanlarda aynı manzarayı gerçekleştiriyor.

    Aşırı duygu yüklü hayvan severlerimizde var; bizim sokağa birisi her gün arabaların tekerlerinin yanına, elektrik direklerinin yanına balık, et, mama yığınla döküp gidiyor. Hayvanlardan kalanlar sokağımızda kokuya ve kirliliğe sebep oluyor. Belediye bu hayvanlara sahip çıksa ve her türlü kirliliğe ceza kesse bu manzaralar olmaz diye düşünüyorum. Süpürmekle bu sokaklar temizlenmez. Eğitim ve öğretim şart. Milli Eğitim Müdürü, Emniyet Müdürü ve Belediye Başkanı birlikte çalışmalı.

    Temizlik dedik, güvenlik dedik sıra şehir planlamada. Şehir planı çok önemli. Nüfusa bağlı olarak büyükşehir olduk, çok eksiğimiz var; şehir merkezinde kanalizasyon olmayan mahalleler var. Geçmişe yönelik şehir planlaması neredeyse imkânsız. Öyle sokaklarımız var ki bırakın arabayı, ambulansı, çocuk arabası zor geçiyor. Eski binaları, eski hataları anladım, fakat anlamadığım eski binaların aralarına yeni evler yapılıyor. Onlarda yola sıfır. Çarpık yapılaşmaya dur demek gerekiyor. Yeni imar planlarında araba için park yeri zorunluluğu var, çok güzel, fakat park yeri yapmamak için belediyeden para ile izin alınıyor. Belediyeler yeni mahallelerin imar planını hazırlamalı, tüm alt yapısını bitirmeli daha sonra inşaat izni vermelidir.

    Şu anda inşaat bittikten sonra yol, su, elektrik, doğalgaz gelecek diye beklenmektedir. Doğalgaz konusu açılmışken bir konuya değinmeden geçemeyeceğim. Doğalgaz faturaları çok yüksek geldiği için çoğu mahallemizde kömür sobaları kuruldu, camı açıp nefes alamıyoruz, astım hastaları arttı. Tüm bu anlattığım çevre kirliliği, hava kirliliği… nedenlerden dolayı hastanelerde yer yok.

    Sevgili okurlarım, amacım şikâyet etmek değil, farkında olmamızı sağlamak, ne olur farkına varalım, duyarlı olalım. En yakımızda ki 10 kişiyi uyaralım. İlk olarak kendimizi sevelim, insanları sevelim hayvanları sevelim, doğayı sevelim. Yeşil, temiz, güvenli ve düzenli bir şehir için elimizi taşın altına koyalım, ‘Ben de Varım’ diyelim.

  • Misafir

    Misafir

    FATMA SUBAŞI

    Sevgili okurlarım, yaşadığım olayları, mutlulukları, hüzünleri, güzellikleri, olumsuzlukları, bana anlatılanları… sizlerle paylaşmaya devam ediyorum. Bu sayımızda konumuz misafir.

    Dedem anlatırdı; köyümüzde, köy odalarında dışarıdan gelen misafirler konaklarmış. Başta muhtar olmak üzere, hali vakti yerinde olan aileler bu odaların bakımından, yemeklerinden sorumlu olurlarmış. Kahvehaneler kurulmadan önce köyün erkekleri bu odalarda toplanır, istişare eder, köy hakkında veya ailelerin varsa sorunları hakkında bir karara varırlarmış.

    Benim çocukluğumda haftada bir kez odanın önünde pazar kurulurdu, çok küçük bir pazardı;  kumaş ve mutfak gereçleri satılırdı. Annem, kendisine ve aile fertlerine kıyafet için kumaş alırdı. Komşularımız, kış günlerinde her akşam misafirimiz olurdu. Çocukluğum da misafirleri çok severdim. Çünkü misafir geldiğinde en güzel oda olan misafir odasında oturulur, kuruyemiş, lokum, bisküvi ve meyvalar ortaya çıkardı. Ninelerimin ve annemin gizli yerleri olurdu, misafir için o gizli yerlerde yiyecekler saklanırdı.

    Misafir olarak ziyarete gitmekte çok güzeldi, en çok sevdiğim misafirlik anneannemin eviydi; taze kesilmiş tavuktan yapılan arabaşı çorbasının tadı hala damağımdadır. Yer sofrasının etrafında büyükler, çocuklar oturur keyifle yemek yerdik. Odun ateşinin sesi sobadan gelirken, üzerinde çay demlenirken, çörekotu kahvesinin kokusu odayı sarardı. Biz çocuklar kuruyemişin tadına doyamazken, büyüklerde çayın, sohbetin tadına doyamazlardı. Bir odada büyükler, çocuklar sobanın başında birlikte, ipler ve kâğıtlar oyuncağımızdı.

    Yıl 1979, babam siyah beyaz televizyon aldı, Köyümüzdeki yeni evimizin salonuna kurdurdu, komşularımız hayırlı olsuna geldiler. Sadece TRT1 vardı ve gece yarısında kapanırdı. Cumartesi akşamları olan Türk filmini izlemek için komşularımız misafirliğe gelirdi. Büyükler ve çocuklar bir arada, yer minderlerinde oturur, odun ateşinde demlenen çayın, patlamış mısırın kokusu birbirine karışır, huzur ve mutluluk gözümüzden akardı. Film başladığında çıt çıkmaz, öncesinde ve sonrasında sohbetler, oyunlar vazgeçilmezimizdi.

    1980 de Denizli’ye taşındık. En güzel oda misafir odası olarak ayrıldı. Şehir dışından, köyümüzden gelen yatılı misafirler o odada kalır, annem en güzel yatakları, yorganları misafirlerimiz için hazırlardı. Misafir, geleneklerimizde ve dinimizde önemlidir. “Misafir, on nasiple gelir, birini yer, dokuzunu bırakır.” sözünü biliriz. Bu sözün doğruluğunu her zaman yaşadım, misafir için yapılan yemekler bitmez, ertesi güne kalırdı. Misafir “Allah halil İbrahim bereketi versin” derdi ve gerçekten bereket artardı.

    Günümüzde neden bereket kalmadı? Kredi kartlarına borcumuz var, ay sonunu getiremiyoruz. Misafir gelmez oldu, misafirden kaçar ve korkar olduk, çat kapı ziyaret kalmadı. Misafir odası boş, oturma odası boş,… durum bu şekilde olunca, sağolsun mimarlar ve müteahhitler Amerikan mutfaklı evler yapmaya başladı. Anne mutfakta yemek yaparken, oturma odasındaki babadan uzak kalmıyor, fakat çocuklar ayrı odalarda çok yalnız kaldı.

    Misafir yok, çocuk sayısı az veya yok, boşanmalar rekor kırıyor… Nasıl oldu da 40 yılda bu kadar ayrıldık, yalnız kaldık, Avrupalı ve Amerikalı olduk??? Sadece bir kanal varken, az yiyecek ve az giyecek ile çok mutluyken, yüzlerce televizyon kanalları ve yüzlerce cep telefonları arasında bizler yapayalnız kaldık!!! Dağılan yuvalarda, bir oradan bir oraya savrulan çocuklar, cep telefonuna bağımlı, tüm imkânları olan fakat mutsuz olan gençler, ne zaman ve nereden geldi?

    2003 yılında iş için San Diego’ya gittiğimde ilgimi çekenlerin başında evsiz insanlar (homeless people) gelmişti. Bu insanları sokaklarda yatarken gördüğümde şok olmuştum. Benim küçük, imkânları az, köyüm de bile sokakta yatan insanlar yokken, dünyanın gözde şehirlerinden biri olan bu şehirde, neden insanlar sokakta yatar? diye düşündüm, araştırdım; bu insanlar ya eşini, ya işini veya kendini kaybetmiş ve çoğunluğu doktor, avukat, mühendis,… Evlerimize misafir gelmezse, geleneklerimizden ve dinimizden uzaklaşırsak, Avrupa’nın ve Amerika’nın bizim için uygun olmayan reklamlarını kopya yapmaya (“Black Friday” gibi…) devam edersek, sonumuz sokak olacak diye korkarım, umarım korktuğum başımıza gelmez.

    Amerika’da misafir olarak gittiğim evlerde “kendin alabilirsin’ anlamında “help yourself” dediler. İlk önce anlamadım daha sonra diğer insanları takip ettim. Bizim geleneklerde servise ve ısrara alışkın olduğumdan aç kaldım. Evime misafir geldiğinde servis yaptım ve ısrarda bulundum. Türk yemeklerini tanıtmaya çalıştım, dünyanın en geniş mutfağının Türk Mutfağı olduğunun farkına vardım. 2006’da Türkler’in de katıldığı Orlando Mermer Fuarı’nda Türkçe anons yapılmasını sağladım. Misafire servis yok, yemek ısmarlamak yok, sevgi yok, samimiyet yok… Kiralık evlerin %90 ninda çamaşır makinasi yok. Neden mi? İnsanlar o kadar yalnız ki biraz olsun birlikte olmaları için apartmanların alt katına veya her katına çamaşır yıkama odaları yapmışlar, insanlar çamaşır yıkarken birlik olsun, sohbet etsin diye…

    Sevgili okurlarım, affınıza sığınarak sizden rica ediyorum! Başka ülkelere, başka milletlere özenmeyelim; ülkemiz çok güzel, bizler çok güzeliz; misafirperveriz, çalışkanız, merhametliyiz,… lütfen dizilerden, telefonlardan ve uygun olmayan internet sitelerinden çocuklarımızı uzak tutalım. “O, çocuğuna akıllı telefon almış, benim çocuğuma alacağım telefon daha akıllı olacak” şeklinde yarışmak yerine, nasıl daha çok sevgi, saygı, merhamet, öğretebilirim diye yarışalım… Çocuklarımıza daha çok zaman ayıralım. Hafta da en az bir gün komşuları, akrabaları ve arkadaşları ziyaret edelim ki çocuklarımız da bizlerden öğrensin. Teşekkür ederim.

    Selamlarımla.