Kategori: Didem SARAÇEL

YAZAR

  • BİSİKLETÇİ DEMET ERTAYLAN İLE KONUŞTUK.

    BİSİKLETÇİ DEMET ERTAYLAN İLE KONUŞTUK.

    BÜYÜK TAARRUZUN YÜZÜNCÜ YILI NEDENİYLE BİSİKLET GÖNÜLLÜLERİNİN DÜZENLEDİĞİ PROGRAMI DENİZLİLİ BİSİKLETÇİ DEMET ERTAYLAN İLE KONUŞTUK.

    Bu yıl “30 Ağustos Zafer Bayramı”  kutlamaları çok daha anlamlıydı. Bisiklet gönüllülerinin Türkiye genelinde oluşturduğu bir platform tarafından Zafer Bayramının Yüzüncü Yıl kutlamaları için bir proje hazırlandı. Denizli’den iki bisikletçi arkadaşımız Diş Hekimi Petek Gökşen ve Eczacı Demet Ertaylan’da bu etkinliğe katıldılar. Bugün Demet’le bu süreçte yaşadıklarını konuşacağız. 

    Didem Saracel;Sevgili Demet yüzyıl önce Büyük Taarruzun geçtiği yerlerden bisiklet ile geçerek kahramanlıklarıyla destan yazan şehitlerimizi anma ve o günleri tekrar yaşama imkânı bulduğun bir projede yer aldın. Bu konuyla ilgili düşüncelerini alabilir miyiz? 

     Demet Ertaylan; İnanıyorum ki çok yakın gelecekte insanoğlu zamanda seyahat etmeyi başarabilecek ancak ben kendi zamanda yolculuğumu şimdiden gerçekleştirme fırsatı bulduğumu düşünüyorum.19 gün süren Büyük Taarruz Bisiklet Turu’nun 7 günlük kısmına katılmak bu topraklarda 100 yıl önce yaşanmışlıklarla derin bağlar kurmama vesile olarak benim zaman yolculuğumu yapmamı sağlamış bulunuyor. Bu yolculuğum sık sık keşke bütün gençlerimiz okullarda tarih kitaplarından öğrenmek yerine bu tura katılıp geçmişimizle böyle bir bağ kurabilse diye düşünerek geçti. Eminim bu toprakların değeri çok daha iyi bilinirdi. 

    Didem Saracel; Bizlere bu etkinlik hakkında bilgi verebilir misin? 

    Demet Ertaylan; Komutanımız Osman Kutlu rehberliğinde gerçekleşen bu tur 22 Ağustos da Anıtkabir’den Başkomutan Atatürk’e saygılarımızı sunarak başlıyor. Anıtkabir’de dalgalanan bir bayrağı emanet alan Türkiye’nin farklı bölgelerinden gelen gönüllü bisikletçiler ve yürüyüş grubu İzmir’e kadar bayrağımızı her adımda artan gururla taşıyor. Yolculuğumuzu ordumuzun hareketi ile eş zamanlı yapmaya çalıştık ve her adımda savaş meydanlarını gezerek yapılan savaşın ayrıntılarını, bu ayrıntıları titizlikle anlatmayı kendine görev bilen Osman Kutlu’dan dinleyerek ve sanki gözümüzün önünde savaşın oluşunu görerek ilerledik. Savaşın en çetin geçtiği yerlerde 100 yıl önce kan olarak akmış nehir üstündeki Kanlı köprü diye anılan yerde durakladığımızda ya da savaşın olduğu köyler kasabalarda ölenlerin alelacele gömülmesiyle dolu olan her bir şehitlikte durarak mezarlara bakım yapıp bayraklarını yenileyerek saygı duruşu ve İstiklal Marşı’mızı okuyarak o şehitlere minnettarlığımızı sunduğumuzda Atatürk’e ve peşinden giden nice kahramana saygımız kelimelerle ifade edemeyecek kadar çoğalıyordu. Duygu dolu anlar yaşadık. 

    Didem Saracel; Büyük Taarruzun geçtiği yerlerde ki şehit yakınlarıyla konuşma imkânı buldunuz mu?

     Demet Ertaylan; O köylerde yaşayan ,ataları savaşa katılmış ve o hikayelerin taşıyıcısı olan büyüklerimizle sohbet etmek nice isimsiz şehitlerin kahramanlıklarını duymak pek çok kez gözlerimizi yaşlarla doldurdu. Yol boyunca halk tarafından sevgiyle kucaklanmak bu vatana ve onun koruyucusu bu halka karşı daha da artan bir aşk duymamıza neden oldu. 

    Didem Saracel; Kurtuluş Savaşına katılarak savaşın gidişatını değiştiren Kahraman Türk Kadınlarının anıldığı bir programdı. Bu konuda bizlere neler anlatacaksın. 

    Demet Ertaylan; Evet, bu tura katılan her gönüllü formasında kurtuluş savaşı kahramanlarımızdan birinin ismini taşıyor ve onun hikayesinin anlatıcısı oluyor. Ben 12 yaşında onbaşı rütbesi alan Türk Jan Darc olarak anılan Nezahat(Baysel)’i temsil ederken Denizli’ den yol arkadaşım diş hekimi Petek Gökşen Millî mücadele kadın milislerinden Asker Saime’yi temsil etti. Millî Mücadele’ye katılarak savaşın ön saflarında yer almış ve savaşın gidişatını değiştirmiş kahraman Türk Kadınlarımızı anmak ve genç nesillere anlatmak bu projenin öncelikli hedefleri arasındaydı. 

    Didem Saracel; Gazi Mustafa Kemal’in önderliğinde kadın erkek hep birlikte dünyada eşi benzeri olmayan bu kurtuluş destanını yüzyıl sonra tekrar anarken yaşadığın duygusal anları bizimle paylaşır mısın?   

    Demet Ertaylan; Büyük Taarruz turunun Afyon etabı özellikle savaşın kilit zamanlarının geçmesi sebebiyle çok anlamlıydı. Kocatepe’de sabaha kadar uyumamak (Atatürk ün Kocatepe ye savaşı başlatmak için saat 03:00 sularında gelmesi sebebiyle o gece Türkiye’nin pek çok yerinden gelen ziyaretçiler sabaha kadar uyumuyor) sabah 05:30 da top atışlarıyla savaşın başlamasını anmak … Çiğiltepe de söz verdiği saatte tepeyi alamadığı için intihar eden Albay Reşat’ın asil ruhunu hissetmek, Yunan ordusunun dağılmaya başladığı Zafertepe de 3 yıl önce yunan komutanını Hagianesti’nin, Bilecik’i işgali sırasında Ertuğrul Gazi’nin türbesini çiğneyerek yaptığı saygısızlığı unutmayan Mustafa Kemal Atatürk’ün Yunan Ordusu dağılmaya başladığı anlarda heyecanını tutamayarak “Hagianesti! Gel de ordunu kurtar!”…dediği noktada durmak…hepsi unutulmaz anlardı… 

    Ve tabi bu turun 100 yıl önce 9 Eylül de sonlandığı yere İzmir’ e varmak. Belkahve’de Atatürk’ün ilk kez rahatça bir kahve içtiği mekânda kahve içmek ve halkın tezahüratları eşliğinde Konak’a kadar gitmek, İzmir’e giren ilk süvari birliğinin hislerine benzer hisler yaşamak… 

    Didem Saracel; Son olarak bizlere ne söylemek istersin?  

    Demet Ertaylan; Görkemli yüzüncü yıl kutlamalarına katılma şansını yakalamak… Yüzyıl önce bu savaşa katılıp bu yolu katetmiş canını vermiş tüm kahramanlarımız sayesinde bugün rahatça ülkemizde eğleniyor olmayı hepimizin zihinlerinde taşıması gerektiğini düşünüyorum. Bisiklet ekibi olarak 1150 km yol katettik ancak bu yolculuktaki en büyük çileyi çeken yürüyüş grubunu da ayrıca anlatmam gerek yol boyu ayaklarında çıkan ciddi yaralara aldırmadan dağ dere tepe aşarak 5 il geçip 440 km yürüyen yürüyüşçüler özel bir alkışı hak ediyor. 

    Bugünlere kolay gelinmedi. Bence Demet Ertaylan ve Petek Gökşen en çok bunun altını çizmek istediler.1150 kilometrelik etabı kat ederek bu projede yer alan herkese teşekkür ederiz. Bizler de bir kez daha bu vatan uğruna canlarını vermiş bütün şehitlerimizi minnet ve saygıyla anıyoruz

  • YAŞAMA TUTUNMAK

    YAŞAMA TUTUNMAK

    Acılarımızla yaşamaya çalışıyoruz. Pandemi sürecinin ardından yaşanan İzmir depreminde minik Elif’in parmaklarının hayata tutunuşunu,anne ve babasını kaybeden gençleri ve kendi kurtuluşlarına sevinemeyen insanların acılarına tanıkolduk.  Bu yaşananlar ise onların kaderi değildi. 2020 yılında Amerika, Jamaika, Rusya, Meksika, Yeni Zelanda gibi ülkelerde yedi ve üstü şiddetinde depremler oldu.

    Bu ülkelerin tamamındaki can kaybı sadece on kişiyken ülkemizdeki can kaybının nasıl yüzlerle ifade edildiğini sorguluyor insan. Birbirleriyle bitişik konumdaki apartmanların biri yıkılırken neden diğerleri yıkılmadan kalabiliyor? İşleri kılıfına uydurmayıp, binaları doğru düzgün yapsaydık bugün şu saatte annesi işten dönecekti Arif’in. Anahtarı kapının kilidini usulca açacak ve elindeki erzakları mutfağa bırakacaktı. Belki de oğlu seslenecekti içeriden: ‘anne sen mi geldin?’ diyecekti. Ve annesine sadece bir tebessüm etmek için odasından çıkacaktı. Akıllarına ölüm hiç gelmeden gülümseyeceklerdi birbirlerine.Çocuklar ailesiz; aileler evlatsız kalmayacaktı. Eşler birbirlerine evlenirken verdikleri sözü yerine getirecekler; bir yastıkta kocayacaklardı. Çocuklarının düğünlerine ev sahipliği yapacak; torunlarını kucaklayacaklardı.

    Elif babasının elini sımsıkı tutarak parka gidecekti ve o büyürken babası onun küçücük elini avuçlarında tutup: ‘korkma kızım ben yanındayım’ diyecekti.

    Elif, hayatagüvenle bakarak büyüyecekti. Demire, çimentoya ya da duyarsızlığa harcadık o güzel

    hayatları. Kar payını arttırmak için çevrilen oyunlarda masum insanların gözyaşları kaldı. Bir anlayabilsek,mutluluk denen o pırıltının maddi değerlerden çok uzaklarda olduğunu. Huzurlu ve mutlu bir hayat için sıradışı isteklere yer olmadığını fark edebilsek. Hangimiz geçmişteki anılara bakıp tabakları dolduran yemekleri, kaldığı yerin konforunu hatıraları arasında saklıyor. Kimsenin dağarcığında böyle bir anısının olduğunu düşünmüyorum. Geçmişe dönüp baktığımızda bazen bir ses gelir kulaklarımıza (bir sesleniş) ya da bir gülümseme belirir gözlerimizin önünde; maddi değeri olmayan küçük şeyleri, anılar olarak biriktiririz ya da sevgi dolu bir dokunuştur içimizi ısıtan.

    Mutluk, ailecek yaptığımız bir yolcuk; evimizdedostlarınızla yediğimiz sofradaki içtenliktir. Hiç bir lüks, eşsiz doğa manzarasının verdiği huzuru sunamaz. Işıl ışıl akan bir derenin içindeki balığı görmenin yarattığı sevinci, giyilen en pahalı markaların giysileri yaşatamaz. Takıların ağırlığını duyarız sadece, ruhlarımıza bir çiçek kokusunun tazeliğini veremez. İnşaat alanı açmak için yok edilen ormanlık alanlar, en verimli ovaların imara açılması, özgür doğal ortamlara alışkın canlıların kümeslere kapatılmasının amacı mutlu bir hayata kavuşma isteği değil hırs ve aç gözlülüğü insanoğlunun.

    İzmir depreminde bir kere daha yıkılan, enkaza dönen binalar değil insanlığımız oldu. Demirden ya da kullandığı çimentodan çaldığını kar sayan zavallı insanlığımız. Bu binalara oturma izni veren kişileri vicdanlarıyla, şehirleri toplu mezarlara çeviren hükümetleri yarattıkları eserleriyle baş başa bırakıyoruz.

    Vatandaşlar olarak tüm usulsüzlüklere göz yumduğumuz için bir sitem de kendimize yolluyoruz. Bundan sonra daha duyarlı vatandaşlar olabilmeyi başarabilecek miyiz? Kesilen ağaçlara, kuruyan göllere ve çürük yapılan binalara DUR diyebilecek miyiz? Usulsüzlüklere karşı çıkabilecek miyiz? Hiç şüphe yok ki 2020 daha çok konuşulacak ve asla unutulmayacak bir yıl oldu. Her ne kadar ona, bizlere üzüntülerle dolu bir yıl yaşattığı için sitem etsek de çok değerli dersler de verdiğini kabul etmemiz gerekiyor. 2020 nefes almanın en büyük şans olduğunu, insanın sevdiğine sımsıkı sarılabilmesinin,

    sevdiklerimizin yanımızda olmasının ve sağlıklı olmanın mutlu olmamız için yeterli olduğunu bizlere hatırlattı. Depremden 91 saat sonra enkazdan çıkarılan Ayda bebekle mucizelerin var olduğunu bir kere daha gördük. Minnacık bir yavrunun beton blokların arasından bir filiz gibi hayata tutunuşuna tanık olduk. Dünyada kötü insanlardan daha çok sayıda iyi insanların da var olduğunu ve bu ülkede birlikte yaşıyorsak birbirimize ne kadar ihtiyacımızın olduğunu, ölümün kucağından bizi hiç tanımadığımız, ismini dahi bilmediğimiz bir elin çekip aldığını gördük. Toplum sağlığını düşünmenin de aslında kendi sağlığımızı düşünmek olduğunu hatırlatan bir yıl oldu 2020.

  • AŞK

    AŞK

    Adı daha dillerde  dolaştığı anda yüreklere sıcaklık veren  sihirli kelime “Aşk”tır.Soğuk bir kış düşünün; ciğerlerinizden verdiğiniz nefes havayla karşılaşınca donacak kadar ayaz bir günde,elleriniz soğuk havanın etkisiyle kırışmış,vücudunuz tirtir titrerken,içerisinde gürül gürül odunları yanan bir eve girmek gibidir aşk.Daha evin kapısı aralanırken içerinin cezbedici sıcağı insanı yüreğinden tutup çeker içeriye.Kendinizi çıtır çıtır sesler çıkartarak yanan ateşin tam dibindeki koltuğa atıverirsiniz. Sarının aralıklarla kırmızıya ve hatta kızıla döndüğü alevler esir alır sizi.Vücudunuz ateşe teslim olur.Bu anlar nasılda huzur doludur insanın yüreği.Gevşer ve hayat güzelmiş dersiniz.Belki dışarıda bastıran soğuk havayı düşündükçe kendinizi şanslı hissedersiniz.Aşk tutkudur,kaçıştır aslında. Kimimiz acı soğuktan kaçar, kimimiz güven ister hayatında.Her ne ise aradığımız karşılaştığımız an yüreklerimiz kavuşur, adeta sarılır birbirlerine. Ruhlar hissedersevgiyi.Siz kaçırsanız da gözlerinizi o yolları aşar,yine yüreğinize bırakır küçük zeytin dalını. Anlatır size olan aşkını.Aşkı,sevgiye dönüştürebilmek ise ayrı bir beceri ister.Sevgi, aşkın olgunlaşmış halidir bence. Bazen ruhumuzun yani iç sesimizin haykırışlarını, isyanlarını duymayız. Kulaklarımızı  kapatır,ruhlarımızı hapsederiz derin dehlizlere.Her insanın aşka ve sevgiye ihtiyacı vardır.

    Evren,canlı ve cansız varlıklardan oluşur.Bu büyük kozmos varlığını bölünme,dağılma ve parçalanma esasına göre sürdürmektedir. Aslında makro düzeyde konuya bakacak olursanız  evrenin benzer etkiler üzerinde varlığını sürdürdüğüne tanık olabiliriz.Büyük Patlama<Big Bang>sonucu evrenin oluşumu ile iki hücreden bir canlının oluşumu aynı derecede şaşırtıcı olmalıdır.O halde doğmak,gelişmek, var olmak ve tüm sürecin sonunda tekrar paçalanmak, dağılmak hep aynı yap bozun parçaları olmalıdır.

    Aslında temel dürtü çoğalmaktır.Bu kavramı büyümek, genişlemek yani sonuç olarak üremek şeklinde açabiliriz. Bizler tüm genlerimize kodlanmış bu şifreler ile yaşamaktayız. Ruhumuz daha dünyaya geldiğimiz andan itibaren eksik olan parçasını aramaya başlıyor.Tüm yaşamsüreci boyunca kendimizi bu eksik kısmımızı bulmaya adıyoruz.Bunu vücudumuzun gelişen organlarında çok net bir şekilde görmekteyiz aslında.Bedenimiz ruhumuzdan çok daha dürüst ve açık bir şekilde bunu ortaya koyuyor. Bence yanlış olan bu olguları yok saymaktır. İnsanoğlu; engellenemez iç güdüsüne inanılmaz bir sihir bulmuştur. Aşk, tılsımlıilaç gibi mucizevi bir iksirdir. Aşkın var olduğu her şey inanılmaz bir estetik kazanır.Birbirlerine kur yapan iki güvercin ya da tabiatın en yırtıcı canlılarından biri olan aslanın eşine kendini beğendirme çabalarına benzer şekilde insanlarında karşı cinse duydukları sevgi üremeye sanatsal bir boyut kazandırır.

    Sonuç olarak hepimiz benzer içgüdüsel dürtülere sahibiz.

    Şubat ayı denilince akla ilk gelen Sevgililer Günü oluyor.

    14 şubatın Sevgililer Günü olarak kutlanıyor olması bazı kimseler tarafından olumsuz karşılanabilir. Kimisi bir sevgilisinin olmamasını,kimisi bugünün kapitalist düzenin bir parçası olup insanları tüketime yönlendirdiğini ileri sürecektir.  Herkesin kendine göre haklı gerekçeleri olabilir.Bana göre Sevgililer Günü, sevginin önemini hatırlatması açısından önemlidir.

    Bugünü unutanlar için yanında bir seveni olmayanlar için hatırlatma günüdür.Hayat yalnız yaşanmıyor.Bugünün önemini pahalı hediyelerden arındırıpsevginin insan hayatındakiönemini vurgulamak lazım.Siz, aklınız,herşeye yeterim desenizde ruhunuz aynı tok sesle buna katılmayacaktır.Ruhlar bedenin içinde hapis hayatı yaşarlar.Gün yüzü görmezlerse küserleriç sıkıntınız olurlar.Onlarında nefes almaya ihtiyaçları var.Ruhlarını bedenlerine hapseden insanlar soluk alıp veren bir makinaya dönüşüp mutsuzlaşırlar. İşte tüm bu nedenlerden dolayı

    Aşık olun, sevin ve çoğalın….

  • BİZE CORONAVİRÜS YAKIŞIR

    BİZE CORONAVİRÜS YAKIŞIR

    Her yıl Mart ayının gelişini içimde kontrol edemediğim bir coşkuyla karşılar;evde zaman geçirmekistemezdim. Topraktan boyunlarını uzatmış çiğdem, menekşe, gelincik, papatya çiçeklerine bakmaya doyamazdım. Patlamış mısır gibi tomurcuklar açmış ağaçlar baharın sonlarına doğru verecekleri meyvelerin lezzetini haykırır gibi göz kırparlardı adeta.“Hey bizi unutmayın; Nisan ayında çağlalar, Mayıs ayında yeşil erikler,çileklerile bekliyoruzsizi” dediklerini duyar gibi dolaşırdım aralarında. Yolun en tozlu yerinden el sallarlardı dut ağacı, “Benim de dutlarım olacak, gelin doyuncaya kadar yiyin.” derken yemyeşil yaprakları nazlı nazlı sallanırdı rüzgarda.

    Bu bahar yoklar, duymuyorum seslerini.

    Kuşlar da yok bu bahar. Oysaki havada bahar kokusu dolaşınca ilk onlar coşardı. Minnacık yavrularına tüm gün yemek taşırlar, etrafa mutluluk dağıtırlardı. Bu kış kestiler yuvalarının olduğu çam ağacını. Şimdi bahçemizde hiç kuş sesi de kalmadı. Onlar da artık yoklar.

    Yağmur suçlu yağıyor, dünyayı kirlerinden temizleyemedi.

    Atmosferdeki ozon tabakasını deldik,denizleri çöp evlere çevirdik,kutuplardaki dev buzulları eritip iklim değişikliklerine sebep olduk,yağmur ormanlarını kuruttuk ama bunlar bile hızımızı kesmeye yetmedi.Dünyaya zarar vermeye devam ettik. Bizlere hayvanlar da dargın.Bundan 2,5 milyon yıl önce Doğu Afrika’dan başlayan yolculuğumuzun sonunda tüm gezegeni istila ettik, onları yerlerinde yurtlarından kovduk, yaşam hakkı tanımadık.Şimdi gönüllerini almak için yaptıklarımız yeterli mi sizce?

    Yüzüme vuran rüzgarda kışınserinliği var. Ruhum sararmış kurumuş otlar gibi yağmur da yağsa yeşermiyor. Gönlüm kışı yaşarken ilkbaharın rüzgarını hissetmiyor.Bu bahar dünyaya yeni gözünü açan bebekler bile gülmüyor. Hiç ses yok okul yollarında. Sabahları gözlerimi açarken bu bir rüya olmalı diyorum ama değil.Dünya hiç bu kadar yalnız olmadı.

    Peki! Kim suçlu?

    Benim suçlu. Bu sefer suçlu bulmak için etrafıma bakmayacağım.Her şeyimle işte idam sehpasındayım.Bir başkasının neler yapması gerektiğini konuşuphep başkalarını suçlamadık mı?Bu sefer ipi kendi boynuma geçirdim ve suçluyu aramaya önce kendimden başlamaya karar verdim. Ben bu cennet dünyayı bir çıra gibi yaktım. Doğruyu bildiğim haldeyanlışa “DUR” diyemedim. Sesim yeterince gür çıkmadı.

    Dünyada yaşamanın bir bedeli olduğunu ve hepimizin sorumlulukları olduğunu düşünmeden yaşıyoruz.Elimizi, kolumuzu sallayarak yaşayamayacağımızı,Tanrı’nın bahşettiği aklı,kasları,tüm organlarımızıkullanarak yaşadığımız çevreyi korumaya çalışmamız gerektiğini unutmak belki de işimize geldi.Dünyada yer işgal etmenin bir bedeli var.Yaşamak ciddi bir iştir.

    Şimdi ıssız bahçeye,kederli ağaçlara bakıyorum.

    Yok etmek için mutlaka bir sebep buluyoruz. Büyümesi yıllar almış bir çam ağacını elektrikli testerelerle beş dakikada kesipsonra tozlu ve boş sokaklara, üstümüze doğru gelen koca bloklara bakıp güneşi görmeye çalışıyoruz.

    Yokgüneş bize, Coronavirüs var.

    Bize Coronavirüsler yakışır.

  • OLMAK YA DA OLMAMAK İŞTE BÜTÜN MESELE BU!

    OLMAK YA DA OLMAMAK İŞTE BÜTÜN MESELE BU!

    Shakespeare’in 1599-1601 yılları arasında yazdığı ünlü oyunu Hamlet’ten günümüze ulaşan bu meşhur cümle 400 yılı aşkın bir sürece imzasını atmıştır. Shakespeare’in Hamlet’in ağzından söyledikleri de tüm dünyada yüzyıllardır yankılanıyor. “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!”

    Ortaçağ toplumunu çağdaş toplumdan ayıran özellik, ortaçağ toplumunda bireysel özgürlüğün bulunmayışıydı. Günümüz toplumlarında ise sanal gerçeklik ile ayrı bir boyut kazanmış idare şekilleri oluşmuştur. Realite (gerçekler) ile olgular örtüşmemektedir.

    Danimarka Prensi Hamlet’in Tragedyası’nda belirtildiği gibi insan karmaşık bir varlıktır. İyiliği, kötülüğü, sevinci, kederi pek çok farklı his ve duyguyu aynı anda içinde bulundurabilir. Aynı maddeler gibi. Yeryüzündeki maddeler, metaller (metalik özellik gösteren) ve ametaller (metalik özellik göstermeyen) olarak ayrılsa da her bir madde belli oranlarda metalik özellik ve ametalik özellik gösterir. Hiçbir madde yüzde yüz metal ya da ametal değildir. İnsanlar da yüz de yüz iyi ya da yüzde yüz kötü yaradılışlı değillerdir. Bununla birlikte iyi bir insan olmaya çalışmak ise tamamen kişinin tercihidir. Hamlet’in yazıldığı 16. yüzyıldaki insan olgusu günümüzde de aynı özellikleri göstermektedir.

    “İnsan, insan mıdır? Yalnızca yiyip, içmek ve uyumakla geçiyorsa hayatı” ile günümüzde ne suya ne de sabuna dokunarak yaşayan insanlara seslenmiştir Shakespeare Hamlet’in ağzından. Bizler, bu insanları iyi insan olarak mı sınıflandırmalıyız? Peki o zaman kötü kimdir? Kötü kişileri sanıyorum en genel şekilde vicdan yoksunu kişiler olarak tanımlayabiliriz. Hamlet’in ağzından ifade edecek olursak; “Kendi içindeki dikenler kanatsın yüreğini” dizesinden vicdan sahibi olan kişilerin kötülük yapsalar da bundan acı duyacakları anlaşılmaktadır.

    2020’ye maalesef acı ve gözyaşı içerisinde girdik. Hırs, kin, öfke sarmış dünyamızı. Bu dünya ki belki de evrenin en güzel gezegenidir. Uzayda dönerken kuş cıvıltılarına benzer sesler çıkaran ve uzaydan bakılınca masmavi renkte görünen bir gezegende yaşamaktayız.

    Olmak ya da olamamak işte bütün mesele bu!

    Düşüncemizin katlanması mı güzel?

    Zalim kaderin yumruklarına, oklarına

    Yoksa direnip bela denizlerine karşı

    Dur, yeter demesi mi?

    Kim dayanabilir zamanın kırbacına?

    Zorbanın kahrına, gururun çiğnenmesine,

    Sevginin kepaze edilmesine,

    Kanunların bu kadar yavaş,

    Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine,

    Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi.

    Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor

    Yürekten gelenin doğal rengini,

    Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar

    Yollarını değiştirip bu yüzden

    Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.

    Hepimizin içinde kötülüğe ait duygular vardır ancak iyi bir insan olmaya gayret etmek, çabalamaktır önemli olan. Bunun için vicdanımız kutup yıldızı gibi bize yol gösterecektir. Bırakın gülün dikenleri gibi pişmanlıklarınız batsın, kanatsın yüreğinizi. Bunlar kötülüğün merhemleridir. Bilinç böyle korkak ediyor bizleri. Kötülüğe seyirci kalmakta vicdansızlıktır. Oysaki önünde sonunda ölüm kollarını açmış bekliyor bizleri. Belki el ele verirsek herkes için daha yaşanılır bir dünya oluşturabiliriz. Mutlu yarınlar için vicdanının sesini dinle, kötülüğe dur de.

  • EVRENDEKİ SIR…

    EVRENDEKİ SIR…

    Sevgili Binnur’un ‘yazımın henüz eline ulaşmadığı’ mesajını gördüğümde bu ay ne yazacağıma daha tam bir karar verememiştim.

    Yaza sıkı bir giriş yapmış olmakla birlikte sonrasında tüm yazı aşırı sıcaklardan korunmak için pencereleri ve perdeleri kapalı bir evin içinde geçirmiştim. Açıkçası kendimi geliştirmek adına da bir şey yaptığımı söyleyemem; birkaç güzel film seyretmek dışında. Okumak istediğim kitapların çoğunun kapağını bile açmadan geçen bir yaz oldu benim için. Bununla beraber iyi kahve pişirme ve ev ekmeleri yapma konularında hayli aşama kaydettiğim söylenebilir. Bu şartlar altında nasıl bir yazı yazmalıydım?

    Bu düşüncelerle daha fazla evde duramadım ve bisikletime binip ıssız yolları buldum. Sıcaklar biraz daha azalmıştı. Yolda küçük kır çiçeklerini seyrederek dik yokuşları tırmanmaya başladım. Bisiklet sürmek bana iyi bir terapi oluyor. Bazı sporlarda beyin sadece yaptığı işe odaklanıp insanın sorunlarından  uzaklaşmasını sağlıyor. Örneğin kayak yaparken kesinlikle kaymanın dışında hiçbir şeyle ilgilenemezsiniz. Bir seferinde dikkatim dağıldığı için bacağım kopma noktasına gelmişti ama bisiklet sürerken beyin serotonin hormonu salgılıyor, vücut gevşeyip rahatlıyor.

    Ben de bisikletimin pedallarına tembel tembel basarken etrafımda gördüğüm onlarca güzelliğe rağmen yine de mutlu olabilmenin zor olduğunu düşünüyorum. Herkes için zor bir dünyada yaşıyoruz. Bir çocuk, kadın, erkek, öğrenci, eş, anne, baba… sonuç olarak sıfatın her ne ise o şekilde mutlu olabilmek için zor bir hayat sürdürüyoruz. Yaşadığımız evin dışa açılan tüm kapı ve pencerelerine sanal dünyaya ait film çekilmiş adeta. Perdeyi aralasan karşına gülen yüzler, mutlu suratlar; kapıyı açsan sağlıklı fit insanlar; pencereye baksan seni başarılı insanlar karşılıyor. Her yer ve her şey harikalardan oluşan bir film şeridi gibi. Masmavi gökyüzü, mutlu çiçekler, neşeyle cıvıldaşan kuşlar var etrafımızda. Ve biz tüm bu mükemmelliğin içinde kendimizi sorgularken buluyoruz “Ben hayatın neresindeyim? Bu yaşıma kadar ne başardım?” Bu soruları çoğunlukla  mutsuzluklarımız ve umutsuzluklarımız takip ediyor.

    Tüm bu düşüncelerle Çamlık Seyir Tepesi’ne ulaşmıştım. Etrafta bir iki kişinin dışında kimse yoktu. Uzun zamandır, oraya gelmediğimi hatırladım. Şehrin manzarasına bakıp içimden “güzelmiş” diye geçirdim. Işıl ışıl gökyüzünü, mutlu kuşları, telaş içerisindeki karıncaları bir süre boş gözlerle seyrettim. Dudaklarımdan fısıltı halinde “Bir sır perdesi var Evren’de” cümlesi çıktı. O pencerelerin, kapıların üstünü örten film bir aralansa her şey saçılacak etrafa. Ben, sen, o, hepimiz aslında aynı yolun izindeyiz. Etrafına gülümse, poz ver, iki öpüş bir kahkaha ile mutlu görünen insanların hayatlarında pastel tonlarda var. Her şey Evren’in sırrını gizlemek için bir çaba içerisinde. Evet! Ölüm, kendisini gizliyor güzelliklerin içerisine. Bu dünyaya sadece bir süreliğine konuk olarak geldik fakat hiç gitmeyecekmişiz gibi büyük bir tutkuyla yaşıyoruz.

    Oysa ki, amacımız mutlu olmak.

    Mutluluğun bir tohum gibi ekilip, yeşertilip, geliştirilen bir kavram olduğuna inanıyorum. Bunun için çabalamak gerekiyor. Bu konuda herkesin elinden gelen farklılık gösterebilir fakat mutlu olabilmek adına elimizden geleni yaptığımızı iç sesimiz kulağımıza fısıldıyorsa bunun adı mutluluktur.

    Kim neyi başarırsa başarsın, nasıl yaşarsa yaşasın, her şeyin bir ömrü var. Evren’deki tek gerçek kozmosa gizlenmiş bu sır.

    Belli kalıpların içerisine girmeden, kendimizi itelemeden ama aklımızı ve kalbimizi dinleyerek karanlıklarda el yordamıyla ilerlemeye çalışırken sormamız gereken soru: “Mutlu olabilmek için elimden geleni yapıyor muyum?” olmalı.

    Çamlık Seyir Tepesi’nden aşağıya sallandım. Düşmemeye çalışıyorum, yolda taşlar ve çukurlar var. Sevgili dostlarım hepimize iyi sürüşler olsun; yaşamak adına, mutlu olmak adına….

  • OLMAK YA DA OLMAMAK İŞTE BÜTÜN MESELE BU!

    OLMAK YA DA OLMAMAK İŞTE BÜTÜN MESELE BU!

    Shakespeare’in 1599-1601 yılları arasında yazdığı ünlü oyunu Hamlet’tengünümüze ulaşan bu meşhur cümle 400 yılı aşkın bir sürece imzasını atmıştır. Shakespeare’in Hamlet’in ağzından söyledikleri de tüm dünyada yüzyıllardır yankılanıyor. “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!”

    Ortaçağ toplumunu çağdaş toplumdan ayıran özellik,ortaçağ toplumunda bireysel özgürlüğün bulunmayışıydı. Günümüz toplumlarında ise sanal gerçeklik ile ayrı bir boyut kazanmış idare şekilleri oluşmuştur. Realite(gerçekler)ile olgular örtüşmemektedir.

    Danimarka Prensi Hamlet’inTragedyası’nda belirtildiği gibi insan karmaşık bir varlıktır. İyiliği, kötülüğü, sevinci, kederi pek çok farklı his ve duyguyu aynı anda içinde bulundurabilir. Aynı maddeler gibi. Yeryüzündeki maddeler, metaller(metalik özellik gösteren) ve ametaller(metalik özellik göstermeyen) olarak ayrılsa da her bir madde belli oranlarda metalik özellik ve ametalik özellik gösterir. Hiçbir madde yüzde yüz metal ya da ametal değildir. İnsanlar da yüz de yüz iyi ya da yüzde yüz kötü yaradılışlı değillerdir. Bununla birlikte iyi bir insan olmaya çalışmak ise tamamen kişinin tercihidir. Hamlet’in yazıldığı 16.yüzyıldaki insan olgusu günümüzde de aynı özellikleri göstermektedir.

    “İnsan, insan mıdır? Yalnızca yiyip, içmek ve uyumakla geçiyorsa hayatı” ile günümüzde ne suya ne de sabuna dokunarak yaşayan insanlara seslenmiştir ShakespeareHamlet’in ağzından.Bizler, bu insanları iyi insan olarak mı sınıflandırmalıyız?Peki o zaman kötü kimdir?Kötü kişileri sanıyorum en genel şekilde vicdan yoksunu kişiler olarak tanımlayabiliriz.Hamlet’in ağzından ifade edecek olursak; “Kendi içindeki dikenler kanatsın yüreğini”dizesinden vicdan sahibi olan kişilerin kötülük yapsalar da bundan acı duyacakları anlaşılmaktadır.

    2020’ye maalesef acı ve gözyaşı içerisinde girdik.Hırs, kin, öfkesarmış dünyamızı. Bu dünya ki belki de evrenin en güzel gezegenidir. Uzayda dönerken kuş cıvıltılarına benzer sesler çıkaran ve uzaydan bakılınca masmavi renkte görünen birgezegende yaşamaktayız.

    Olmak ya da olamamak işte bütün mesele bu!

    Düşüncemizin katlanması mı güzel?

    Zalim kaderin yumruklarına, oklarına

    Yoksa direnip bela denizlerine karşı

    Dur,yeter demesi mi?

    Kim dayanabilir zamanın kırbacına?

    Zorbanın kahrına,gururun çiğnenmesine,

    Sevginin kepaze edilmesine,

    Kanunların bu kadar yavaş,

    Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine,

    Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi.

    Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor

    Yürekten gelenin doğal rengini,

    Ve nice büyük,yiğitçe atılışlar

    Yollarını değiştirip bu yüzden

    Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.

    Hepimizin içinde kötülüğe ait duygular vardır ancak iyi bir insan olmaya gayret etmek, çabalamaktır önemli olan. Bunun için vicdanımız kutup yıldızı gibi bize yol gösterecektir. Bırakıngülün dikenleri gibi pişmanlıklarınızbatsın, kanatsın yüreğinizi. Bunlar kötülüğün merhemleridir. Bilinç böyle korkak ediyor bizleri.Kötülüğe seyirci kalmaktavicdansızlıktır. Oysaki önündesonunda ölüm kollarını açmış bekliyorbizleri. Belki el ele verirsek herkes için daha yaşanılır bir dünya oluşturabiliriz.Mutlu yarınlar için vicdanının sesini dinle, kötülüğe dur de.