İNGİLİZ “GAVUR” ANAYLA SARHOŞ BABANIN MÜTHİŞ AŞKI

Geçtiğimiz ay kaybettiğimiz Türk Tiyatrosu’nun efsane ismi Yıldız Kenter’in anne-babasının film senaryolarını aratmayacak aşklarını çoğumuz bilmeyiz.İngiltere’de başlayan bu aşk Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde işgal altındaki İstanbul’a; oradan da Ankara’ya uzanır. Herşeye rağmen birarada kalmayı başaran, ağır bedeller ödeyen bir aşktır bu. Varlıklı bir ailenin oğlu olan Ahmet Naci, aşkı uğruna hariciyedeki işinden olunca fakirlik yakalarına yapışır, üstelik Ahmet Naci alkolizmin de pençesine düşer. Köşklerden fakir mahalle evlerine sürüklenen bu ailenin hikayesinde aşk,kültür farklılığı ve alkol gibi ağır sorunlar olsa da Türk Tiyatrosu’nun iki efsane ismi Yıldız Kenter ve kardeşi Müşfik Kenterbu ailedeyetişir. Yıldız Kenter, 2007 yılında Ayşe Armana verdiği röportajda anne ve babasının aşkını şöyle anlatmıştı:

Ahmet Naci Bey kim?

– Rönesans prensi gibi yetiştirilmiş bir adam. Ailesi, varlıklı ve aristokrat. Dedesi Bağdat kadısı, babası Galip Bey, Ayan azası. Çamlıca’da bembeyaz saçaklı, işlemeli tavanlı muhteşem bir köşkte yaşıyor ve ailesi bu genç adamı, iyi bir tahsil alsın diye İskoçya’ya Glasgow’a yolluyor…

Olga Cynthia kim?

– Londra’da bir resepsiyonda tesadüfen Ahmet Naci Bey’in yanında oturan çok güzel bir İngiliz kadın. Yanındaki genç adama bakıyor ve gülümsüyor.

Sonra ne oluyor?

– Olga Cynthia, Hyde Park’ta ata bindiğini söylüyor, Ahmet Naci Bey de ertesi sabah soluğu Hyde Park’ta alıyor. Birlikte at biniyorlar, yemeğe gidiyorlar. Gözlerini birbirlerinden alamıyorlar. Ahmet Naci Bey de Olga’ya vurulmuş durumda. Bu İngiliz kadından kopmak istemiyor. Aksi gibi, tahsilini de tamamlamış, ülkesine dönüp, hariciyeci olarak çalışması gerekiyor. Ne yapsa? İmkanı olsa onu cebine koyacak, Türkiye’ye götürecek. “Yeri ve zamanı olmayabilir ama benim karım ve çocuklarımın annesi olur musun? Benimle evlenip, Türkiye’ye gelir misin?” diyor.

Çok heyecanlı. Olga ne cevap veriyor?

– Çığlık atıyor. “Çok isterim ama ne yazık ki imkansız!” diyor.

Neden? O da aşık değil miydi Ahmet Naci Bey’e?

– Evet ama Jack var!

Jack de kim?

– Olga Cynthia’nın ailesinin, gezginci bir tiyatro kumpanyası var. Annesi, babası da oyuncu. Babası ölünce, annesi bir başka adamla Avustralya’ya kaçıyor. Olga’yı da anneannesine bırakıyor. Anneanne de 16 yaşındaki bu kızla nasıl başa çıkacağını bilemiyor. İyisi mi onu evlendireyim diyor. Kader bu ya, harbe giden koca dönmüyor ve geride 16 yaşında hamile genç bir dul bırakıyor. Jack, Olga’nın minik oğlu…

Eeeee?

– Eeee’si, Ahmet Naci Bey, Olga’ya sıkı sıkı sarılıyor, “Hiç sorun değil” diyor, “Hiçbir yere bırakmıyorum sizi. Geliyorsunuz. Hemen şimdi. Sen, ben ve oğlumuz, Türkiye’ye gidiyoruz…”  İşte, annemle babamın Türkiye’ye geliş hikayesi budur! Ve tabii üvey abim Jack’in…

YARISI YAVRUMUN YARISI, YARISI YILAN YAVRUSU

Bu aşk öyküsü, o yılların Türkiye’sinde nasıl karşılanıyor?

– İşgal yılları. Ruslar, İngilizler, Yunanlılar, İtalyanlar ülkeyi bölmeye çalışıyorlar. Zor ve karışık zamanlar. Herkesin herkese şüpheyle baktığı yıllar. Bizimkiler Orient Express’le Sirkeci’ye geliyorlar. Vapura biniyorlar ve Üsküdar’a geçiyorlar. İngiliz annemin, nefesi kesiliyor İstanbul’un güzelliği karşısında. O Boğaz’a bakmaya kıyamıyor. Savaş da neymiş, o dünyanın en mutlu kadını, sevdiği adamın peşine takılıp gelmiş. Onun için müthiş bir macera. Faytona binip Çamlıca’ya babamın ailesinin yaşadığı köşke geliyorlar. Dantela gibi saçakları olan beyaz bir köşk. İşte kabus, o köşkte başlıyor…

Neden?

– Çünkü babamın ailesi annemi istemiyor. “Bu gavur karıyı da nereden buldun getirdin?” diyor. Hatta Nedim Abim doğunca, babaannem, abimi “Yarısı yavrumun yarısı, yarısı yılan yavrusu!” diye seviyor.

Anneniz bu zorluğu nasıl aşıyor? Bunalıma girmiyor mu?