Kategori: Kemal TUNCER

YAZAR

  • KADER DİYEMEZSİN SEN KENDİN ETTİN

    KADER DİYEMEZSİN SEN KENDİN ETTİN

    Yaşamda başımıza gelen bazı olaylar kaderimiz midir? Alnımıza yazılmış mıdır yalnızlık? Neden bazı insanlar hep aynı olayları yaşar, hep aynı durumlardan yakınır? Yakındıkları durum ya da olay neden hep tekrarlanır? Neden sonsuz bir lanet, değişmez bir alın yazısı gibi hayatlarını sürekli mahveder? Neden sürekli acı dolu bir sil baştan yaşanır? Neden hayatına giren bütün erkekler o kadını terk eder? Neden hayatına giren bütün kadınlar o adamı aşağılar? Sürekli kendini terk edecek erkeklere âşık olan kadına, kendini aşağılayacak kadınları çekici bulan adama bunları yaptıran nedir, bu kısırdöngüden nasıl kurtulabilirler?

    Yunan mitolojisinde Sirenler bir adada yaşadıklarına inanılan kuş gibi kanatları ve balık gibi kuyrukları olan dişi deniz yaratıklarıdır. Sirenlerin adası derin uçurumlarla ve sarp kayalıklarla çevrilidir. Sirenler çok güzel sesleriyle şarkılar söyleyerek denizcileri adalarına doğru çekerler. Onların muhteşem şarkılarıyla büyülenen denizciler adaya doğru yaklaştıklarında gemileri kayalıklara çarpar ve denizciler sirenlere yem olurlar. Yalnızca Odysseus ve arkadaşları Sirenlerden kurtulmayı başarabilmişlerdir. Onlar da Sirenlerin şarkılarının çekimine kapılmış bir halde gemileriyle Siren adasına yaklaşırken, Ulu Tanrıça Kirk’e seslenmiş ve şöyle demiştir: “Odysseus Sirenlerin büyüleyen seslerinden sakının. Bilmeden kim dinlerse onları, yandı, bir daha evinde onu ne karısı karşılar ne çocukları… Durmayın sakın orada, yürüyün! Arkadaşlarının da kulaklarını balmumuyla tıka ki, Sirenlerin sesini duymasınlar. Bağlasınlar ayakta seni kollarından bacaklarından orta direğe ve sen dinle o sesleri sadece. Ama arkadaşlarına iplerini çözmeleri için yalvarırsan, onlar seni bir kat daha sıkı bağlasınlar direğe…” Bunun üzerine Odysseus gemidekilerin kulaklarını balmumuyla tıkar, kendini de geminin direğine bağlatır. Böylece arkadaşları Sirenlerin sesini duyamadıkları, o da bağlı olduğu için Sirenlerin tuzağına düşmekten ve ölümden kurtulurlar. Geçmişe Sirenler gibi çağırır bizi… Şimdi ve şu andan koparak büyülenmişçesine hiçbir şey düşünmeden uçurumlar ve kayalıklarla çepeçevre olduğu için asla ulaşamayacağımız adaya, yani geçmişe doğru sürükleniriz hiç farkında olmadan… Sonra da bırakıveririz kendimizi tehlikeli sulara… Bu tehlikeli sular ise yakın ilişkilerimizdir çoğunlukla… Geçmişte yaşadıklarımızı tekrar tekrar yaşamaya çabalarız her yeni ilişkimizde… Çünkü keşfedilmemiş sulara girmektense tehlikeli olsa bile sonuç tahmin edilebilir olduğu için aşina olduğumuz sulara geri döneriz. Yeni bir başlangıç sandığımız ilişkiler, aslında geçmişin sirenlerinin çağırıp bizi içine çektiği bildik, tanıdık yaşam senaryolarımızdır. Oyuncular, dekorlar, mekânlar değişse de senaryo hep aynı kalır. Psikoloji terimleriyle “geçmişin tekrar etme zorlantısıdır bu senaryonun adı…

    Geçmiş sürekli tekrar ederek bugünü ve geleceği şekillendirmeye, sınırlamaya ve engellemeye devam eder. Şimdiki zaman, geçmişin sonsuz bir tekrarı haline gelir ve gelecek için umudumuz yok olur.  Aile mirasımız, içine doğup büyüdüğümüz ailemiz, çocukluk deneyimlerimiz, yaşadığımız travmalar, olumsuz duygularla baş etme yollarımız ve savunma mekanizmalarımız, yetişkinlerin ve akranların davranışlarını algılama biçimlerimiz gibi birçok faktör 0–7 yaş döneminde yaşam senaryomuzun ana taslağını oluşturur. Ebeveynlerimiz tarafından pekiştirilen ve yaşam boyunca inançlarımızı haklı çıkaracak deneyimlerle güçlendirilen yaşam senaryomuz, yetişkin olarak yaşam tarzımız üzerinde derin ve güçlü bir etkiye sahiptir. Olumlu ya da olumsuz olarak kökleşmiş kalıplar içerir ve aldığımız kararları, kendimizi ve yeteneklerimizi nasıl gördüğümüzü ve nasıl davrandığımızı belirler. Stres, endişe, öfke gibi olumsuz duygular hissettiğimizde tanıdık olanı ve güvenli hissettiren şeyi tekrar ederiz, elbette neyi tekrar ettiğimizi bilmeden bilinçdışımızdan içgüdüsel hareket ederiz. Bu şekilde tepki vermek istemesek de yaşam senaryomuz bize tanıdık gelen bir model oluşturmuştur. Farklı tepki vermek, daha olumlu olsa da bizi yabancı hissettirir. İnsanlar tanıdık olanda rahatlık ve güven bulurlar. Örneğin, genellikle aynı restoranda aynı yemeği seçeriz. Menüdeki çok sayıdaki seçenek arasından bildiğimiz ve tanıdığımız tadı seçmenin, farklı bir şey seçtiğimizde söz konusu olabilecek tadını beğenmeme ve yiyemediğimiz için aç kalma, karnımızı doyuramadığımız halde parasını ödeme gibi riskleri yoktur. Öte yandan yaşam senaryomuz kendimizi sabote etme gücüne sahiptir. Çok zengin olmak, hayallerimizdeki kişiyle tanışmak veya iş dünyasında başarılı olmak istediğimizi düşünebiliriz. Ancak yaşam senaryomuzun teması yoksulluk, reddedilme veya başarısızlık ise bundan farklı bir şey yaşayamayız. Çünkü bizi bu kalıp veya inançlardan uzaklaştıracak her şeyi bilinçsizce reddeder ve kendimizi yaşam senaryomuzun içine hapsederiz, bir nevi Sirenlerin büyülü sesine kapılırız.

    Yaşam senaryoları genellikle bebekler, çocuklar, ergenler ve hatta yetişkinler tarafından, önemli kişilerle gelişimsel temelli hayati ihtiyaçları karşılamada defalarca başarısız olan ilişkilerdeki aksaklıklarla başa çıkmanın bir yolu olarak geliştirilir. Yaşam senaryomuz ile geçmişin tekrar etme zorlantısı arasında döngüsel bir ilişki vardır, çünkü bilinçdışı olarak geçmiş ilişki kalıplarımızı ve travmalarımızı, iyileşmek, huzur bulmak için tekrar yaşamak isteriz. Çocuk aklımızla çözemediğimiz, bilinçdışının derinliklerine hapsettiğimiz çocukluk travmalarımızdan dolayı hasar alan ve tamir edilmeyi bekleyen ruhumuz bu döngüyü tekrar tekrar yaşamak, kontrol edilemeyenler üzerinde kontrolü geri almak ve geçmişteki çaresizliğimize şimdi çözüm bulmak ister. Yaşam senaryomuza uygun oyuncular arar ya da tam kendimize uygun rollere sahip yaşam senaryolarının bir parçası olur

    Ne kadar acı verici ve yıkıcı olsa da bu ilişkilere girer ve geçmişteki acılarımıza son vermeye çalışırız. Ancak bunu bilinçli bir şekilde yapmadığımız için tıpkı Sirenlerin şarkılarının büyüsüne kapılıp onlara yem olan denizciler gibi biz de yaşam senaryomuzun kurbanı oluruz. Oysa Odysseus gibi kendimizi aklın direğine bağlayarak, yani bilinçli farkındalıkla yaşadıklarımızı bilerek sonuçlarını değerlendirerek seçimlerimizi buna göre yaparsak geçmişin karanlık sularından kurtulabiliriz. Yaşam senaryomuzdaki kalıplara dayanmayan yeni varoluş ve ilişki biçimleri yaratarak geçmişimizin tutsağı olmak yerine, geleceğimizin kâşifi oluruz.

    Geçmişi tekrarlama döngüsüne takılıp kalmak ve yaşam senaryosunun dışına çıkamamak, geleceğin de acılar ve mutsuzluklarla dolu olacağı inancını geliştirir. Elbette hayat mutluluklar kadar acılar da barındırır ve belki de önlenebilecek tek acı, acıdan kaçınmaya çalışmaktan kaynaklanan acıdır. Yaşamda amacımız acı çekmemek değil, acılara değer bir hayat yaşamaktır. İyi hissetmek değil, anlamlı bir yaşam bağlamında her şeyi hissetmektir. Yaşamı her zaman kolay ve keyifli hale getirmek yerine engellerin üstesinden gelmenin değerini hissederek zorlu bir mücadele olsa da hayatın her yönüyle yaşanmaya değer olduğunu kabul etmektir. Zor oldu ama güzeldi diyerek bu yaşamdan geçebilmektir. Farkındalık dediğimiz o büyülü durumu cesaretle birleştirenler yaşamlarını daha doyumlu, daha huzurlu bir hale dönüştürebilirler. Psikoterapinin, değişim ve dönüşüm yolculuğundaki kişiye en büyük yardımcı olacağını unutmadan cesaretle adım atın. Kırın zincirlerinizi..

    Sevgilerimle..

  • ÇATLAK KOVALAR

    ÇATLAK KOVALAR

    Bizim kültürümüzdeki en çok kullandığımız deyimlerden biri de ”hatasız kul olmaz”dır. Ama günlük yaşamda hem çevremize ve en önemlisi de kendimize karşı genelde acımasız, önyargılı davranırız çoğu zaman. Gerçekten de insanın kendi değeri hakkındaki yerleşik düşünceleri, değiştirilmesi en zor olan düşüncelerdendir. Kişinin kendi kendine biçtiği değerler gerçekte aşırı genellenmiş düşüncelerden oluşur. Unutulmamalıdır ki kişiler davranışları değildir. Bu yüzden kendimizle ilgili konuşurken kendimizi damgalayacak ifadelerden kaçınmak gerekir. Ve başkaları her ne derse desin kişinin kendini kabul etmesi mutluluk için ön koşuldur. Kişinin kendini geliştirmesi için zaman zaman kendini başkalarıyla karşılaştırması gerekebilir. Ancak bu kıyaslamaları yaparken kendiyle ilgili kullandığı genellemeler ya da kendini aşağılayıcı söylemler kişiye hiçbir yarar getirmez. Yaşamın gerçek amacı kişinin sürekli olarak kendini kanıtlamaya çalışmasından çok yaşamdan doyum alması, keyif bulmasıdır. Kişi bir başarısızlıkla karşılaştığı zaman bunun dünyanın sonu olmadığını görmeli ve ”olduysa n’olmuş’‘ diyebilmelidir. Böyle demek hiçbir şeyi umursamamak, ”hiçbir önemi yok”anlamına gelmemeli, ”her şey bu demek değil”anlamına gelmelidir. Kendini kabullenme düşüncelerde başlar ve davranışlarda kendini gösterir. Kötü davrandığımızda kötü bir insan olmadığımız, yalnızca kötü davranışları olan bir insan olduğumuzu unutmamalıyız. Kazansak da, kaybetsek de, çekilsek de kendimizi kabul edebileceğimizi bilmeliyiz. Başkalarının görüşlerine değer verelim ama bu görüşlerin bizi tanımlamasına izin vermeyelim. Hele de kendimize başkalarının gözünden bakmamalıyız. Aptalca davrandığımız zamanlar olabilir ama bu aptal olduğumuz anlamına gelmez. Yanılgılarımızdan, hatalarımızdan ders çıkartmaya çalışmamız bile aptal olmadığımızın kanıtıdır. Aptallık edebiliriz ama bu aptal olduğumuzu göstermez. Kendimizi ayıplamadan, örselemeden, aşağılamadan düzeltmeye çalışmalıyız. Kendimizi bir insan olarak kabul etmek, kendimin insanüstü olduğunu kanıtlamaktan ya da diğer insanların altında kendimi görmekten çok daha iyi olur. Başarılı olmak daha iyi olabilir ama bu beni daha iyi biri yapmaz. Aynı şekilde başarısız olmak kötü olabilir ama bu beni daha kötü biri yapmaz. Kavramları karıştırıp kendimiz değersizleştirmeyelim. Kendimizi kabul etmenin hiçbir şarta ya da kimseye bağlı olmadığını görelim, inanalım. Düşünce devrimi yapmak sanıldığı kadar zor bir süreç değildir. Yeter ki inanalım ve kararlı olup yeni düşünce kalıplarını sık sık kullanalım. ”Hindistan’da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patronun evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca böyle sürmüş. Sucu her seferinde patronun evine sadece bir buçuk kova su götürebiliyormuş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş. İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş:’Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum. ‘Neden? diye sormuş sucu. Kova yanıt vermiş: ‘Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana karşın, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun’. Sucu şöyle demiş:’ Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri farketmeni istiyorum. ‘Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın yanındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. Ancak yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş. Sucu kovaya sormuş. ‘Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını farkettin mi?. . Bunun nedeni benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronun sofrasını süsleyebildim. Sen böyle olmasaydın, o bu güzellikleri evinde yaşayamayacaktı. ”İşte bu hikayedeki gibi hepimizin kendine özgü kusurları vardır, olacaktır. Hepimiz aslında biraz çatlağız 🙂 Kusurlarımızdan korkmadan, onlara sahip çıkarak kendimizi kabullenerek yaşamda yeni bir sayfa açabiliriz. Belki de o kusurlar gerçek gücümüzdür. Gönlünüzde çiçekler açmasına izin verin ve bu izni kimsenin onayına ihtiyaç duymadan kullanabileceğinizi hiçbir zaman unutmayın. Çaresiz olmadığımızı bilmeli ve engelleri tek tek ortadan kaldırmalıyız. Ve bu engellerin en önemlisinin de kendi kendimize oluşturduğumuz iç engeller olduğunu farketmeliyiz. Yapılacak şey, çaresizliğe götüren o içteki engelin aşılması ve “ben çaresiz değilim” demektir. “Ben yapamam” demek bir iç engeldir. Olumsuz düşünülen her şey bir iç engeldir, olumsuz düşünmeyi olumlu hale çevirmek, iç engelden kurtulmaktır. İkinci yol da kişinin dışında olan engellerdir. “Yapmazsın, edemezsin, başaramazsın” diyen ebeveynler, arkadaşlar, dostlar veya tanıdıklar en büyük engeldirler. Kişi kendi içindeki engeli aşamadığında dışındaki engelleri de kolay kolay aşamaz. Kişi “ben güçlüyüm, kendime inanıyorum, başarabilirim” diyerek birinci engeli, kendisine engel olmak isteyen kim varsa çevresinde onları dinlemeyerek de ikinci engeli aşmalı ve çaresizlik konusunda denemeler yapmalı, başlamak için en uygun zamanı beklemek yerine hemen başlamalı, şimdi başlamalı, şu anda bulunduğu yerden, elindekilerle başlamalıdır. Kişinin içindeki sınırsız deneme isteği, inancıyla birleşince imkânlar önüne de açılacak ve çaresizliğin belini kıracaktır. Çünkü bir şeyi denemeden kaybetmek, baştan kaybetmek demektir ama aynı şeyi deneyerek kaybetmek, deneme ile çaresizliği aşmayı öğrenmektir. Kendi kalbine bakamayanın yaşamı bulanıktır. Kendi yüreğine bakabilme cesareti gösterenler gönlünün muradını keşfedenlerdir. Dışarıya bakan rüya görür, hayal dünyasında kaybolur, içeriye bakan uyanır, kendini keşfeder. ”der C. G. Jung. . Hepimize mis kokulu çiçeklerin olduğu keyifli keşifler diliyorum. Ertelemeden, hemen bugün. . .

  • ”AŞK OLSUN”

    ”AŞK OLSUN”

    . ”AŞK”olsun….

    KEMAL TUNCER

    Hasretini, yokluğunu, sensizliği bir ateş yanığı gibi öyle acıyla duydum ki, yüreğimin etinde.
    Gitgide çoğalarak, 
    gitgide derinden işleyerek. Öyle dayanılmaz oldu ki bu. 
    Seni boğabilirdim senden kurtulmak için
    çünkü seni o kadar seviyorum…
     “(N.H.Ran)

    Şairin belirttiği gibi ruhu, bedeni yakan ve tutsak eden bir şey midir aşk? Yoksa şehir yaşamının yalnızlığında kaybolan benliğimizi ararken çektiğimiz acının ilacı mıdır? Belki de İnsan soyunun sürmesi için gereken üreme içgüdüsünün süslü kelimelere dökülmüş halidir. Ya da yeterince modernleşememiş toplumlarda kapitalizmin tüketmek için sunduğu bir objedir aşk…

    Aşkı anlamak ve anlamlandırmak için ne çok şey söylenmiş, yazılmış ve konuşulmuştur. Gerçekten de Aşk nedir? Nasıl yaşanır?İnsan sevince aklı ve kalbi arasında sıkışır kalır. Bir yandan dünyanın en güzel çaresizliğini yaşarken, bir yandan da hayallerinin gerçekleşmesi ihtimaliyle gülümser. Artık kişinin hayatı aldığı nefeslerin toplamı değil, nefesini kesen anların toplamıdır…
    Aşk deneyimini yaşamak, hiç kimsenin kaçamadığı ve hayatının bir bölümünde mutlaka karşılaşıp kendi olmaktan vazgeçtiği bir kaderdir, kederdir. Aşk uyarılma ile başlar. İnsan, kabuğuna çekilmiş kaplumbağa misali, dış bir etken olan yoğun duygular tarafından dürtülerek uyanır. Aslında çok derinlerinde hissedilen arzunun ve eksiklik hissinin karşılanma ihtiyacıyla, insan gelecek olanın aşk olduğunu bilemeden, bilinçsiz bir şekilde uyanmayı bekler. Bu nedenle aşk, insanın çocukluktan getirdiği bütünleşme ve bir olma ihtiyacının sonucu oluşan bir duygudur aslında. Bu durumu âşıklar şöyle tarif ederler: ‘Kalp dediğin atıyor zaten, marifet ritmi değiştirebilende sevgili, yani sende, sende olan bende, bende olan sende sevgili!’
    Denizden, köpükler içinde, boynunda incilerden bir kolye ile doğan Venüs, aşkın sembolüdür ve birçok yerde, elinde bir ayna ile kendine bakarken resmedilir. Bu tasvirde, deniz, ayrıştırılmamış yaşam enerjisini ve keşfedilmemiş derinlikleri temsil eder. Denizin içinde tüm yaşamlar aşk yanılsamasındaki gibi bir olur. Yüzyıllardır değerli süs maddeleri arasında yer alan ve bir canlı tarafından yaratılan tek mücevher incidir. Yumuşak ve tatlı pırıltılarıyla inci, hemen her dilde güzellik, aşk, saflık, masumiyet ve yüksek değerle eşanlamlı bir sözcük olarak kullanılır. İnci, başta istiridye, tarak ve bazı midye türlerinin içinde oluşur. Bunlar denizlerde yaşayan yumuşakçalar sınıfından kabuklu canlılardır. İşte, bu canlılar yumuşak vücutları içine giren yabancı bir maddenin zararsız duruma getirilmesi için çevrelerinde kılıflar oluşmaya başlarlar. Böylece soyutlanan yabancı madde zamanla kalınlaşır ve çeşitli katmanlarla yuvarlak bir biçim alır. Daha çok istiridyenin içinde gelişen bu kat kat kılıflar sedef katmanlarıdır. İnci bu katmanların tümünün küresel bir biçimde oluşmasıdır. Aşkta aynı inci gibi katmaları gibi oluşur, bir başkası ve ona ait olan duygular yabancı bir madde gibi insanın ruhuna girer ve zamanla değerli ve vazgeçilmez olur. Âşıklar birbirlerinin gözlerinin aynasında kendilerini görürler, eksik parçalarını bulurlar, denizin ayrıştırılmamış yaşam gücü gibi, ayrışmış ruhlarını bütünleştirmek isterler, farklı bir dünyayı fark ederler. Bu fark ediş inci gibi bir parıltılıdır ve gözü kör eder. Bu nedenle ‘Aşkın gözü kördür!’ derler. İncinin renk ve parlaklığı alttaki katmanların ışığı yansıtma ve kırmasıyla oluşan ilginç bir olaydır. Nasıl ki bir incinin değeri göz alıcı doğal pırıltılarının yanı sıra kendine özgü değeriyle ölçülüyorsa, aşkın değeri de âşıkların kendi değerleriyle ve gözlerindeki parıltılarla ölçülür. Nasıl ki bir incinin değeri ışığı yansıtmasının yanı sıra şeklinin düzlüğüyle ölçülüyorsa, aşkların değeri de âşıkların karakterlerinin düzgünlükleriyle ölçülür. Nasıl ki incinin rengi istiridyenin cinsine, suyun içirdiği tuzun niteliğine, suyun derinlik ve ısı derecesine bağlıysa, aşkların rengi de âşıkların derinliklerine bağlıdır. Nasıl ki inci genellikle beyaz, fildişi, pembe ya da açık gül renginde, mavimsi hatta siyah olabiliyorsa, aşkta rengârenktir ama en çok kırmızı ve türkuazdır. Nasıl ki, değerli inci için istiridyenin kabuğunun iç yüzeyini kaplayan sedef tabakasının parlak, düzgün ve temiz renkli olması gerekiyorsa, aşkın kalitesi için de âşıkların saf ve masum olması gerekiyor. Bu nedenle aşık olmanın dayanılmaz bir ağırlığı vardır.
    Mevlana’ya sormuşlar ‘Sevgili” nasıl olmalı?’ diye; ‘Sevilecek biri olmadığı zamanlarda bile seni sevmeli. Sarılacak biri olmadığı zamanlarda bile sana sarılmalı, DAYANILMAZ OLDUĞUN ZAMANLARDA BİLE SANA DAYANMALI.’ demiş… Mevlana gerçek aşkı tarif etmiş. ‘Bu gece meltem gibi es yüreğime, ay ışığı vursun bensiz titreyen tenine, mehtap sarılırken çaresizce kadehime, sen de kana kana iç şerefime!’ dedirten gerçek aşk, gerçek inci gibidir; ‘Seni seviyorum, kalbim sende emanet, ona iyi bak!’ demektir. Yalancı aşk ise kültür incisi gibidir. Japonlar 1800 yıllarda istiridyeden daha çok ve daha ucuz inci elde etmenin yollarını geliştirmeye giriştiler. Bugün tüketim toplumunun bir yansıması olarak kültür incisi üretimi Japonya’da büyük bir sanayi durumuna geldi. Kültür incisi elde etmek için ufak ve yuvarlak bir sedef parçası canlı istiridyenin içine yerleştiriliyor. Sonra bunlar dibe serili ağdan yataklar üzerine indirilerek orada 3–5 yıl süreyle bırakılıyor. Böylece istiridye içinde oluşan inciler hem sayı bakımından çok oluyor hem de kısa sürede oluşuyor ama gerçek inciler kadar değerli olmuyorlar ve bunların iyileri gerçek incilerden ancak deneyimli gözler tarafından ayırt edilebiliyor. Şimdiki aşklarda kültür incisi gibi olmaya başladı. Sanal âlemde, barlarda veya cafelerde başlayan yakınlaşmalar aşk olarak görülüyor ve yalancı aşklar dışarıdan gerçek aşk gibi görünebiliyor. Gerçek aşk gönül işiyken yalancı aşk akıl işidir. Şems-i Tebrizi bu durumu şöyle anlatır: ‘Sanmayasın ki aşk akıl işidir, gül ki her gönlün mürşididir, kimini kokusuyla şad eder, kimini de dikeniyle irşad eder!’ Mevlana ise aşkın önce yüreğe düşmesi gerektiğini söyler ve ‘Aşk-ı zikretmek için söz dudağa gelmeden önce cemre gibi yüreğe düşmelidir!’ der. Bu nedenle gerçek aşkla yalancı aşkı birbirinden ayırmak gerekiyor.

    Evet belki de ötekini arayışımız ve hatta bulamayışımızdır aşk. Antik çağlardan bugüne insanlık tarihinde masallara, destanlarda geçtiği gibi benliği bulma gayreti ve bir tamamlanma arzusudur. Aşk her toplumda, her kültürde ve tüm zamanlarda var olmuştur ancak aşkın tanımı kültürden kültüre, kişiden kişiye farklılık gösterir.

    Aşkı ve aşk acısını anlamak için “bağlanma kuram”ını ortaya atan J. Bowlby’e kulak vermek gerekiyor. Bağlanma kuramına göre gelişim devamlılık gösterir, dolayısıyla ana babalarla erken yaşlarda yaşanan ilişkiler gelecekte kurulacak olan ilişkileri şekillendirir. Yaşamın erken yıllarında anneden ayrılma sonrası “karşı koyma” “çaresizlik” ve “kopma” şeklinde bir dizi tepki modeli oluştururuz. Bowlby’nin kuramına göre, her insanın kendini ve yaşamındaki önemli kişileri algılayış biçimine göre oluşturduğu zihinsel şemalar vardır. İnsanlar yeni ilişkiler kurarken eski anıları ve deneyimlerine dayanan bu model ve şemalara göre hareket ederler. Bilinçli olmayan bir şekilde karşı cinsle olan ilişkileri, iş ve sosyal çevre ile olan ilişkileri bu kalıplara göre yaşamaya başlar. Nihayetinde, şıpsevdi olsun, saplantılı olsun kişi ilişkide devamlı olarak benzer motifleri işler hale gelir.

    AŞK ile ilgili söylenecek,yazılacak,çizilecek o kadar çok şey var ki.Bu yüzden yüzyıllardır filmlerin,romanların velhasıl hayatın hep en baş aktörü olmuştur AŞK.Biz yazımızı her ne olursa olsun AŞK olsun diye bitirelim.Ama AŞIK olmanın dayanılmaz cazibesine kapılıp da AKIL denilen çok önemli olan özelliğimizi de küstürmeyelim.Bir kulağımız,gözümüz de onda olsun dostlar…

    Sevgilerimle…

  • AŞK ŞUDUR:

    AŞK ŞUDUR:

    Her şeyden vazgeçtim bir tek senden vazgeçemem… Bu efsane şarkı sözündeki gibidir hayat. Modern insan sayısız şeyden, önemli bir sorun yaşamadan vazgeçebilir. En sevdiği diziyi izlemeyip tekrar gösterimiyle yetinebilir. Bir süre için çok az yiyerek sıkı bir diyet yapabilir. Hatta arabasından vazgeçerek otobüsle gidip gelebilir işine. Cep telefonunu bir kenara bırakıp elektronik postayla yetinebilir ya da. Ama bir tek şeyden vazgeçemez: Sevgi dolu bir ilişki içinde yaşanan duygusal yakınlıktan.

    Seviliyor olma duygusu, diğer insanlara yakın olma isteği insanın en temel ruhsal ihtiyaçlarındandır. Hatta beslenme ve barınmadan bile daha elzem bir ihtiyaçtır. Rhesus maymunlarıyla yapılan bir deney bunu açık bir şekilde ortaya koyar. Yavru Rhesus maymunlarına iki tür bakıcı görevlendirilmiştir. Bir grup yalnızca yavru maymunları besler ama en ufak bir sevgi, ilgi, şefkat göstermez. Diğeriyse hiçbir besin maddesi vermezken onları kucağına alır, okşar, sevgi gösterir. Bir süre sonra bütün yavru maymunların besin veren bakıcıyı değil de aç kalma pahasına ilgi gösteren, kendilerini okşayan bakıcıyı seçtikleri görülür. Mevlana bu durumu şöyle tanımlar; ”Sevgi acıları tatlandırır; bakırları altına çevirir. Sevgiden bulanık sular arınır. Dertler şifa bulur. Sevgi ölüleri diriltir, padişahları kul ve köle yapar.” Ve devam eder, ”Kainat birbirine sevgi ile zincirleme bağlanmış. Sevgisini vermesini öğren; çünkü gönlünde anlasın ki hepsine yer varmış. Sevgisiz insandan, dünya, unutma ki korkarmış. Ya korkudan yana kaçar ya da düşman olur kovalarmış.”

    Yeni doğanlarda bu duygusal yakınlık çok daha önemlidir. Çünkü yeni doğanlar sadece beslenip soğuktan korunduklarında ama sevgi, ilgi ve şefkatten mahrum bırakıldıklarında gelişim bozukluğu göstermekle kalmaz bu eksiklik nedeniyle ölebilirler de. Esasen erişkinler için de aynı şey geçerlidir, yalnızca süreç biraz daha farklı ve karmaşıktır.

    Duygusal yakınlık aşk ilişkilerinin en önemli bileşenidir. Ama ilişkilerde kimin ne kadar yakınlığa ihtiyaç duyduğu kişiden kişiye ve kişinin o an içinde bulunduğu duygusal duruma göre değişiklik gösterebilir. Kişinin geçmiş dönem travmaları ya da yakın dönemde yaşadığı güçlü bir stres yoğunluğu duygusal yakınlığa ihtiyacın düzeyini de etkiler. Bazen geçmişin yaralarını hızlı bir şekilde onarmak isteriz ve bu beklentiyle karşımızdaki kişiye anlamlar yükleriz. Yüklediğimiz anlamlara bir açıdan bile uyan biriyle karşılaştığımızda coşkuyla ve büyülenmişçesine o kişiye yakınlaşırız. Tam da burada duygusal yakınlık ne demektir ona bakalım. Duygusal yakınlık günlük yaşamın getirdiği tehdit ve tehlikelerden korunmak için kişiye emniyet ve güven duygusu verir. Bağlanma ve emniyet tek başına kalmaya, ruhun bütün olası acılarından korunmaya karşı emniyet sübabı gibidir. Bebeklik ve çocukluk döneminde bu duygusal yakınlığı anne babamızdan alırız. Büyümenin doğal ama bir o kadar da acıtıcı sürecinde bu duygusal yakınlıktan vazgeçmek zorunda kalırız. Erişkinlik hayatımızda temel ihtiyacımız olan bu duygusal yakınlığı ilişkilerimizde aramaya başlarız tekrardan. Yani aşk ilişkimizde, mahremiyette… Bu arayış gerçekten çok kuvvetli ve hayati bir arayıştır. Kişi tekrardan bebeklik ve çocukluk döneminin o huzurlu, güvenli ortamına bir an önce kavuşmak ister. İnsanlar erişkinliklerinde ancak aşk ilişkilerinde bulabilecekleri duygusal yakınlığı uzun süre bulamadıkları zaman depresyondan hayattan aldıkları zevkin azalmasına, hayatı anlamsız ve boş bulmaya kadar birçok sorunla yüz yüze kalıp terapistlerden umut beklemeye başlarlar…

    Bu eksikliği mucize bir şekilde giderecek ne bir ilaç ne de herkese iyi gelen sihirli bir yöntem bulunur. Her çiftin yaşadığı ilişkinin kendine özgü dinamikleri vardır. Çünkü çok uzun süredir birlikte yaşayan çiftlerin bile birbirlerine karşı olan algıları farklı ve çarpık olabilir. Bunu şöyle bir örnekle açıklamaya çalışayım:

    Erkek bir cumartesi akşamını evde geçirmek istediğini söyler eşine. Kafasında karısıyla güzel bir akşam yemeği yemek ve sonrasında hoşça vakit geçirmek vardır. Televizyonun karşısındaki koltuğa yerleşmek, tatlı tatlı sohbet etmek, belki biraz masaj ve sonrasında tutkulu bir sevişme. Oysa eşinin kafasında ise biraz dışarıda yürüyüş yapmak, ne zamandır konuşamadıkları önemli konular hakkında sohbet etmek ve belki de bir karara varmak istiyordur. Eşinin bu akşam evde olalım demesiyle yine sıradan, rutin bir akşam yaşayacakları tedirginliği oluşmuştur. İnsanların günlük hayat koşuşturmasında birbirlerini doğru anlamalarının zorluğu birbirlerinden gittikçe uzaklaşmalarına, sessizleşmelerine, birbirleriyle bugünü de yarını da paylaşamayacak kadar yabancılaşmalarına neden olur. Bu yabancılaşmanın sonucu olarak da kişiler duygusal yakınlık eksikliği ile muzdarip olurlar.

    Duygusal yakınlık eksikliği ile birlikte çiftlerde öfke ve yersiz bir gurur ortaya çıkar. Haklı olmanın cazibesiyle birleşen öfke ve gurur en çok ihtiyacımız olan duygusal yakınlıktan daha da uzaklaşmamıza yol açar. Peki hayati önem arz eden duygusal yakınlık ihtiyacımızın zarar görmemesi için nelere dikkat etmeliyiz?

    Mesela kadın erkeğe dokunmak ve sarılmak istiyor. Fakat geçmişteki kırgınlığı ve öfkesi ona engel oluyor, kırgınlık ve öfkesi yersiz bir gururla birleşince kadın erkekten uzaklaşıyor. Ve erkek, kadının neden kendisinden uzaklaştığını bilmiyor ve anlamıyor… Erkekler çoğu zaman “Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi yok” misali hiçbir şeyden habersiz, olanları algılamaya çalışıyor. Ve kendisine tepki gösteren kadına dokunmaya zorlanıyor. Ama unutulmaması gereken hayat gerçeklerinden biri, kırgınlık, öfke ve yersiz gururun, mutluluğun en büyük düşmanlarının başında gelmesi…

    Kırgınlığı ve yersiz gururu geride bırakmak mümkün ama zor bir süreç… Değişim düşüncelerle alakalı… Değiştirmek denildiği zaman kişiliği değiştirmek gerektiği anlaşılıyor. Kadın ve erkek birbirlerinin kişiliklerini değiştiremezler, değiştirebilecekleri tek şey davranışları… Eğer kişi davranışlarını iradesiyle, aklıyla, mantığıyla uygun hale getirebilirse, yersiz gururu, öfkeyi, kırgınlığı bir tarafa bırakıp mutluluğu yakalayabiliyor. Mesela kocasına öfkeli ve kırgın bir kadın, bu duygularını geride bırakıp, eşi geldiği zaman onu mutlulukla ve gülümseyerek karşılayabilirse her şey değişebiliyor. Ama öfkeli ve kırgınken tebessüm etmek, dünyanın en zor şeylerinin başında geliyor. Ancak gülümseyen mutlu bir kadın erkeğin zaferidir. Mutsuz, gülmeyen bir kadın ise erkeğin mağlubiyeti… Erkek mutlu olmayan bir kadına yakın olamıyor. Erkek için gülümseyen bir kadın hep çok çekici… Erkeğin doğası bu, başka bir şey beklememek gerekiyor. Kadın mutlu olmak istiyorsa, gülümsemeli ve mutlu görünmeli… Ancak elbette erkeklerin de yapması gereken şeyler var… Mesela erkekler de kadına seks dışında dokunmayı öğrenmeli… Çünkü erkekler sadece seks yapacakları zaman kadına dokunuyorlar, onun dışında dokunmuyorlar, bu da kadına kendini değersiz hissettiriyor. Diğer önemli bir konu ise, erkek kadını ilgiyle dinleyecek ve anlayacak… Partneriyle gün içinde telefonla araşacak, mesaj atacak, en azından akşamları konuşacak… Göz teması ve gönül teması kuracak ve partnerine dokunarak onu dinleyecek… Erkekler bu iki şeyi yapıp, bir de kadına iltifat ederlerse, erkek de kadın da mutlu olabiliyor. Yani erkekler dinleyecek, kadınlar gülümseyerek karşılayacak ve kadın erkeğe hatasını asla söylemeyecek ama hatasını düzeltebileceğine inanacak ve onu motive edecek. Yani kadının gülümseyebilmesi için erkeğin de kadını mutlu etmesi gerekiyor. Ama birçok çift genelde suçlayan ve işaret parmağıyla suçlu arayan bir dili seçiyor. Oysa karşılık beklemeden sevmek ve koşulsuzca sevgiyi göstermek gerekiyor.

    Bu beceriyi gösteren çiftler hem ilişkilerini güçlendirmiş, hem de duygusal yakınlık ihtiyaçlarını gidermiş olurlar…

    Ne güzel söylemiş şair: ”İKİ KALP ARASINDA EN KISA YOL; BİRBİRİNE UZANMIŞ VE ZAMAN ZAMAN ANCAK PARMAK UÇLARIYLA DEĞEBİLEN İKİ KOL.”

    Sevgiyle kalın dostlar…

  • EVET BİR YILIN DAHA SONUNA VE YENİ BİR YILINDA BAŞLANGIÇ DÖNEMİNE GELDİK

    EVET BİR YILIN DAHA SONUNA VE YENİ BİR YILINDA BAŞLANGIÇ DÖNEMİNE GELDİK

    Her yıl bu dönemlerde ben de çoğumuz gibi geçecek yılın muhasebesini ve yeni gelen yılla ilgili umutlarımı, hayallerimi, beklentilerimi gözden geçiririm. Esasında değişenin sadece takvim yaprakları ya da rakamlar olmadığını düşünüyorum. Ama sadece yeni yılında,  bizlere bir anda mutluluk, iyilik, şans getirmeyeceğinin de farkındayım. Hani her yeni yılın ilk sabahında yapılan o espri gibi ; nerede para, aşk, mutluluk???

    Yeni yılın yani 2020’nin bir önceki yıldan farklı olabilmesi için öncelikle bizim bazı şeyleri farklı yapmamız gerekiyor. Dünyanı değiştirmenin tek yolunun kendini değiştirmek gerçeğinden yola çıkarak biz neleri değiştirmeliyiz, neleri farklı yapmalıyız ya da neleri hayatımıza eklemeliyiz onlara bakalım istedim bu yazımda.

    Yeni yılın sembolik olarak da yeni başlangıçlar yeni kararlar için en uygun zaman olduğunu düşünüyorum. Umut etmek, umut tazelemek için en ideal zamanlar bence. Yaşam olduğu,  yani nefes aldığımız müddetçe umut etmek için sebebimiz olduğuna inananlardanım. 2019’da kayıplar, hayal kırıklıkları, acılar, terk edilişler yaşamış olsak da hem de. .

    Tam da burada üstad Nietzsche’nin o muhteşem dizeleri geliyor aklıma;

    ‘’Öyle bir hayat yaşıyorum ki,

    Cenneti de gördüm cehennemi de.

    Öyle bir aşk yaşadım ki,

    Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.

    Bazıları seyrederken hayatı en önden,

    Kendime bir sahne buldum oynadım.

    Öyle bir rol vermişler ki,

    Okudum, okudum anlamadım.

    Kendi kendime konuştum bazen evimde,

    Hem kızdım hem güldüm halime,

    Sonra dedim ki ‘söz ver kendine’

    Denizleri seviyorsan dalgaları da seveceksin,

    Sevilmek istiyorsan, önce sevilmeyi bileceksin,

    Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin.

    Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin.

    Öyle bir hayat yaşadım ki,

    Son yolculukları erken tanıdım

    Öyle çok değerliymiş ki zaman,

    Hep acele etmem bundan, anladım. . ’’

    Evet,  hayatı seyretmeden, yalnızca yeni gelen yıllardan her güzelliğin geleceği beklentisine girmeden,  kişi öncelikle bu mutluluğu hak etmek için neler yapmalı, neleri değiştirmelidir?

    Şunu unutmayalım dostlar. Mutluluk,  bize kendiliğinden sunulan, karşılıksız verilen ya da bağışlanan bir durum değildir. Bunu elde edebilmek ve de koruyabilmek için çaba içinde olmak gerekir. Yaşamına kalıcı bir

    ‘’iyilik hali’’ kazandırmak isteyenlere maddeler halinde tavsiyelerimi sıralayayım;

    n Öncelikle hayatın sadece seçimlerden oluştuğunu fark etmek gerekir. Hayatın seçimlerden oluştuğunu kavramak; varlığı belki yıllar sonra fark edilebilecek bir kumbarada daha az KEŞKE biriktirmek demektir. Seçim yapmak sorumluluk almak demektir. Sorumluluğu sahiplenmek ;yenilen yemeğin hesabını da ödemeye benzer. Çünkü olaylar kişinin başına gelmez, kötü şeyler hep kişiyi bulmaz, kötü şeylere yol açan seçimleri kişi kendisi yapar. Daha başka bir ifadeyle kişinin başına gelebilecek kötü olaylarla ilgili yapabileceği yani neyin ne zaman başına geleceğini bilmesi mümkün değildir. Fakat başına gelen bu durumlara karşı nasıl bir duruş, tavır ya da tepki vereceği kişinin elindedir, kişinin seçimlerine bağlıdır. Hiç seçim yapmamak, beklemek, olayları akışına bırakmak bile seçimdir, seçim yapmamayı seçmektir. Sonuç olarak, sorumluluğu kabul etmeden, kişi kendini geliştirip ileri gidemez, kendi varoluşunu

    yaşayamaz. Kişinin kabul ettiği sorumluluk derecesinde hayatının üzerinde kontrolü vardır.

    n Kendinizi koşulsuz, amasız, olduğu gibi kabul edin. Evet bu yaşınıza kadar hatalar, yanlışlar, beceriksizlikler yapmış olabilirsiniz. Bunların hayat yolunda olabileceğini kabullenin. Kendinizi sürekli suçlayarak, aşağılayarak ya da sürekli mağdur gibi göstererek mutlu olamazsınız. Yeni yıla bu şekilde girerseniz sonu da aynı geçmiş yıllar gibi olur. Hatalarınızdan ders alın ama geçmişe de takılmayın. Sürekli ‘keşke’ deyip durmayın. Yoksa üretkenliğinizi düşürür ve mutlu olamazsınız.

    n Her şeye rağmen daha fazla gülün, gülümseyin. 2020’yi kendi adınıza gülümseme rekoru kıracağınız yıl ilan edin ve kırın o rekoru. Gülümsemek sihirlidir. Hem kendi içinize hem de çevrenize ışık saçar, daha fazla doyum elde etmiş olursunuz. Hem de bedava yahu. .

    n Sahip olduklarınızı daha çok sevin, onlara daha çok sahip çıkın. Sahip olduklarınızla mutlu olun. Sürekli başkalarının neye sahip olduğuna bakarak hayatınızı karartmayın. .

    n Olaylar geçicidir, bunu unutmayın. Özellikle de kötü olayların ardından bunu daha çok hatırlayın. Şöyle bir geri dönüp bakın yıllar öncesine. Geçmez dediğiniz neler gelmiş geçmiş. . Zamanın en iyi ilaç olduğunu hatırlayın ve bunun için kendinize zaman tanıyın. .

    n İyimser olun, iyi düşünün. İyi düşünen iyi hisseder. İyimser olmak demek gerçeklerden uzak olmak demek değildir. Kötümser düşünmek, kötü sonuçlar almayı önceden kabullenmek demektir. 2020’yi iyimserlik yılı ilan edin. .

    n Yeni görüş ve düşüncelere daha açık olun. Evet prensipli olmak, bir duruş sahibi olmak önemlidir. Ama prensipli olacam diye uzlaşmaz, aksi, inatçı biri olup çıkmayın. Bazı durumlarda esnemeyi bilin. Esneme becerisi mutlu olmayı kolaylaştırır ve çatışmaları azaltır. Yeni yılda esneyin biraz daha, korkmayın. .

    n Yeni yılda daha az tv seyredin, daha az telefona bakın ve daha çok okuyun. Okumak, görüş açınızı genişletecek, olaylara değişik açılardan bakmayı öğretecektir. Seçeneklerinizin çokluğunu  görerek kendinize yeni çözüm yolları oluşturabileceksiniz. Mutsuzluğun kaderiniz olmadığını daha iyi anlayacaksınız. .

    n İşinize sahip çıkın, işinizi daha çok sevin. Evet belki de hayalinizdeki işte değilsiniz. Ama yaptığınız işi kendinize yarar ve olumlu bir biçimde kullanır ya da görürseniz daha mutlu olursunuz. Bir amacının olduğu duygusu insanı mutlu eder. Mutlaka sizin yerinizde olmayı isteyen birilerinin olduğunu hatırlayın. .

    n Aile’ye önem verin. Ailenizle daha çok vakit geçirin. Bunun için fırsatlar yaratın. Ailesinde yani kalesinde mutlu ve huzurlu olan bir kişi dışarıda  daha güçlü, daha mutlu ve daha güvenlidir. .

    n Gücünüz yettiğince yardıma gereksinimi olan kişilere, canlılara yardım etmeye çalışın. Kendini iyi hissetmenin güzel yollarından biri de başkalarını iyi hissettirmektir. .

    n Yeni yılda daha çok egzersiz yapın. Eğer yoksa, mutlaka hayatınıza sporu katın. Günde 20 dakika dahi olsa hayatınızın bir parçası haline getirin. Egzersiz yapmak mutlu hissettirir. Stresli durumlara karşı daha dayanıklı hale gelirsiniz. . 2020’de 10 bin değilse dahi en az 5 bin adım hedefiyle ilerleyin. .

    n Karar verin ve mutlaka kurtulun sigaradan. Hayatınızı, sevdiklerinizi zehirlemekten vazgeçin. Keyif almak için çok daha sağlıklı ve doyum verici şeyler olduğunu unutmayın. . 2020’de sağlıkla nefes almanın keyfine siz de varın. .

    n Bir hobiniz, eğlenceniz mutlaka olsun. Ayda 1 kez dahi olsa bu hobiye zaman ayırın. Anlamlı bulunan ve zevk alınan etkinlikler içinde olmak kişinin doyumunu artırır.

    n İlişkinize, evliliğinize önem verin. Sevdiğinize daha çok zaman ayırın. Geçmişteki olumsuzlukları bir kenara bırakın. İlginizi, sevginizi, şefkatinizi artırın. İyi ilişki içinde olmak mutlu olmanın en önemli koşullarındandır. Böyle gelmiş böyle gider demeyin. Tekrardan deneyin, gerekirse bir uzmandan destek alın. Herkesin mutlu olmaya hakkı ve ihtiyacı olduğunu unutmayın. .  Sevip, sevilelim. . Bu dünya kimseye kalmıyor çünkü. Sevdiğinizle suçlamadan konuşun ve onu dinlerken anlamaya çalışın. Haklı olmanın değil mutlu olmanın peşinde koşun. . Savaşmayın, sevişin. . .

    n Affedin. . Evet yeni yılda daha çok affedin. . Affetmenin özgürlük olduğunu fark edin. Kişi zamanı boşa harcamamak ve geçmişi bırakmak için affetmelidir. Affetmek demek bize yapılanları hak ettiğimiz anlamına gelmez. Biz kendi özgürlüğümüz, ruhumuzun iyi olması için affetmeliyiz. Ve en başta kendimizi affetmeyi unutmamalıyız. .

    Evet dostlarım sizlerinde mutlaka bunlara ekleyecekleriniz vardır. Şunu unutmayalım. Kara bulutlar sarsa da bazen etrafımızı, yüreğimizde tekrardan sımsıcak bir güneşin açmasına hiçbir şey engel olamaz. Her karanlık gecenin sonunda mutlaka güneş açar çünkü. Yeter ki umudumuz daim olsun. Şu fani dünyadan geldik geçeceğiz bir gün. Bari bu yolculuk daha huzurlu, daha mutlu, daha doyumlu olsun.

    Halil Cibran’ın dediği gibi;’’Ben bir yolcu ve aynı zamanda bir denizciyim.

    Her sabah yeni bir tepe keşfederim ruhumda. ’’Yeni keşiflere yelken açın 2020’de. .

    Her şey gönlünüzce olsun, mutlu seneler, sevgiyle kalın..

  • AŞK ACITIR MI?

    AŞK ACITIR MI?

    “Aşk kusurlara daima kör,

    Daima zevke yatkın,

    Kural tanımaz, kanatlı, taşkın,

    Kırar tüm zincirlerini zihnin.” W. Blake

    Tabii ki bu kadar taşkın, coşkulu olan bir duygunun kişiye hele de bittiği noktada yani ilişkinin sonlandığı noktada acı vermesi kaçınılmaz. Aşk çoğu insanın karşı koyamadığı en güçlü duygulardan biri. Aşık olunduğunda akan sular duruyor. Önümüz, arkamız, sağımız, solumuz aşkla, aşık olunanla dolup taşıyor. Aşık olunan için herşey yapılıyor, onun uğruna nelerden vazgeçilmiyor ki? Her mesajda, her aramada kalbimiz ağzımızdan taşacak gibi oluyor. Dünya yalnızca aşık olunan ile bizim etrafımızda dönüyor gibi hissediyoruz. Aşıkken, aşk enerjisiyle en olunmazları bile olur gibi görüyor, herşeyin üstesinden kolaylıkla gelebileceğimize inanıyoruz.

    Peki işler ne zaman karışıyor? Ne zaman bu muhteşem duygu, bizi beslemek yerine  tüketmeye başlıyor? Tabi ki ilişkinin iyi gitmediği ve hatta ayrılıkla sonuçlandığı durumlarda işler tersine dönüyor.

    Varolduğumuz andan itibaren herşeyle, her an iletişim ve ilişki içindedir insanoğlu. Birini sevip değer verdiğinizde onun için birçok fedakarlık yapabiliriz. Hatta bazen kendimizden bile vazgeçebiliriz. İlişkimizde öyle bir hale geliriz ki “BEN” diye birşey kalmayabilir ortada. İşte tam da bu noktada başlar esasında herşey. Kendinden, kendiliğinden vazgeçerek sağlıklı, doyumlu bir ilişkinin yaşanma ihtimali nerdeyse yoktur. “AŞK” uğruna yapılan fedakarlıkların, vazgeçişlerin sağlıklı, doyumlu bir ilişkiye yol açmadığını öğrenmenin bedeli genellikle ağır olur. Çünkü aşık olunan için bazen değerlerimizden, bazen zevklerimizden, bazen ailemizden ve nihayet kendimizden bile vazgeçmek ve bunların karşılığında terkedilmek, aldatılmak, yüzüstü bırakılmak gerçekten çok acıdır. Kendimizden bile vazgeçmemize, türlü türlü fedakarlıklar yapmamıza rağmen neden bitmiştir bu ilişki? Bu noktada hemen iç dinamiklerimiz devreye girer, ‘ben nerede yanlış yaptım’, ‘onsuz ben ne yaparım’ tarzı yaklaşımlarla kendimizi suçlamaya, eleştirmeye, kahretmeye başlarız. Ve gideni geri döndürmek, ayrılığı önlemek adına daha da kendimizden, kişiliğimizden ödün vermeye başlarız. Hatta onu kazanabilmek için ‘hayatımızdan vazgeçmeyi’ dahi göze alırız. Hayatın, onsuz bir yaşamın ne kadar da boş ve anlamsız olduğunu kendimize söylemeye başlarız. Dünyanın yıkıldığını, bizim de yıkılan koca dünyanın altında kaldığımızı hissederiz. Umuda, geleceğe dair herşey kapkara olmuştur. Gerçek böyle değildir tabii ki ama biz böyle hissederiz. Peki neden?

    Neden tüm yaşamımızı, varlığımızı tek bir insanın varlığına ipotek ederiz? Gerçek sermayemiz olan hayatımızdan bile vazgeçecek noktaya nasıl geliriz? Onun için yani giden için neden kaldırabileceğimizden fazla derdin, sıkıntının, özverinin altına gireriz?

    Şimdi zamanda bir yolculuk yapalım ve geriye gidelim. İlişkinin en başına ve hatta en sonki ilişkimizden önceki zamanlara. Yeni bir ilişkiden beklediğimiz neydi? Hangi ihtiyaçlarımız, boşluklarımız, doyurulmayı bekleyen sevgi haznelerimiz vardı? Yeni bir ilişkiyle herşeyin daha iyi olacağına dair inançlarınız, umutlarınız nelerdi? Tüm bunlar yani geçmişimiz, geçmişteki hayal kırıklıklarımız, geleceğe dair umutlarımız, hayallerimiz yeni başlanan ilişkiye ve dolayısıyla yeni sevgiliye yüklenir. Yani yeni aşkın hem geçmiş yaralarımıza merhem olacağı hem de bizi geleceğe huzurla, keyifle taşıyacağına olan sarsılmaz bir inançla başlanır ilişkiye. İnsanlar genellikle partnerlerinin kişiliklerini farketmeden, çok da tanımadan ilişkiye başlarlar ve zamanla birbirlerini tanımaya çalışırlar. Bu da bir parça kişinin yeni ilişkiye şüpheyle, tereddütle bakmasına da yol açar. Çünkü bu kadar büyük beklentilerimizin olduğu kişinin, bizim hayallerimizi, beklentilerimizi anlayamayacak, karşılayamayacak şüphesi ürkütür bizi ama gene de aşkın büyüsü, heyecanı bu ürpertiyi çoğu zaman bastırır. İsteklerimiz, hayallerimiz, geçmişi unutmaya olan inancımız baskın gelir. Zaman ilerleyip de hayal edilenlerle yaşadıklarımız arasındaki mesafe açılmaya başlamasına rağmen kişiler bunu görmezden gelme eğilimindedirler. Bazı şeyleri yok sayarak deve kuşu misali gerçeklere gözlerini kapattıklarını anlamak istemezler. Mesafe giderek açılır ve çiftlerden biri bu mesafeyi kapatmak için herşeyini feda eden diğeri de bu fedakarlıkları hak ettiğini düşünerek daha da bekleyen ve isteyen durumuna gelir ama aslında her iki kişi içinde bu ilişki mutluluk ve huzur vermemektedir ve ilk fırsatta ilişkideki taraflardan biri bu çemberin dışına çıkmaya çalışır ve genellikle de çemberin dışına ilk çıkan kişi fedakarlık yapan, kendinden geçen taraf değil; kendisine fedakarlıklar yapılan taraf olur. Bunun sonucunda yaptığı tüm fedakarlıklara rağmen terkedilen, bırakılan, aldatılan kişi olmak dayanılmaz bir acı verir. Hayatın tüm zevklerinden uzaklaştıracak kadar büyük bir acıdır bu…

    Peki niye böyle olur sürekli? Niye her şeyi yapmamıza rağmen sürekli terkediliyor ya da aldatılıyoruz? Kişi öncelikle neye ihtiyacı olduğunu, neleri tamamlamak, doyurmak istediğinin farkına varmalıdır. Varolmamızı sağlayan en önemli duygu yakıtları SEVGİ ve İLGİ’dir. Hepimiz sevilmek ve ilgilenilmek peşinde koşarız. Doğumdan itibaren ve çocukluk döneminde bu ihtiyaçlarımızın  şu ya da bu şekilde karşılanmamış ya da eksik karşılanmış olması bugünkü ilişki travmalarımızın da temelini oluşturur. Bu, derinlerden gelen ihtiyacımızı farkedip ve bu ihtiyaçlarımızın yalnızca bir kişi, bir sevgili tarafından karşılanamayacağını anlamak yani sevgiliye abartılı anlam yüklemelerinden kurtulmak daha sağlıklı, daha doyumlu ilişkiler yaşamanın da en önemli adımı olur.

    Aşk yaşamak harika bir duygu ama varolmamızı ya da sevilme, ilgi duyma ihtiyacımızın yalnızca aşk ilişkisiyle karşılanacağını ve bunun her yaramıza iyi geleceğini düşünmek büyük bir hatadır. Hayatın içinde hem sevgili, hem arkadaş, hem evlat, hem çalışan ve en önemlisi de ‘kendimiz’ olarak varolmak doyumlu, keyifli, huzurlu bir yaşamın anahtarıdır.

    Bunun yapılabilmesi, yeni bir farkındalıkla kendimizi yeniden tanımamız ve doğru adımlar atmamız için TERAPİ önemli bir yardımcıdır. TERAPİ, danışanın ruhsal yaralarını iyileştirmek, anlaşılmak ve önemsenmek gibi önemli ihtiyaçlarını karşılamak için yapılır. Çocukluk yaralarına karşı duyarsızlaşmak veya onların üstünü örtmek belki yaralarınızı korur ama sizi iyileştirmez. Çünkü hissedilmeyen ve içinden geçilmeyen yaralar iyileşmez. İyileşmeyen yaralar bugünkü seçimlerimizin, kaçışlarımızın, hayal kırıklıklarımızın, AŞK acılarımızın en önemli sebeplerindendir…

    “KENDİME SAPLADIĞIM BİR BIÇAKSIN SEN;

    AŞK BUDUR!”

    F. Kafka böyle dese de aşkın ruhumuzda, gönlümüzde ve hayatımızda güller açtırması pekala mümkündür. Yeter ki korkularımızla, kaygılarımızla, geçmişimizle yüzleşme cesaretini gösterebilelim…

    Sevgiyle kalın dostlar…

  • GEÇMİŞİN OLUMSUZLUKLARINDAN ARINMA

    GEÇMİŞİN OLUMSUZLUKLARINDAN ARINMA

    …W.Faulkner;”Geçmiş asla sona ermez,hatta geçmez bile”der..Çoğumuz geçmişimizi arkada bırakıp ilerlemek istememize rağmen,hayatımızın şimdiki döneminde ebeveynlerimizin ya da aramızda çözümlenmemiş sorunların olduğu başka kişilerin rollerini şu anda yanımızda,hayatımızda olan yeni kişilere yükleyerek devam ederiz.Freud buna ‘aktarım’adını vermiştir.Aktarım yaptığımızda,geçmişte hissettiklerimiz ve inandıklarımız şimdi kurduğumuz ilişkilerde yeniden ortaya çıkar.Ve kişi bunu bilinçsiz yapar.Farkında olmaksızın;eşimizde,sevgilimizde,arkadaşlarımızda,rakiplerimizde ve hatta yabancılarda geçmişimizin önemli anılarını,figürlerini görürüz.Aktardığımız şeyler;duygularımız,inançlarımız,ihtiyaçlarımız,beklentilerimiz,ön yargılarımız,hayallerimizdir.Aktarım görülmez olanı görülür kılmanın;içimizdeki dile getirilmemiş acıklı hikayeyi dile getirmenin veya E.Becker’in deyişiyle,”hayata dair beceriksizce yalanların yanlış yere yönelmesinin”inceliksiz bir yoludur.Peki gerçekten geçmiş geçmez mi?Yani bu bilinçsiz eylemi düzenlemek,geçmişin olumsuzluklarından,anı yüklerinden kurtulup hafiflemek mümkün değil mi?Birbirimizi ve tabi ki önce kendimizi berrak,duru bir şekilde yani geçmişin yüklerinden arınarak görebilmek mümkün tabi ki.Böylesi bir berraklık ancak ve ancak ”şimdi ve burada”ya yönelmiş saf bir dikkatin ve FARKINDALIĞIN zaferidir.Bilinçsiz aktarımda geçmiş etkilidir.Aktarım yaptığımızın farkında olmak,gücü yaşadığımız ana yani şimdiye verir.Farkındalık,yaşanan ana dikkat etmektir.Bunu yapabilmek içinde öncelikle kişinin içine yani kendine odaklanması,çocukluğa ait travmalar ve sırlarla dolu iç dünyasını keşfe hazır ve cesaretli olması gerekir.Bu zorlu bir süreçtir.Çünkü paradoks olarak, en çok istediğimiz şey, aynı zamanda en çok korktuğumuz şeydir. Yani içimizdeki gizli sırlara yaklaştıkça onun daha büyük bir kısmını görmeye başlarız ve daha fazlasını gördükçe daha azını kavrarız, daha az kavradıkça da daha azını görürüz. Çünkü insan kavrayamadığı şeyi göremez ve görüşü daraldıkça da yavaş yavaş uzaklaşır içindeki sırlardan ve gerçeklerden; kendini kandırmaya başlar, duygularını kabullenmekte zorlanır, inkâr eder, yalan ve sahte bir hayatın içinde kaybolur gider… Birçok ruhsal ve bedensel rahatsızlık insanların kabullenmekte zorlandıkları düşünce veya duygulardan kaynaklanır..İnsanın kabullenemediği her duygusu, dışarıya akamayan bir irin gibi bedenini ve ruhunu ele geçirir. İnsanın içine hapsettiği her duygusu aynı zamanda içini de bu duygulara hapseder. Yani kişi kendini esaret altında hisseder ve her duyguyu kabullenme özgürlüğünü içinde hissedemez. Yaşamda sevgi, neşe ve olumlu duygular kadar olumsuz duyguların da tecrübe edildiği ve edileceği pek çok olay vardır. Belirli bir nesne, olay veya bireylerin, insanın iç dünyasında uyandırdığı izlenim olarak tarif edilen duygu, bir his ve bu hisse özgü belirli düşüncelerin, psikolojik ve biyolojik hallerin ve bir dizi hareket eğiliminin toplamı olarak bilinir. Duyguları olumlu ve olumsuz duygular olarak iki boyutta değerlendirirsek, heyecan, mutluluk, neşe, iyimserlik gibi duygular olumlu; keder, üzüntü, korku, kızgınlık, öfke, nefret, şiddet, kıskançlık gibi duygular ise olumsuz olarak tanımlanabilir. İnsanın olumsuz duygularını hiç yaşamaması mümkün değildir, ancak bunların varlığını kabul edip, bu duygularla uzlaşmayı öğrenmesi gerekir. Aksi durumda, olumsuz duyguların yaşanmaması için kişi kendisini korumak adına bazı davranışlarını kısıtlar, atması gereken bazı adımları atamaz ve her zaman güvenli alanında kalmaya çalışarak ruhsal ve bedensel birtakım rahatsızlıklar yaşayabilir. Çünkü duygular ile bedenin kaydettikleri (beden hafızası) ve ezelden beri içselleştirilen ahlâk kuralları hep çatışma halindedir. Bu durum dolu dolu ve tatmin edici bir yaşam sürülmesini de engeller.
    Duygulardan kaçınmak kişiyi o duyguların kaynağı olan kişiye ve duruma karşı bağımlı yapar. Bağımlılık acı verir ve iyileşmenin önündeki en büyük engeldir. Düşünceleri veya duyguları yok etmek mümkün değildir. Dahası bunları bastırmaya ya da reddetmeye çalışmak, uzun vadede daha fazla zarara neden olur. Duygulardan kaçınmanın alternatifi ise kabullenmektir, farkında olmaktır. FARKINDALIK, nefret, üzüntü, kaygı, endişe, korku gibi olumsuz duygulardan kaçınmak yerine onlara yaklaşabilmeyi ve onları kabullenmeyi içerir. Çoğu zaman teslim olma ve pes etme ile karıştırılan ve gerçekte şifa veren kabullenme, işlevsel olmayan değişim çabalarının terk edilmesini ve aktif bir biçimde, duyguları duygular olarak hissetmeyi, düşünceleri düşünceler olarak düşünmeyi ve anıları anılar olarak hatırlamayı ve benimsemeyi içerir. Rahatsızlık yaratan düşünceler, duygular ya da koşullarla başa çıkabilmenin alternatif bir yolu olan kabullenme; şimdiki andaki deneyimden kaçmak yerine kişiyi deneyime doğru dönmeye ve duygularına açılmaya yönlendirir. Bu sayede kişi duygularıyla yüzleşir, onları ifade eder, hoşa giden, gitmeyen ve nötr deneyimlerle birlikte olmayı ve onları kabul etmeyi öğrenir; içsel yaşantıları reddetmek, bastırmak ya da onlardan kaçınmak yerine, bu yaşantılara yaklaşmaya çalışır. Bu nedenle kabullenmenin anlamı, rahatsızlık verseler de, hoşa gitmeyen duygulara, kişilere veya olaylara yer açmak ve bunlarla uzlaşabilmektir.Günlük stresi azaltmada, kendini fark etmeyi arttırmada, duygusal zekâyı geliştirmede, yıkıcı, duygusal, bilişsel ve davranışsal süreçleri zayıflatmada her geçen gün daha fazla kullanılan bir yöntem olan FARKINDALIK; özel bir şekilde dikkat etmek, şu an ve şimdi olanı kabullenmek, olanı istemli, kasıtlı ve yargısız bir şekilde anlamlandırabilmek, dikkati, kasıtlı bir şekilde ve açık kalpli bir merakla şimdiki zamana yönlendirmek, uyanmak, kendimizle temasa geçmek ve yaşamın her anının içeriğini değerlendirebilmek demektir. Çok özel bir bilinç durumu olan FARKINDALIK odaklanma ve açıklığın olduğu bir zihin durumudur ve 10 farklı şekilde şifa verir: (1) kişinin kendini kabul etmesi ve bağışlaması için bilincini eğitir, (2) geçmiş zamanda sıkışıp kalmak ya da gelecek için sürekli endişelenmek yerine, şimdiki zamanın nasıl yaşanabileceğini keşfetmeye yardımcı olur, (3) kişinin sürekli “keşkeler” ve “acabalar” ile uğraşmak yerine, olaylara spontane tepki verme yeteneğini ortaya çıkartarak ruh, kalp, beden ve zihin bütünlüğünü sağlar, (4) düşüncelere, duygulara ve bedensel duyumlara odaklanıp bilinci geliştirir, (5)olumsuz duygularla baş etmeyi, onları güvenli bir şekilde deneyimlemeyi ve karşılamayı sağlar, (6) karmaşık ve gürültülü dünyada dinginliği, huzuru ve barışı bulmaya yardımcı olur, (7) şimdi ve burada olana odaklanmayı kolaylaştırır, (8) kişinin kendisiyle, diğerleriyle ve çevresiyle daha çok temasa geçmesini sağlar, (9) kişinin daha az yargılayıcı olabilmesine hizmet eder ve (10) daha fazla huzur, dinginlik ve sükûnet içinde yaşamayı vaat eder..Aktarımlar,geçmişimizi gizlice bugün gemisine bindirirken;FARKINDALIK ise gemimizdeki gereksiz,kaçak ağır yükleri denize boşaltarak,güven içinde şimdi limanına gitmek için bize eşlik eder.Aktarım,başkalarına ve kendimize dair yakıştırmalara bağımlı olmak gibidir.FARKINDALIK ise başkalarını,yaşamda olup bitenleri ve kendimizi tam şu anda her nasılsak öyle görmemizi sağladığı için;bunun panzehiridir.FARKINDALIK şifa verir..Gerçekten çaresiz olmadığımızı çarenin kendi ellerimizde olduğunu,ama bunun için çaba harcamamız gerektiğini unutmayalım dostlar.Yeni sene kendiliğinden güzellikler getirmeyecek.Eski senedeki aynı davranışları,aynı tepkileri,aynı alışkanlıkları devam ettirerek yeni yıldan yeni ve güzel şeyler beklemek fazla romantik oluyor.Aynı şeyleri yaparsak aynı şeylerle karşılaşırız.Herkes kendi durumuna,gücüne,imkanlarına göre bir şeyler eklemeli hayatına.Herhangi bir şey.Ama tabi ki kendimize ve çevremize iyi gelecek,katkı koyacak şeyler.Mutlaka hedefler belirlemeliyiz.Bu hedefler gerçekleştirebileceğimiz türde ve öncelikle kısa zamanlı hedefler olmalı..Her gün 1 saat kitap okumak yerine her gün 15 dakika okuyacağım ya da her gün 10 bin adım atacağım yerine 5 bin adım atacağım gibi..Kendimizi tanımanın,FARKINDALIĞIMIZI oluşturup,güçlendirmenin en önemli yollarından biri de PSİKOTERAPİ’dir.Çünkü insan her yaşta,her ne yaşamış olursa olsun,PSİKOTERAPİ ile yeni bir başlangıç yapabilir.Düne ait acıların bugün ayağımıza dolanmaması için en etkili yollardan biridir Psikoterapi..Psikoterapi’ye başlamak da cesaret ve farkındalık işidir.Güçlü olanlar ya da gücü ellerine almak isteyenler PSİKOTERAPİ’ye başlar..Ertelemeyin,karar verin ve uygulayın..Her neyse bu..Yeni sene herkese ŞİFA ile gelsin…Umutbir elin,en sonundagece boyuncabize yol göstermek içinışık saçan ayadokunacak başka bir eleulaşacağına duyulan inançtır..N.Mazza