Kategori: Cemal ATAMAN

YAZAR

  • İMKANSIZ AŞK

    İMKANSIZ AŞK

    Şehrin ana caddesinde yürürken, pişman oldu evden çıktığına. Havanın bu kadar sıcak olacağını düşünememişti. Bu sıcak havada ne yapabilirim, nereye gidebilirim, diye düşündü. Arkadaşlarını arasa olmazdı. Aşağı yukarı hepsi evliydi. Haftanın son gününü eşleri ve çocuklarıyla geçirirlerdi. Birdenbire ne kadar yalnız olduğunu düşündü. Şehrin en kalabalık caddesinde yürüyorum ve yalnız hissediyorum kendimi. Ne çelişki ama, diye düşünüp gülümsedi. Sonra Özdemir Asaf’ın dizeleri düştü beynine:

                  Yalnızlık paylaşılmaz

                  Paylaşılsa yalnızlık olmaz

    Arkadaşlarının ve ailesinin tüm ısrarlarına rağmen kaçmıştı hep evlilikten. Takıldığı kadınlarda da kusurlar bulup uzaklaşmıştı bir süre sonra. Bunları düşünerek yürürken sinemanın önüne geldiğini fark etti. Bu mevsimde şehrin en serin yeri sinemadır, diye düşündü, içeri girdi. Kendisi gibi düşünenler de varmış. Filmleri incelemeye başladı. “İncir Reçeli” adlı film ilgisini çekti. Gişeye yöneldi. İlk sıradaki adam biletini aldı. Önünde bir kadın aynı film için bilet istedi. Yerini de seçti. Çantasını karıştırmaya başladı. Çantada aradığını bulamadı. Sıkılgan bir tavırla cüzdanımı unutmuşum, girmekten vazgeçtim, dedi. Tamer, doğrudan gişedeki kıza seslendi önce: Yok, bileti iptal etmeyin, aynı filme beş sıra arkadan bir bilet daha kesin lütfen! Dedi.

    Kadın şaşkınlıkla arkasına baktı:

    – Olmaz, kabul edemem.

    – Askıda bilet olarak düşünün, sonra siz de bir askıda bilet alırsınız

    Birisine, ödeşmiş sayarız. Dedi.

    Kadın: Ama size borçlu kalırım, nasıl ödeyebilirim ki? deyince Tamer: Borç falan olmaz. Dedi.

    Gişedeki kız: Kestim efendim biletleri, deyince:

    -Teşekkür ederim. Dedi kadın.

    Salona birlikte girdiler. Ayrı ayrı yerlerine oturdular. Arada ikisi de kalkmadı yerinden.

    Tamer iyi bir şey yaptığını düşündü. Beş sıra ötesindeki kadın uzun siyah saçlıydı. Yolda görse tanımazdı zaten.

    Ne iyi etmişti. Sinemanın klimaları çok güzel bir serinlik ve huzur veriyordu. Film tam bir aşk hikâyesiydi. Birbirlerine âşık olup aşklarını yaşayamayan iki gencin hikâyesiydi. Gözlerinin yaşardığını hissetti. Film biter bitmez hızla çıktı salondan. Olur da kadın teşekkür etmeye kalkarsa sıkıntı yaşardı her ikisi de.

    Gülnaz, şaşkınlık içinde gitti yerine oturdu. Kendini bir türlü affedemiyordu. Nasıl unuturdu cüzdanını. Niye kabul etmişti bilet önerisini. Allah’tan adam ayrı yer istemişti. O ayrı yer isteyişi güven vermişti aslında Gülnaz’a. Peki, film bittiğinde, kapıda karşısına geçip, bir şeyler içelim mi? Derse ne olacaktı? iki tarafı…

    Peki, kendisinin gidip teşekkür etmesi gerekir mi? Nasıl bir çıkmaza girmişti böyle. Film çok güzeldi. Geldiğine değmişti. Ara verildiğinde yerinden kımıldamadı hiç. Bir de gözyaşlarını tutabilseydi. Hıçkırmamak için ettiği gayret de cabasıydı. Film bittiğinde ne yapacağına karar verememişti henüz. Yerinden kalktığında adamın yerinde olmadığını görünce biraz rahatladı. Kapıyı da atlatabilseydi böyle… Yok, kapıda da yoktu adam. Bütün kaygıları gitti. Ne adammış be. Diye düşündü. Böyle beyefendiler de yaşıyor muymuş ülkemde, diye geçirdi içinden mutlulukla. Azıcık da olsa hayıflandı arada gidip teşekkür etmediğine.

    Bu sinema hep pişmanlıklar mı yaşatacaktı ona? Yıllar önce sevdiği adama bu sinemanın kafesinde veda etmemiş miydi? Gerçi imkansızdı aşkları. Engelleyememişlerdi aralarındaki aşkı. Adam evliydi. Yuva yıkan kadın olmayı istememişti. Telefon edip çağırmıştı kafeye. Birini bulduğunu, evlenmek istediğini, söylemişti. Hayat senin hayatın, istediğini yapabilirsin, demişti adam. Zehir mi, kahve mi içtiklerini bilememişlerdi. Gözlerinde yaşlarla kucaklaşarak vedalaşmışlardı. Öyle birine rastlar mıydı bir daha? Mümkün değildi herhalde.

    Ben size dışarıdan destek veririm, dese de inandıramamıştı arkadaşını Tamer. Yeni bir çevre derneği kurmak için toplanacaklarmış. Onu da aralarında istemişler. İklim krizi, kurumakta olan göller, yakılıp yok edilen ormanlar, temiz su kaynakları, maden işletmelerince katledilen meralar, dağlar, nehirler ve betonlaştırılan tarım arazileri… Yeşile sahip çıkmak ilkesi ile bir araya geleceklerdi. İlk toplantıyı bir otelin salonunda yapmayı planlamışlar. Kadınlı erkekli on kişi vardı toplantıda. Önce tanışma, dediler. Herkes ismini söyleyip kendini tanıttı. Masadaki kadınlardan birinin sürekli olarak kendine bakmasından tedirgin oldu Tamer. Yönetime kimler girecek, kim başkan olacak, derken kendini kurucu başkan buluverdi.

    Toplantının bitiminde, kendisine sürekli bakan kadın yanına gelerek: Size bir kahve borcum var. Deyince şaşırdı Tamer. Uzun boylu, uzun saçlı, iri kahverengi gözleri ışıl ışıl bakan kadın: Siz sinemadaki adamsınız, benim biletimi almıştınız. Sonra da kaçıp gitmiştiniz. Hatırladı Tamer. Olur, ısmarlayın bakalım kahvemizi. Dedi.

    Gülnaz kendini anlattı. Tamer kendini anlattı. Ayrılırken Gülnaz: Size sinema ısmarlayacağım, unutmayın. Ama imkânsız aşkın filmini seçmeyelim. Dedi.

    Sinemaya gittiler. İmkânsız aşkın filmi değildi.

  • AHMET ZEKİ MUSLU

    AHMET ZEKİ MUSLU

    1952 yılında Aydın / Çine, Akçaova’da doğdu. Çine Lisesi’ni bi- tirdikten sonra Isparta Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilgiler Bölümü’nde okudu. Anadolu Üniversitesi, Tarih bölümünden lisans diploması aldı. Ergani Lisesi’nde öğretmenliğe başladı. Çeşitli liselerde çalıştı. Aydın Lisesi öğretmenliğinden emekli oldu.

    Ilk ürünleri, Demokrat Izmir gazetesi Sanat/Edebiyat sayfasında ile Dönemeç dergisinde yayımlandı. (1975) Daha sonra şiir, düzyazı ve öyküleri pek çok değişik dergi, ortak kitap ve Cumhuriyet Kitap ekinde yayımlandı.

    Aydın’da (1996-1997) iki arkadaşıyla birlikte çıkardığı Aydınca dergisinin yayın yönetmenliğini yaptı (16 sayı). 2002-2004 yılların- da Aydın… Aydın adlı bir tarih, kültür bülteni çıkardı (30 sayı). 2007-2016 yılları arasında, Afrodisyas Sanat dergisinin genel yayın yönetmenliğini yaptı. (54 sayı)

    Şiir Kitapları:

    Önce Ozanlar Çıktı Gurbete (Dönemeç, 1986), Ülkem Dört Mevsim Sonbahar (Ayrım, 1990). Aşkın Anayurdu (Aydınca, 2000),

    Adı Sevda Olan Kadınlar (Aydınca, 2000)

    Zaman Şaşırdı Menzilini (Afrodisyas Sanat, 2007) Yalnızlığın Kuş Vakti (Afrodisyas Sanat 2012) Gönül Evinin Kiracısı (klaros yayınlar 2019) Gençlik Romanları:

    Antik Kentin Yeni Sahipleri (Koza Yayınları 2011)

    Arkadaşım Karabatur (Koza yayınları 2012)

    Denizin Çocuğu (Koza Yayınları 2014)

    Roman

    Mor Cepkenliler (Yitik Ülke 2015)

    Menderes’in Iki Yakası (Yitik Ülke 2016)

    Fetretin Kartalı “Aydınoğlu Cüneyt Bey” (Yitik Ülke 2020)

    Derleme/ Araştırma

    Telli Kurşun Yarası, (Ege Efe Ve Zeybek Türküleri, Ağıtları Güldestesi) Efeler Belediyesi Kültür Sanat Yayınları 2020

    AHMET ZEKİ MUSLU

    ON İKİ’YE BEŞ VAR

    Kasabalı ya da Türkmen yanım ağır basar

    Ne zaman bir davul-zurna sesi duysam irkilirim

    Kucağımda Alman malı, sedef kakmalı mavzer

    Çakıcı Mehmet ve Yörük Ali Efe ile zeybek oynarım

    Hacıhasan kırında kızılca kıyamet kopar

    Nagantlar, yedi otuzbeşler gökyüzüne çevrilir

    Kurşun yiyen yıldızlar patır patır dökülür yere

    Alnıma banknot yapıştırır kafayı bulan yarenler

    Aman tanrım o da ne, bırakın sabaha dek oynayayım

    Beni izleyenler arasında al yazmalı, pınar gözlü kız da var

    Sıkıyönetim günleri, kolluk güçleri canla başla iş başında

    “Komutan yasak hemşerim“ deme, daha on iki’ye beş var

                                                   …

    AHMET ZEKİ MUSLU

    YADSIMA

    Nerelerde yitti şu dağların

    Başıbozuk efeleri ile zeybekleri

    Aynalı sandıkta küsülü kaldı

    Gümüş savatlı mavzerleri

    Batı cephesinde bir zeybektim,

    İstesem eşkıya olabilirdim

    Kendi elimle gömdüm toprağa

    Dedemden miras kalan silahları

  • İYİ Kİ

    İYİ Kİ

    Televizyonda kurumların işe eleman alımlarıyla ilgili bir konuşmayı dinlerken eski günlere gittim. O zamanla şimdiki zamanı ve o zamanki kurallarla şimdiki zamanın kurallarını karşılaştırdım. 

    Ege’nin  bir kasabasındaki ortaokulda müdür yardımcısı olarak çalışıyordum. Kasabadaki belediyeye eleman alımı yapılacağında sınav komisyonu kuruluyordu ve o kurulda ben de yer alıyordum. Kaymakam onayıyla kurulan o komisyonda bulunan öğretmen arkadaşlarımızla adaletli bir uygulama yapıyor, yazılı sınavda ve mülakatta kimsenin hakkını yemiyorduk. Zaten başvuru sayısı altı ya da yedi kişi oluyordu. Sınavların sonucu açıklandığı zaman da hiç kimse itiraz etmiyor, herkesin hakkını koruduğumuzu biliyorlardı.

     Bilemiyorum, biz mi öyle çalışıyorduk, bütün komisyonlar mı? Adam kayırmacılık günümüz boyutlarında değildi sanki. Hemşeri kayırmacılığına diyeceğim bir şey yok bu arada. Geçmişle bugünkü durum ya aynıdır ya da günümüzde azalmıştır. Bu kayırmacılığın Ege’de daha az olduğundan hiç kuşkum yok.  

    Böyle bir sınavı Doğu’da çalıştığım bir kasabada da yapmıştım. Okulumuza bir hizmetli alınacaktı. Sınava bir kişi başvurmuştu. Sınavımızı yaptık ve o arkadaşı göreve başlattık. Sınavda tek olmasına ve kendisinden başkasının alınmayacağını bildiği halde, saygı ve minnetle bakıyordu bana. Çok güzel çalışıyordu.  Yazının başlığını iyi ki koydum ya, Aslında bu iyi ki’nin de keşkesi var.  Bazen iyi ki der insan bazen de keşke. Biri iyi davranışlarımızın biri pişmanlıklarımızın iç hesaplaşmasıdır. Doğu’daki bu hizmetlimize yaptığım bir davranış en büyük keşkelerimden biridir. Bir akşamüstü son zil çalmış öğrenciler okulu terk ediyordu. Bu sırada çalışanımız yerleri süpürüyordu.  Biraz daha yavaş süpür, biraz daha bekle, öğrenciler çıksın, diye bağırdım. Geri çekildi gitti. Ertesi gün odama geldi, ağlayarak, keşke öğrencilerin içinde bağırmasaydınız bana, dedi. Ne diyeceğimi şaşırdım, yerden göğe kadar haklıydı. Haklısın, dedim. Ama o hali bugün bile gözümün önünde. 

    Yine bir sınav komisyonu kurulmuştu. Bu kez Batı’da. Okul müdürümüz belgeyi getirdi.  Bu kez sınav komisyon başkanı olarak atanmıştım. Müdürümüz oralı olduğu için bu komisyondan kaçmış yükü bana paslamıştı. Çok iyi bir insan olduğunu ve kendisinden çok şey öğrendiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Bu sınavda okulumuza memur alınacaktı. Hatırladığım kadarıyla sekiz ya da dokuz aday vardı. Bunlardan biri her gün birlikte olduğumuz bir ailenin sevdiğim bir kızıydı. Sabah erken gelip soruları hazırladık, sınavı başlattık. Bir süre sonra çalışanımız gelip telefondan arandığımı söyledi. Telefondaki kişi yakın hissettiğim bir partinin ilçe başkanıymış. Sizinle tanışamadık ama tanışırız bir gün sizin okuldaki sınava bir yakınımız giriyor, adı şu, yardımcı olursanız sevinirim, dedi. Ben çok şaşırmıştım, kendimi toparladım, hak eden kazanır, deyip telefonu kapattım. Sınav odasına gittim, adı söylenen kişiye: Bak kardeşim, birileri sana torpil için aradı, kazanırsan hakkınla kazanırsın, kimsenin elini öpme. Dedim. Yazılı sınav sonunda mülakat yaptık. Daktilo kullandırdık. Sonunda ilçeden gelen bir kızla o delikanlı birinci ve ikinci oldular. Genç delikanlı, özür diledi, haberim yoktu, babamın işidir, dedi. Genç kız göreve başladı. Öğrendim ki bu kız, lise  yada ticaret lisesi mezunuymuş ve pamuk tarlalarına çapaya ve pamuk toplamaya gidiyormuş. Yine öğrendim ki herkes, aile dostu kızımızın sınavı kazanacağına inanıyormuş. İyi ki dedim o zaman. Şimdi de iyi ki diyorum. 

    O aile ile de hiçbir sorunumuz olmadı. Zaten o konuda bir sözcük dahi etmemişlerdi. Sonra bir başka belediye sınavında tek başına olduğu için kazandı. 

    İyi kilerinizin çok olması ile hoşça kalın dostça kalın. Bayramınız kutlu olsun.  

  • YOL ARKADAŞI

    YOL ARKADAŞI

    YOL ARKADAŞI

    “Servis aracı doldu,  ikinci araca binin” dediler.  Belki iyi olmuştu aracın dolduğu.  Ön koltuklar boştu ve önde yolculuk yapmayı severdi.  22. 20 uçağı için üç saat önce düşmüştü yollara.  Havaalanına vardığında özel şirketin görevlileri,  sadece sırt çantası olduğu için,  kuyruğa girmeden yer alabileceğini söylediler.  Kimlik numarasını verdiğinde görevli kadın: Sizin uçuşunuz görünmüyor.  Uçuş bilgilerinizi alabilir miyim? Dediğinde,  gerekli bilgileri mesajlara bakarak verdi.  “Sizin uçağınız sabah 6. 30’da kalkmış efendim” dedi görevli kadın.  Ne yapacağını şaşırdı.  Gitmeliydi bu gün mutlaka.  Başka uçuşlar aradı.  Her şirketten, ” Bu gün oraya uçuşumuz yok. ” Cevabını aldı.  Gidiş-dönüş aldığı biletin gidiş saati kalmıştı aklında.  Karayolunu denemeliydi.  Havaalanından çıkıp soruşturunca,  o yöne giden bir otobüs şirketinin yakın olduğunu öğrendi.  Taksi onu on dakika bile gitmeden ulaştırdı oraya.

    Biletini almış,  hafif bir şeyler atıştırmıştı.  İçerisi sıcaktı.  Dışarıya çıktı.  Otobüsün gelmesine ya da hareketine bir saatten fazla zaman vardı.  Güneş ufukta batmış,  kızıllığı ufuk çizgisini ve üstündeki bulutları etkilemiş,  çok güzel bir görünüm oluşturmuştu.  Az ilerde bir bank vardı.  Gidip oraya oturdu.  Az sonra,  elindeki telefonla kavga eder gibi konuşan bir kadın gelip yanına oturdu.  Başıyla hafif bir selam verdi.  İster istemez duyuyordu konuştuklarını.  Bir havayolu yetkilisiyle konuşuyor,  derdini anlatmaya çalışıyor,  karşıdaki anlamayınca daha çok sinirleniyordu.  O da kaçırmıştı uçağını.  Kabahat işi savsaklayan görevlideydi… İlginçti doğrusu aynı bankta uçak kaçıran iki kişinin aynı anda bulunması.

    Konuşma bitince: Bu bank uçak kaçıranlar bankı olmalı” dedi genç adam gülümseyerek.  Kadın da bütün öfkesini unutarak gülümsedi: “Siz de mi kaçırdınız uçağınızı?” “Benim uçak sabah erken saatte kaçmış.  Bileti gidiş-dönüş almıştım,  saatleri karıştırmışım. ” Gülmekten başka yapabilecekleri bir şey yoktu.  Babasının rahatsızlığı nedeniyle acele gitmesi gerekiyormuş ama olmamış işte.  Bodrum arabasına bilet almış.  Tesadüfün bu kadarına da “pes” demek gerek.  İkisi de aynı otobüse bilet almışlar.  Bu durum bir kez daha gülümsetti onları.  Adam tesadüfün bu kadarının,  yukarılardan,  en yukarılardan ayarlandığını düşündü bir an.  Sabah kalkacak uçağa akşam gelmesi,  kadının uçağı göz göre göre kaçırması ve aynı otobüs başka türlü açıklanamazdı.  “Kader ağlarını örüyor. ” derlerdi ya o gerçekleşiyordu sanki.

    Otuzlu yaşların ortasında görünüyordu kadın.  Uzun boylu sayılırdı.  Ne çok kiloluydu ne de zayıf.  İlk gördüğünde dikkatini çeken gözleriydi.  Gözleri de gözbebekleri de oldukça iriydi.  Gözleri herkesinkinden daha parlaktı.  Işıl ışıl bakıyordu tüm maviliğiyle.  Saçları kızıldı.  Ama doğal bir kızıllıktı bu.  Kot pantolon ve aynı mavilikte bir gömlek vardı üzerinde.  Güzel,  çok güzel bir kadındı.  Saygınlık uyandıran dalgalar yayıyordu sanki.   Ağır çekim bir oyunun oyuncularıyken hızlı bir çekime girmiş gibiydiler.  Bu karşılaşma ikisine de iyi gelmişti.  Kadın avukatmış.  İstanbul’da yaşıyormuş.  Konuştular,  konuştular.  Kadının telefonu çaldı.  Telaşla açtı.  –Efendim abi.   -……….  –Abi uçağı kaçırdım.  Otobüsle geliyorum.  -……. .   Abi öğle olmadan orada olurum.  -….   – Deme abi ya.  Ne zaman? Kadın hıçkırarak ağlamaya başladı.  Kötü giden bir şey vardı.  Ama neydi? Telefon kapandıktan sonra:-Babam,  dedi.  Sonunu getiremedi.  Adını bile bilmediği kadın hıçkırarak ağlıyordu.  Ne yapmalıydı? Kadına yaklaşıp başını göğsüne bastırdı.  Teselli etmeye yarayacak cümleler kurmaya çalıştı.  Tanısa da tanımasa da böyle bir durumda kimseyi yalnız bırakamazdı.  Kadından otobüs biletini istedi.  Yazıhanedekilere kendi Muğla biletini Bodrum’a çevirmelerini ve ikisine yanyana koltuk ayarlamalarını söyledi.  Gerekli farkı ödedi.  Dışarı çıktığında kadın ağlıyordu.  Yasemin Yüksel olarak geçmişti bilete adı.  Gözyaşlarını silmeye çalışarak,  babasının son zamanlarda ağırlaştığını,  ama işlerinin çokluğundan gidemediğini,  onu son bir kez daha göremediğini,  söylerken yeniden hıçkırmaya başladı.   “Benim adım Murat.  Ben de İstanbul’da yaşıyorum.  Muğla’ya gidiyordum.  Bileti değiştirdim.  Seninle Bodrum’a geleceğim.  Yan yana yolculuk yapacağız.  Böyle bir durumda düşmanımı bile yalnız bırakamam.  İtiraz istemiyorum. ” Dedi.  Kadın,  şaşkınlıkla ve minnetle baktı ona.  Otobüs geldiğinde birlikte bindiler.  Cam kenarına oturdu kadın.  Bir süre sessiz kalmanın,  kadını acısıyla bırakmanın iyi olacağını düşündü adam.  İçin için ağlarken uyudu kadın.  Uyumak,  unutmaktır,  diye düşündü adam.  Günü yeniden yaşamaya başladı.  Evden ayrılışını,  servis aracını,  uçağı kaçırışını,  mini gara gelişini ve karşılaşmalarını düşündü.  Kadına sevgiyle baktı.  Nekadar masum görünüyordu.  Oldukça güzeldi de.  Kızdı kendine.  Kadın acısıyla uğraşırken,  o güzellik düşünüyordu.  Bir süre sonra uyandı kadın.  Uyanmak,  gerçeğe dönmekti.  Yeniden ağlamaya başladı.  Sonra özür diledi.  “Özür dileyecek bir durum yok. ” Dedi adam.  Konuştular alçak sesle uzun uzun.  Otobüs Bodrum otogarına geldiğinde taksiye bindiler.  Evin önü kalabalıktı.  Herkese sarılıp,  herkesle ağladı kadın.  Adamın içinde de bir şeyler sızlamaya başladı.  “Keşke daha çok ağlamasa. ” Diye geçirdi içinden.  Ortalık biraz durulunca,  abisi: “Bu arkadaş kim? Diye sordu.  Bu soruyu hiç düşünmemişlerdi.  Kadın bir an şaşkınlık geçirdikten sonra: “Kocam,  abi biz geçtiğimiz ay evlendik.  Yani resmi işleri yaptık.  Düğünü sizinle konuşup yapmayı düşündük. ” dedi.  Şaşırma sırası adamda ve çevredekilerdeydi şimdi.  Murat: “ Böyle bir ortamda tanışmasak daha iyiydi aslında.  Affedin artık bizi. ” Diye tamamladı konuşmayı.  Bu acılı günde bunun muhasebesi yapılmazdı.  Cami,  mezarlık,  gün bitti.  Bir süre sonra yatma vakti geldi.  Herkes çok yorgundu.  Onlara bir oda verdiler.  İlk defa yalnız kalıyorlardı.  Yasemin: Kusura bakma,  ikimiz de uçağı kaçırmışız,  otobüs beklerken karşılaştık.  Aldım buraya getirdim diyemezdim.  Bundan sonra bir şekilde söyleriz,  bir şeyler yaparız.  “Evleniriz. ” Dedi Murat.  İnanmayan gözlerle baktı Yasemin.  Düşündü sonra.  Bu adam ona sahip çıkmış,  yolunu değiştirmiş,  teselli etmiş,  buralara kadar getirmişti.  İyi adamdı,  yakışıklıydı.  Daha ne isterdi? Gözleri parladı: ” Neden olmasın? Evlenelim. ” Dedi.  En sevdiği adam,  babası,  giderken yerine birini bırakmıştı sanki.  Birbirlerinin gözlerinin içine baktılar derin derin.  Fazlası olamazdı.  Acının içine gelmişlerdi.  Sessiz sedasız evlendiler sonra.  Kimseler bilmedi nasıl tanışıp evlendiklerini.  Zamanı gelince çocuklarına anlatacaklardı hikayelerini.  

  • ŞAİR- YAZAR AHMET ZEKİ MUSLU İLE KEYİFLİ BİR GÜN

    ŞAİR- YAZAR AHMET ZEKİ MUSLU İLE KEYİFLİ BİR GÜN

    Kırk yılı geçen bir dostluğumuz var  Şair- Yazar Ahmet Zeki Muslu ile. 70’li yılların sonunda Aydın-Çine Akçaova’ da tanıştık. Şiiri sanatı memleket ahvalini konuştuk. Gün geldi dertleştik, gün geldi sevinçlerimiz ortak oldu. Son olarak Kuşadası’ nda buluştuk. Güzelçamlıda,  Günbatımı Kafe’ de oturup çaylarımızı sohbetimize katık yaptık. Şiiri, edebiyatı konuştuk. Eski zamanlara gittik geldik.Sonra da bu röportaj çıktı ortaya.

    Ahmet Zeki Muslu, çok iyi bir şair, çok iyi bir yazar ve en önemlisi çok iyi bir insan. Ben sordum o cevapladı. Güzel bir gün, güzel bir sohbet oldu. Bu güzelliği siz okurlarımızla paylaşmak istedim.

    Türkiye’de herkes şiir yazıyor, herkes şairim diyor. Şairin tanımını yapar mısınız?

                Türkiye bir şiir ülkesidir, şiir gibi bir memlekettir. Bu ülkede yaşayanların şiir yazması da çok doğaldır. Bu arada Aziz Nesin’in söylediği “bu ülkede her üç kişiden, beşi şairdir”  ünlü dokundurmasını da anımsamak gerekir.  Ancak yazılanlar “şiir” mi, “manzume” mi, orası pek belli değildir.

                Ben, o şair geçinen ya da şair denilen kişilerin yazdıklarını, söylediklerinin pek çoğunu, şiir olarak kabul etmiyorum. Şiir söz sanatlarının en zorudur. Şiir; ses ve imgedir. Bunlara duyguyu da eklemek gerekir. Duyguların sese dönüşmesi, imgenin imbikten çekilmesi gerekir. Öyle çok bilinen, kullanılan, herkesin yazıp söylediği mazmunlaşan sözcüklerle, bolca tekrarlanan, yıprak imgelerle dize kurulmaz, şiir yazılmaz. Yazılsa da özgün olmaz, şairin kimliğini yansıtmaz. Gerçek şair, az önce söylediklerimi yapmayan, kendi şiir dilini bulan, imge evrenini yaratan, söylenmemiş olanı söyleyen, yazılmamış olanı yazan söz ustasıdır.

                Sizin şairliğinizi Atilla İlhan onaylamış. Atilla İlhan ve Ali Rıza Ertan’ın yaşamınızdaki yeri ve katkılarını anlatır mısınız?

                Ben çok erken yaşlarda şiirle ilgilenmeye başladım. Şairliğin okulu yoktur, şiir ustalardan öğrenilir. Ben, ilkokula başlamak ve okuma yazmayı öğrenmekle birlikte, şiir eğitimime de başladım.  Babam, Tarım Kredi Kooperatif müdürü idi. Odasının duvarında -1959, 1960, 1961 yılları- bir Ajans Türk takvimi asılı dururdu. Bu takvimin yapraklarında yok, yoktu. Her gün bir şairin şiiri de yer alıyordu. Ben o şiirleri defalarca okuyor, pek çoğunu da ezberliyordum. İnanmazsınız, ilkokul üçüncü sınıftayken ezberimde –usta şairlerden-  yaklaşık üç yüz şiir vardı.

                Orta ikinci sınıfın ikinci dönemine kadar hiç şiir yazmadım. Yazmayı da düşünmedim. Kendimde öyle bir yetenek olduğunu da bilmiyordum. Siz, benim kırk üç yıllık arkadaşımsınız. Burada ilk kez sana itiraf ediyorum. Beni şiir yazmaya başlamama, kendimden beş yaş büyük -bir vekil öğretmen- genç kız sebep oldu. Babamın görev yaptığı köye atanan lise mezunu bu genç kızın adı, Nuray idi. Şiir tutkunu, sevdiği şiirleri, mavi cilt bezli,  iki ciltli kalın defterlere yazan, azcık çatlak, kendi de şiirler yazan, güzel bir kızdı. Hafta sonları o bize konuk gelirdi ya da ben onun bekâr odasına konuk giderdim. Saatlerce birbirimize şiirler okurduk. Ergenlik işte, o vekil öğretmen kıza tutuldum, âşık oldum. O’na şiirler yazmaya başladım. İşte benim şairliğim öyle başladı. Bir gün Nuray Abla, anneme “Muzaffer Abla, Ahmet Zeki’yi geç doğurmuşsun, beş yıl daha erken doğursaydın olmaz mıydı?” diye bir sitayişte bulundu. O gün, Nuray Abla’nın yazdığım şiirleri beğendiğini, benim yaşımın küçük olmasına hayıflandığını anladım. Öğretim yılı sona erdi, Nuray Abla’yı -aradan elli dört yıl geçti- bir daha görmedim. O beyaz tenli, siyah kıvırcık saçlı, açık sözlü, iri siyah gözlü güzel vekil öğretmeni görememek, özlem, arayış, tutku duyguları şiir yazmamı tetikledi.

                Hep şiir düşündüm, dize aradım, sözcüklerle oynadım. Benim yaşıtlarım gibi platonik sevgilim yoktu. Ben gerçek sevgiliyi bulmuş, aşkın ne olduğunu bilmeden öğrenmiş ve yitirmiş biriydim. Şiirimi; aşk, yaşanmışlık, özlem, yalnızlık ve ayrımına varamadığım toplumsal gerçeklikler üzerine kurarak yazıyordum. Yaşıtlarım aşkı arıyordu, ben aşkı yaşamıştım. Aşkın o yıllarda insanın içindeki yaratıcı gücü, duyguları harekete geçirdiğini öğrendim.

                Demokrat İzmir Gazetesi ve Dönemeç derginsinin size katkıları çok bildiğim kadar.

                Demokrat İzmir gazetesi, yetmişli yıllarda Ege Bölgesi’nin en çok satan iki bölge gazetesinden biriydi. Çarşamba günleri tam sayfa edebiyat sayfası da yayımlıyordu. Ben sayfayı takip ediyordum ama ürün göndermeye cesaret edemiyordum. Çine TARİŞ’de memur olarak çalışıyordum. Puanım yüksek de olsa, o yıllarda iki tane olan hukuk fakültesinden birine girememiştim.  Hayata küsmüş, kendi içine kapanmış, Necati Cumalı gibi avukat/ şair-yazar olma hayalimi yitirmiştim. Şiirler ve öyküler yazıyor, kendime saklıyordum. Liseden edebiyat öğretmenim Ali Rıza Ertan ile mektuplaşıyorduk.  Lise yıllarından yazdıklarımla yakından ilgilenen öğretmenim, şiir ve öykülerimi kendisine göndermem için üsteledi. Daktilo ile çoğalttığım ürünlerimin birer nüshasını gönderdim. Buca Lisesi’nde öğretmen olan Ali Rıza Ertan benim şiirlerimi, Demokrat İzmir Sanat Edebiyat sayfasını yöneten Atilla İlhan’ın masasına bırakmış. Atilla İlhan benim şiirlerimi okuduktan sonra, “Ali Rıza, bu çocuk kim?” diye sormuş. Öğretmenim de “benim Çine Lisesi’nden öğrencim” demiş.  Ünlü şair, bu kez, “Ali Rıza bu çocukta şair mayası var, peşini bırakma” demiş. İşte benim Demokrat İzmir Gazetesi Sanat/Edebiyat sayfasındaki edebiyat dünyasına yolculuğum böyle başladı. Bu sayfa kaldırılana kadar, orada pek çok şiirim yayımlandı.

                Demokrat İzmir Sanat/Edebiyat sayfası çok önemli bir işlev görmüştür. Bugün Ege Bölgesi’nde adlarını duyuran pek çok şair ve yazar bu sayfadan yetişmiştir. Kimler yok ki, Ali Rıza Ertan, Hüseyin Yurttaş, Ahmet Günbaş, Veysel Çolak, Timuçin Özyürekli, Buket Uzuner, Şükran Farımaz, ilk anda aklıma gelenler. 

                Avukat olma düşüm gerçekleşmeyince öğretmen olmaya karar verdim. O yıllarda Ege Bölgesi’nde Eğitim Enstitüsü yoktu. Aydın’a en yakın eğitim enstitüsü Isparta’da vardı. Orayı tercih ettim. Türkçe bölümünü değil de sosyal bilgiler bölümünü yeğledim. Türkçe öğretmenliğine tutuyordu puanım ama Türkçe derslerini pek sevmezdim. Cümlenin öğeleri, zarf, tümleç, edat, fiil…. Sonra deyim açıklama, yabancı kelimelerin karşılıklarını sözlükten bulma, bana çok basit geliyordu. Ben, zaten bunları biliyordum. Bu nedenle sosyal bilimleri yeğledim.

                Isparta Eğitim Enstitüsü’nde okuduğum yıllar, olaylı yıllardı. Ben de tam olayların göbeğindeydim. Şiirle de en çok haşır neşir olduğum, şiir üzerine en çok kafa yorduğum yıllardı. Duramadan yazıyor ve yazdıklarımı iki ayda bir Ali Rıza Ertan’a gönderiyordum. Benim sabit adresim yoktu. Meğerse gönderdiğim şiirler İzmir’de yayımlanmaya başlanan DÖNEMEÇ dergisinde yayınlanıyormuş. Benim dört sayı sonra haberim oldu. Böylece Dönemeç dergisi maceram başladı. Ege’nin en uzun ömürlü dergisi olan bu dergide, en çok şiiri yayımlanan üç şairden biri oldum.

                Sanat kardeşliği ve sanat dostluğu, diye bir tabir var mı sizce? Muzaffer İzgü’nün yaşamınızdaki yeri nedir?

                Var da diyemem, yok da diyemem. Fakat Dönemeç dergisini çıkaranlar benim edebiyat dünyasındaki en yakın arkadaşlarım oldu. Ali Rıza Ertan sanki öğretmenim değil, ağabeyimdi. Evinde çok kaldım. Aynı şekilde Maksut Doğan da ikinci ağabeyimdi. Sonra Hüseyin Yurttaş, Ahmet Günbaş, Hidayet Karakuş, Timuçin Özyürekli, Sedat Şanver bana arkadaşlarım değil, kardeşlerim gibi gelir. Aramızda öylesine bir arkadaşlık ve dostluk gelişti. Biz, bu arkadaşlarla birbirimizin gölgesini bile çiğnetmeyiz.

                Muzaffer İzgü’yü seksenli yılların başında tanıdım. Muzaffer ağabey benim doğduğum belde olan Akçaova’da sınıf öğretmenliği yapmıştı. Adanalı olmasına rağmen Aydınlı bir yazar olarak tanınmıştı. Benim Aydınlı olmam, Muzaffer ağabeyin uzun yıllar Aydın’da öğretmenlik yapması bizi birbirimize yakınlaştırdı. Çok güzel bir ağabey- kardeş ilişkimiz oldu. Son yıllarda Muzaffer ağabey bana “oğlum” diye hitap etmeye başladı. Mutluluk duydum. Pek çok etkinliğe ve okulların düzenlediği imza günlerine birlikte katıldık.

                Dergi çıkarma hayalinizi gerçekleştirdiniz. Biraz anlatır mısınız?

                Ben edebiyatın içersine girdikten sonra dergi çıkarmak hiç aklıma gelmedi, düşünmedim de. Ben dergiciliğe sürüklendim. Seksenli yıllarda ülkemizin üzerinden tanklar geçmişti. Toplumcu-gerçekçi çizgide şiir yazan şairlere dergilerin kapıları kapanmıştı. İşte bu yıllarda Aydın’da sık sık buluştuğum, şiir konuştuğum Maksut Doğan ile dergi çıkarma düşleri kurmaya başladık. Finansör arayışına girdik. Bir iki varlıklı, bize destek olacak adam da bulduk. Fakat tam bu sırada Maksut ağabey o amansız hastalığa yakalandı ve bu dünyadan ayrıldı. İşte dergi çıkarma yükü böylelikle benim omzuma kaldı. Maksut ağabeyin bir vasiyeti olarak bu dergiyi çıkarmalıydım. AYDINCA’yı böyle bir sorumluluğun yüküyle 1996-1997 yıllarında on altı sayı çıkarabildim.

                Dergi çıkarmak dünyanın en zevkli, keyifli işlerinden biriydi. Top sizin elinizde oluyor, takımı siz kuruyor, oyuncuları siz seçiyorsunuz.

                Daha sonra 2007-2016 yılları arasında dokuz yıl, elli dört sayı hiç aksatmadan, Karacasu Eğitim Kültür Vakfı’nın desteği ile Tahsin Şimşek arkadaşımla birlikte AFRODİSYAS SANAT dergisini çıkardık. Adından sıkça söz ettiren, Türkiye geneline dağıtılan bir dergi oldu. Altmışlı ve yetmişli yılların toplumcu kuşağından pek şair ve yazar tarafından desteklendi, ilgi gördü.

                Şiir kitaplarınız hangileriydi? Memleketin yörelerini şiirinize nakış nakış işlediğinizi görüyorum. Sosyal sorunlarla sevdalar birlikte harmanlanmış sanki.

                İlk şiirlerim 1975 yılında yayımlandı. Pek çok şairin tersine   kitap çıkarmakta acele etmedim. 1986’da ilk şiir kitabım, Önce Ozanlar Çıktı Gurbete yayımlandı. Sonra sırasıyla; Ülkem Dört Mevsim Sonbahar, Aşkın Anayurdu, Adı Sevda Olan Kadınlar, Zaman Şaşırdı Menzilini, Yalnızlığın Kuşluk Vakti ve Gönülevinin Kiracısı yayımlandı.

                Ben yüksekokulu Isparta’da okudum, ilk öğretmenliğe Diyarbakır’da başladım. Aydın’dan Diyarbakır’a kadar olan coğrafyada yaşadığım, gördüğüm, tanık olduğum imgelemine düşen olayları, olguları, görüntüleri, insanları şiirlerimde yansıtmaya çalıştım. Böylelikle idealist dünya görüşüme, memleket sevdası, yâr aşkı da girdi, sizin sözünü ettiğiniz şiir harmanı ortaya çıktı.

                “Bütün çocukları şairlerle bölüştürdüler / bana siz düştünüzYıllar önce çocuk kitapları yazmaya başlayınca hatırımda kalan dizeler. Çocuk kitaplarınız da onlardan söz eder misiniz?

                Ben edebiyatın her dalında kalem oynattım. Edebiyat dünyasının içinde uzun yıllar var olmam bana şunu öğretti. Bir şair, yalnızca şiirleri ile bu dünyada ayakta kalamıyor. Mutlaka şiir dışında düz yazı da yazmalı. Hiçbir şey yazamıyorsa, kendi şiiri üzerine, şiir anlayışı üzerine, başka şairlerin şiirleri üzerine kalem oynatmalı. Ben son yıllarda şairliğim ve romancılığım ile anılsam da Muzaffer İzgü’nün yönlendirmesiyle Aydın’daki yerel gazetelerde takma adla makaleler, dizi yazılar yayınladım. Pek çok derginin özel sayısında dosya konusu ile düz yazılar kaleme aldım. Belli bir konuda hazırlanan,  aramızdan ayrılan şair ve yazarlar için basılan ve pek çok etkinlik için bastırılan ortak kitaplarda düz yazı ve şiirlerimle yer aldım.

                Yetmişli ve seksenli yıllarda yazdığım üç oyun, amatör tiyatro topluluklar tarafından sahnelendi. Bu arada çocuklar için de yazdım. Üç gençlik romanım Koza Yayınevi tarafından yayımlandı. Türkiye ortalamasının dışında beşer bin adet basıldı. Sizin sözünü ettiğiniz şiir 1977’de yazıldı. Siz Akçaova Ortaokulu’nda öğretmendiniz. Benden çocuklar için şiir istemiştiniz, bu şiiri beldemin çocukları için iki günde yazmıştım. Belki unutmuş olabilirsiniz, bir 19 Mayıs’da okunmak için de benden şiir istemiştiniz. Yazdım verdim, en çok alkışı o şiiri okuyan çocuk aldı.  Çocuklar için yazdığım bir dosya şiir, hâlâ bir çekmecemde duruyor.

                Mor Cepkenliler, Menderesin İki Yakası ve Fetretin Kartalı ‘Aydınoğlu Cüneyt Bey’ adlı romanlarınız çok okunuyor. Romanlarınızın sonunda kaynakçalar var. Tarih ve kurmaca bir arada mı bu romanlarda?

                Ben lisans düzeyinde tarih öğrenimi gören biriyim. Yirmi yedi yıl, beş ayrı lisede tarih öğretmenliği yaptım. Tarih bir bilim dalıdır. Ancak tarih, yoruma daldıkça anlam kazanır ve zenginleşir. Bu romanları yazarken şunu amaçladım. Resmi tarihin dışında bir başka tarih daha var. Okuduklarınız, bildikleriniz sizin bildiğiniz gibi değil. Sizin bilmediğiniz, olayların arkasında gizlenen olgular var, demek için uğraştım. Kıllıoğlu Hüseyin Efe, devlet güçleri için asi olarak tarihte adı yazılı. Oysa Kıllıoğlu, Yunan ilerleyişine karşı Aydın Cephesi’nde ilk kurşunu sıkan kişi. İzmir’de ilk kurşunu sıkan Hasan Tahsin kahraman da Kıllıoğlu neden hain? Osmanlı’nın eğitemediği zeybek kafası işte!  Düzenli orduya karşı çıktığından… Hiç askerlik yapmamış birine siz, ordu nedir anlatabilir misiniz?

                Ya Aydınoğlu Cüneyt Bey bütün Osmanlı tarih kitaplarında ve Cumhuriyet döneminde yazılan ders kitaplarında o da hain. Cüneyt Bey Osmanlı ile aynı yıllarda kurulan Aydınoğulları Beyliğinin son beyi. Osmanlılara katılmaya karşı çıktığından, İzmir merkezli bir devlet kurmak için mücadele verdiğinden. Ya başarsaydı? Alttı yüz yıllık Osmanlı İmparatorluğu yerine Aydınlı İmparatorluğu olacaktı. Bunu sorguladım, bu konuda yazılan tüm kaynaklara ulaşmaya çalıştım. Tarafsız tarihçilerin eserlerinden yararlanarak bu romanları yazdım.

                Sağ olsun okurlar bu kitaplara büyük ilgi gösterdi. Mor Cepkenliler basıldıktan sekiz ay sonra ikinci baskısı yapıldı. Türkiye’de kitap okunmuyor deniyor ya, katılmıyorum. Okunuyor. Yazdığınız kitap bir boşluğu dolduruyorsa, yeni bir anlam yaratıyorsa okur sahipleniyor ve okuyor.

                Okuyanlara selam olsun!…..

    DAĞLAR

    dağlar eşkıya, pür silah
    baştan eteğe yasadışı
    yaralı, uysal bir nemrut
    ve başını bulutlara uzatan kurban
    san ki yangınını arayan bir orman

    dağlar hicazdan uzak
    yanık bir bozlak
    kekik, yarpuz yurdu
    ve yetim bir çocuk çığlığı
    san ki efkarlı bir sevda eteği

    hangi saatte kapısını çalsan
    sıcak bir ana kucağı
    isyanın değişmez mekanı
    ve iskana karşı bir yörük obası
    san ki isyankar bulutlar kalesi

    ayı ve günü ilk karşılayan
    ve törensiz uğurlayan
    eşkıya türkülerinin karargahı
    ve cesaretin, hüznün dergahı
    san ki zemheriye kafa tutan haziran

    Ahmet Zeki Muslu
    Agora Dergisi Ocak-Şubat 2002 sayısı

  • ONSRA…

    ONSRA…

    Küçücük bir çakıydı işte. Her tarafı metal ama parlak metal bir çakı. İki yüzünde de rakamlar var. Çakının bir yüzüne 1’den 5’e kadar diğer yüzüne de 5’ten 10’a kadar kerrat cetveli yazılmış. Bütün çocukluğu o çakıyı eline almanın özlemiyle geçmişti ama babası “elini kesersin” diye vermemişti hiç. Kardeşinin ve kendisinin bütün kalemlerini o çakıyla açardı babası. Babalık işte: bir damla kanı akmasın, en ufak bir acı duymasın evlatları diye düşünürdü mutlaka. Ama çocukluk işte. Çok istemişti o çakıyı kullanmayı. Yıllar sonra babası öldüğünde çekmeceden çıkanlar arasında bir cep saati ve o çakı da vardı. Çakıyı eline aldığında o kuvvetli isteğin geçmiş olduğunu hissetti. O çakı, kardeşinin olmalıydı. Kardeşi oğlunun kalemlerini o çakıyla açmalıydı. Öyle de oldu. Saati ve çakıyı ısrarla kardeşine verdi. Şimdi karşısında o çakının aynısı duruyordu fotoğrafıyla. İnternette bir antikacı satışa çıkarmıştı. O çakıya sahip olma isteği hissetti birdenbire. O çakıyı almalıydı. Yazışmada karşısına bir kadın çıktı. Çok uzaktaydı kadın. Ama pazar günleri Şişli antika pazarına geliyordu. Oraya gelebilir miydi?Gelirim, dedi. Kadın uzun uzun tarif etti yeri. Metrodan Osmanbey’de inecek, Dolapdere çıkışında Ergenekon Caddesi’nin sonuna kadar yürüyecek, bu arada bir mezarlığın kenarından geçecek, sondaki büyük otelin oradan önce sağa sonra sola döndüğünde pazara ulaşacaktı. Kadın ne kadar ayrıntıcıydı. Antikacıydı işte. Naftalin kokulu antikacı bir kadın. Muhtemelen çok konuşur canını sıkardı. Neyse, nihayetinde parasını verip çakıyı alır, dönerdi.

    Pazar günü hava çok güzeldi. Boğazın mavi sularında beyaz gemiler, mavi göğünde beyaz bulutlar yüzüyordu. Güzel bir gün olacağını hissetti. Yola çıkmadan önce ankitacı kadını aramalı, pazara geleceğinden emin olmalıydı. Telefona cevap veren ses hiç de naftalin kokulu bir antikacı kadının sesine benzemiyordu. Sıcak, cıvıl cıvıl, gençlik esintisi veren bir sesti. “Acaba kızı falan mı?” diye düşünürken “Tabii geleceğim. İki saat sonra orada olurum. Pazara girince arayın, başımda mavi bir bere olacak.” “Ararım tabii” dedi kafası karışmış bir şekilde. Kadının sesi öyle naftalin kokulu bir kadının sesine benzemiyordu. Sanki konuşmuyor, şarkı söylüyordu. Ses ihtiyarlamazmış diye düşündü ama merak etmeye de başladı. Antika pazarına girince telefon etmeyeyim, bulmaya çalışayım dedi kendi kendine. Pazarın içinde gezmeye başladı. Pazar ışıl ışıldı. Eski gramofonlar, daktilolar, porselen ve cam biblolar, kahve takımları, metal eşalar… Sanki sadece insanlar tek renkti. Mevsim kış olduğundan mıdır?Siyah giymişti tüm insanlar. O sebepten olsa gerek mavi bereli kadını hemen gördü. Mavi berenin altından sarkan sarı uzun saçlar da kolaylaştırdı belki görmesini. Bulunduğu tezgahın önüne gelince: “Merhaba” dedi. Kadın okuduğu kitaptan başını kaldırınca gördü onu. – “Siz o musunuz? Ya çakıyı alacak olan yani.” Diye düzeltti. Sonra da: – “Evet siz osunuz, metrobüsteki.” Diye kekeledi. –“Ben de sizi hatırladım.” Dedi adam. Otuzlu yaşların başında, uzun boylu, sarışın bir kadındı karşısındaki. Mavi gözleri, düzgün burnu, kalın dudaklarıyla güzellik yarışmasına girse nal toplatırdı rakiplerine. Kadına metrobüste rastlamıştı. Metrobüs çok kalabalık değildi o gün. Üç tane takkeli adam, kızın yanına gitmişler mini eteğini eleştiriyorlar, günahtan sevaptan söz ediyorlardı. Kız cevap vermedikçe eleştirilerini yoğunlaştırıyorlardı. Kimse de tepki göstermiyordu. Yanlarına gidip müdahale etti: – “Siz peygamber misiniz?” – “ Haşa o nasıl söz?” diye cevapladı biri. – “Madem peygamber değilsiniz burada niye dini karıştırıp insanlara müdahale ediyorsunuz?” – “Sen karışma” diye bağırdı biri. – “Karışsam ne olacak? Dövecek misiniz beni?” Adamlar karşılarındaki adamın sert konuşmasından, etraftakilerin bakışlarından korkup ilk durakta indiler. Arkalarından o da indi. Ama arkalarından indiğini görünce kalabalığa karıştılar hızlıca. O da bir sonraki metrobüse binmek için durağa döndü. – “Siz benim kahramanımsınız. O gün siz olmasanız ne yapardım bilmiyorum. Adamlar üstüme geldikçe korktum, sesimi çıkaramadım. Size bir teşükkür edemeden gittiniz. Umarım başınız derde girmemiştir benim yüzümden.” – “Yok, hayır girmedi. Adamlar arkalarına bakmadan kaçtılar.” – “Ne diyeyim bilmiyorum? Dünya mı küçük, İstanbul mu sizce?” – “Ben diledim bir daha karşılaşabilmeyi. Uzay olsa küçük gelirdi. Babamın çakısı karşılaştırdı bizi tekrar.” – “Siz tezgahın önünde durmayın. İlerden dolaşıp yanıma gelin. Ayakta kaldınız.” Adam gösterilen yerden tezgahın arkasına geçti. Babasının çakısını anlattı uzun uzun. Çocukluğunu, gençliğini, okulunu anlattı. Kız onu dikkatle dinledi. Antika pazarı birden bire bir anemon tarlasına dönüştü. Kırmızı, pembe, mavi anemonlar açtı yemşeyil çimenlerin üzerinde. Uzaktaki tepelere kadar her yer anemon oldu. Ağaçlar çiçek açtı. Ufukta yeşilin maviyle buluştuğu yerde beyaz bulutlar belirdi. Ortalığı çimen kokusu, çiçek kokusu sardı. Kızın gözleri ışıldadı. Çakıyı hediye etmek istediğini söyledi ısrarla. Kabul ettirdi. Sanat tarihi okuduğunu, resimle uğraştığını, bir iş bulamadığı için antikacı dükkanı açtığını, her pazar buraya geldiğini anlattı. Dakikalar dakikaları, saatler saatleri kovaladı akşam oluverdi birdenbire. Tezgahı birlikte topladılar. Geçen saatler sonunda birbirlerini çocukluk arkadaşı gibi hissettiler. Telefon numarasını söyledi kadın. Adam çaldırdı onun telefonunu. O an akıllarına geldi. – “Sahi adın neydi senin?” – “Gülcan. Seninki neydi?” – “Can” – “Hadi canım…” – “Gerçekten Can benim adım. Sen bana Canım dedin biliyor musun?” Zoraki bir ayrılış oldu. Entesi gün telefonla aldığı adrese gitti Can. Gülcan yazıyordu antikacı dükkanının tabelasında. – “Onsra nedir bilir misin?” diye sordu Gülcan. Can’ın bilmesi mucize olurdu zaten. – “ Onsra, bir daha aşık olmamak üzerine aşık olmak anlamına gelen bir kelime. Bir kelimenin sayfalar dolusu yazının anlatamadığını anlatması ne kadar garip. Bizim birçok kelimeyle anlattığımız şeyleri bir kelimeye sığdırabilenler var. İşin içine duygular girince sadece insan olarak çırılçıplak kalıyorsunuz. Hindistan dili olan Bado dilinden bir kelimedir. Benimle birlikte ONSRA der misin?” – “Tabii derim: ONSRA!”

    Babamın çakısı evimizde özel bir çerçevenin içinde salon duvarında asılı.

  • KAPRİS Mİ DEDİNİZ?

    KAPRİS Mİ DEDİNİZ?

    Hep böyle olurdu. Söz verdiği için erken kalkar, söz verdiği için erkenden yola düşer, arkadaşlarını bekletmemek adına acele ederdi. Erkenden durağa iner, kendisine göre geç gelen otobüsü ya da minibüsü beklerdi. Onca acelesine rağmen geldiği buluşma noktasında birileri beklenir, beklenen gelmezdi de bazen. Arabaya binilir, yola düşülür, ben niye buradayım sabahın köründe pişmanlığı yaşanırdı bir süre. Sonra da iyi ki buradayım mutluluğu yaşanırdı. Araç ana yoldan çıkıp köy yollarına sapınca bütün kötü enerjisi yok olurdu.

    Bu sabahta aynı duyuları yaşamıştı hem de fazlasıyla. Aceleyle gelmiş, buluşma saati geçmiş, beklenen iki bayan salına salına teşrif etmişlerdi. Sanki teşrif etmişler de onur vermişler havasındaydılar. Özellikle bir tanesi dikkatleri üzerine çekiyordu. Yeşil, ökçeli bir bot giymişti. Asker yeşili çok şık bir pantolon ve aynı renkte bir gömleği vardı. Konser bileti almışken birden fikir değiştirip dağ yürüyüşüne gelmişlerdi sanki.

    Otuz yaşlarındaydı ikisi de. Yanındaki bayan daha sade giyinmişti. Ayağında da yürüyüşe uygun botlar vardı. Önce koltuklardan şikayete başladı yeşilli bayan. En çok konuşanda oydu. Güneşli taraf olmasından, camların kirinden, koltukların rahat olmamasından şikayet etti. Arkadaşı alttan aldıkça o konuştu. Sonra: Bu arabada müzik yok mu? diye sordu. Çantasından bir flaş bellek çıkarıp şoföre verdi. Otuz kişilik arabada yalnızca o vardı sanki. Flaş bellekten yayılan müzik sabahın o saatinde dinlenecek en son müzikti. Aklına “kir teorisi” geldi. Dünya nasıl kirlenmişti böyle. Önüne gelen kötü şiirler yazıp bastırmış, önüne gelen kötü romanlar yazmış bastırmıştı. Yayıncılar edebiyatı üç kuruşa satmışlardı. Kötü filmlerle dolan sinemalar seyirci bulmuş, kötü diziler izleyici rekorları kırmıştı. Müzikte de aynı kirlilik ortaya çıkmış kötü müziklerin yanı sıra ağıtlarla göbek atan insanlar doldurmuştu ortalığı. Kirliliğin bir ürünü de yanlarındaydı şimdi. Neyse ki kahvaltı yapılacak köye gelmişler ve o eziyeti çok çekmemişlerdi. Asi ve Semra. Birbirlerine hitaplarından anlaşıldı isimleri. Yeşil botlu olanı Asi, diğeri Semra’ydı. Semra, esmer anlamında olsa da kar beyazı bir yüzü ve teni vardı kadının. Uzun saçları, parlak kahverengi gözleri, boyasız ama renkli dolgun dudakları ile güzel bir kadındı. Arkadaşlarının davranışlarından rahatsız olduğu hissediliyordu. Asi tam tersiydi. Kendinden başkası yoktu sanki dünyada. Biri ne kadar inceyse ötesi aksine kabaydı.

    Yürüyüş başlarken kafile başkanı: “Hanımefendi bu ayakkabılarla mı yürüyeceksiniz? İnşallah başka ayakkabınız vardır. Bunlarla yürümeniz tehlikeli olabilir” dedi. “Yok ben yürürüm. Bende sporcu ruhu ve vücudu var. Siz hiç merak etmeyin” diye cevapladı kadın. “Siz bilirsiniz, ben sıkıntı olmasın diye söylüyorum. Dilerseniz arabayla devam edebilirsiniz.” “Yok, merak etmeyin hiçbir sıkıntı olmaz.” “Peki o zaman siz bilirsiniz.” Parkur orta dereceli olmasına rağmen ilk dakikalarda başladı sıkıntı. Botların tabanı geniş olmadığı için yürümekte zorlanıyordu kadın. Parkur inişli çıkışlıydı. Bir saat kadar yürüyüşten sonra arkadan bir feryat yükseldi: “Ayağım, ayağım, ayağıma bir şey oldu!” Olan olmuş, kadın düşmüştü. Ayağında ciddi bir sıkıntı olmalı ki üstüne basamıyordu. Gruptaki doktor arkadaş durumun ciddi olduğunu söyleyince iki arkadaş kadını köye indirme görevini üstlendi. Köye ambulans istendi. Semra ve iki arkadaş ayaklarını yerden keserek bin bir zorlukla taşıdılar kadını. Kadın kendini suçlayacağına parkura bahane buluyordu durmadan. Kan ter içinde köye indiklerinde ambulans gelmişti. İlk müdahalenin ardından Semra ve Ahmet ambulansla hastaneye gidecekler, Mehmet arkadaşlarını bekleyecekti. Asi’nin sızlanmaları bitmezken Semra özür dileyen gözlerle bakıyordu Ahmet’e. Hastaneye vardıklarında Asi röntgene gönderildi direk. Ayakta kırık vardı, alçıya alınacaktı. Ahmet’le Semra yalnız kaldıklarında Semra: “Özür dilerim, arkadaşım böyle işte.” “Siz neden özür diliyorsunuz? Bile bile kırdı ayağını. Hem siz nasıl katlanabiliyorsunuz bu kadına?” “ Teyzemin kızı, teyzem ölmeden önce bana emanet etti Asi’yi. Söz verdim teyzeme.” Bunları söylerken yüzü kızarmıştı Semra’nın. Ahmet şaşkınlıkla baktı kadına. Asi’yi herkes çekemez, taşıyamazdı. Ölen teyzesine verilen sözle çekiyordu demek. Saygıyla karışık bir sevgi duydu yüreğinde. Gözlerine bakarak söylediklerine kendisi de inanamadı: “Ben sevdim teyzenizin kızını, ona borçlu hissediyorum kendimi.” “Nasıl yani?” “O, bu kaprislerle ayağını kırmasaydı sizi tanıyamayacaktım. Sayesinde tanıştık. Umarım iyi arkadaş oluruz.” Semra’nın yüzü pembeleşti yine. “Umarım.” Asi’nin alçısı takılmış, ağrı kesiciler sayesinde ağrıları gitmişti. Telefonunu açtı ve Facebook’a yazdı: “Ayağımı kırdım, kimse ilgilenmedi.”

    Semra ve Ahmet önce çok iyi arkadaş sonra sevgili oldular. Asi’yi birlikte taşıyorlar. Kaprismiş, olsun varsın.  

  • YOĞUN BAKIM ODASI

    YOĞUN BAKIM ODASI

    Doktor Okan gülümseyerek müjde verdi adeta: Problem yok. 2014’tekinin aynı. Vücut kendi kan yollarını ayarlamış. Stend takmaya gerek yok. Bu gerçekten müjdeydi. Bayram öncesi apar topar geldiği hastanede acilden anjiyoya alınmıştı. Her şey olabilirdi, rahatladı. Ameliyat masasından sedyeye, odaya ve sedyeden yatağa geçmesi zor olmadı. Geldiği oda yoğun bakımdı. Serumlar, ilaçlar, bağlandığı birtakım cihazlar… en kötüsü kıpırdamadan geçireceği altı saatti. Olsunda bu kadar olsundu. Yoğun bakım odasının iki girişi vardı. Yatağı duvar kenarında köşedeydi. Yan tarafında bir sıra, karşı tarafında bir sıra olmak üzere on kadar yatak vardı. Karşı tarafta iki kadın dikkatini çekti. Tam karşısındaki kadının yanında üniformalı bir kız vardı. Muhtemelen kızıydı. Serviste iki hemşire vardı. Görevlerini güler yüzle yapıyorlardı. Telefon yok, internet yok, kitap yoktu. Olsa da kıpırdamak yoktu zaten. İnsan tüm yaşamını sorgulayabildi belki bu yokluklar içinde. Karşı yatağa bir üniformalı kız daha geldi. Devir tutanağı yapmaya koyuldular. Anlaşılan cezaevi görevlileriydi bu kızlar. Kadın da hükümlüydü. Kadının kıpırdayacak hali yoktu. Nereye kaçsındı? Bir süre sonra iki kızda kayboldu. Nasıl bir kader önce cezaevine sonra bu yoğun bakım odasına getirmişti kadını? Yanındaki yatakta kadın muhtemelen halüsinasyon görüyordu. Karıncalardan, çıyandan söz ediyordu sürekli olarak. Gülmek mi üzülmek mi gerekiyor sınırında kalıyordu insan. Kızı, gördüklerinin gerçek olmadığını söylüyordu durmadan. Şarkıdaki gibiydi “Saatler mi durmuştu yoksa zaman mı?” Ne saat ilerliyordu ne zaman. Kıpırdamadan geçecek altı saatin biri bile geçmemişti daha. Yanına aldığı kol saatine bakıp duruyordu. Hükümlü kadın uyandı. Gülümseyerek “geçmiş olsun” dedi. Aynı gülümsemeyle karşılığını aldı. Uzun zamandır taranmadığı anlaşılan sarı saçları, iri açık kahverengi gözleri ve beyaz yüzüyle bu şartlarda bile güzel görünüyordu. Gece uzundu, seruma rağmen sol kolundaki, omzundaki ağrı geçmiyordu. Hemşirenin seruma ilave ettiği ağrı kesici bir süre sonra etkisini gösterdi. Geçmez denen altı saat de geçti. Gece de geçti. “Her mihnet kabulümdür, yeter ki gün eksilmesin penceremden.” Ne güzel söylemiş Cahit Sıtkı. Gün ışığı ile hayat daha güzel. Sabah bütün hastalara moral aşılar sanırım. Bizim yoğun bakım odasına da iyi geldi. Halüsinasyon gören kadına da iyi geldi. Hükümlü kadına da bana da iyi geldi. Bir kez daha “günaydın” sözcüğü kanatlanıp gezindi odada. Hükümlü kadına: “her iki anlamda da geçmiş olsun. Suç işleyecek birine benzemiyorsunuz. Hikayenizi öğrenmek isterdim ama şimdi ne yeri ne de zamanı. Sizi yormak ve üzmek istemem” dedim gülümseyerek. “Teşekkür ederim, çok incesiniz. Dünya küçük belki bir gün öğrenirsiniz” dedi. Doktorlar geldi. İyi günler diyip oradakilere, taburcu olduk. Sağlıksız günleri unutur ya insan unutmuştu Barış da geçmişi. Telefonda isimsiz bir numara görünüp çalmaya başladı. Kim acaba düşüncesiyle açtı telefonu. “Alo iyi günler, Barış Bey’le mi görüşüyorum efendim.” “Buyurun ben Barış.” “Merhaba Barış Bey. Ben hastanedeki hükümlü bayanım. Adınızı hastanedeki hemşireden aldım. Hikayemi öğrenmek istemiştiniz. Vazgeçtinizse unutalım.” “Yoo, olur mu öyle şey. Öğrenmek istiyorum hala. Neredesiniz? Uygun zamanda görüşelim.” Buluştular ve görüştüler Barış’la Perihan. Adamın biri arabasının önüne atlamış. Yapabileceği hiçbir şey yokmuş. Adam ölünce apar topar cezaevine almışlar. Kapılar, kapılar, demir kapılar. Kilitler, sürgüler. Yirmi kişilik koğuş. Kadınlar iyi karşılamış onu. Ama “bu fıstığın tadına bakmadan göndermez müdür bey” sözü onu çok korkutmuş. Hırsızlarla, uyuşturucu satıcılarıyla, kocasını parçalayıp gömen kadınlarla olmaya dayanamamış yüreği. Tüm öğleden sonra geçmiş, bitmemişti anlatacakları. Hastanede ona en iyi ilaç Barış’ın sözleri, davranışları ve bakışlarıymış. “Söylediklerime inanamıyorum, af edersin, fazla açık sözlüyüm sanırım.” “Hayır, affedecek durum yok. Ben de sizden çok etkilenmiştim.” Birbirlerine iyi gelmişlerdi. Buluşmaya devam ettiler. Sonra aynı evde yaşama kararı aldılar. Kader onları hastanede, yoğun bakım odasında karşılaştırmıştı. Şimdi çok mutlular.     

  • KIRMIZILI KADIN…

    KIRMIZILI KADIN…

    CEMAL ATAMAN

    Eylül bütün güzelliği ile hükmünü sürdürüyordu. Ne çok sıcaktı ne çok soğuktu. Terletmeyen ve üşütmeyen bir hava vardı İstanbul’da. Mavi gökyüzü beyaz bulutları konuk ederken kara bulutlar da doluveriyordu zaman zaman. Hafiften yağmur çiseliyor, serin bir rüzgar yüzünü okşuyordu sevgiyle. Böylesi güzel bir havada evde oturulmazdı. Çıktı. Yürürken nereye gitmeli diye düşünüyordu. Taksim, Beşiktaş şıklarını eleyip Nişantaşı’na yöneldi. Halaskargazi Caddesi Dörtyol. Bir taraf Ergenekon’a uzanıyor. Karşısı Rumeli Caddesi. Rumeli’ye geçilecek. Işıklar kırmızıda. Birkaç kişi bekliyor. Küçük yeşil bir balon araçların rüzgarıyla savruluyor. İnsanların gözü onu takip ediyor sanki. Tekerlerin arasına girmeden caddede yol alıyor. Soldaki araçlar durmuş, karşı sağdaki arabalar hareketli. Bir kadın, nar çiçeği elbiseli bir kadın yürüyor orta refüje kadar. Orada bekliyor. Yeşil yandı yayalara. Hızla karşıya geçiliyor. Kırmızılı kadın caddeyi geçti. Ne olduysa o zaman oldu. Birden eteklerini tutmaya çalıştı iki eliyle. Ön tarafı havalanan eteği aşağı çekiştirince arka tarafı havalandı. Ortadan çekiştirip yürüyünce kurtuldu zor durumdan. Her şey on adımlık mesafede on saniyede gerçekleşti. On kadar tanıkla. Rezil oldum diye düşündü kadın. Yüzünün kızardığını hissetti. Yapacak bir şey yoktu. Oradan hızla uzaklaşmak için adımlarını sıklaştırdı. Bacaklarında ve iç çamaşırında yoğunlaşan gözleri düşündükçe kahroldu. Otuzlu yaşlara gelmişti. Hiç bu kadar utanmamıştı. Utanmaz kadın diye düşündü arkadan gelen altmışlı yaşlardaki kadın. Baldır bacağı geç her şeyini gösterdi diye düşünüp seslendirdi. -Utanmaz kadın. Kulağına geldi bu söz kırmızılı kadının. Bir erkek sesiyle beraber. Az evvel gördüğü kasketli, sakallı adam olmalıydı. Ağır bir küfürdü ağzından çıkan. Arkadan bir ses daha yükseldi. – Terbiyesizlik etme.  – Edersem ne olacak? Sen mi terbiye edeceksin? Arkasından üç el silah sesi duyuldu. Telaşla arkaya baktığında birinin yere düştüğünü, kasketli adamın kaçtığını gördü. O tarafa doğru koşarken telefonunu bulmaya çalışıyordu çantasından. Muhtemelen kendisini edilen küfre karşı savunan adamdı yerdeki. Kendinden önce arayanların 112’ye ulaştığını görünce vazgeçti telefondan. Adamın başucuna gidip elini tuttu. Teşekkür ederim, teşekkür ederim, iyileşeceksiniz çok çabuk demekten kendini alamadı. Ambulansın önce yol verin yetişeyim çığlığı sonra kendi geldi. Görevliler adamı ambulansa alıp ilk müdahaleyi yaparken o da ambulansa binmeye çalıştı. Hareket ederken: – Ben yakınıyım diyerek kendini kabul ettirdi. Bir taraftan çantasından bir kalem bulmaya çalıştı. Eline geçen makyaj kalemiyle telefon numarasını yazdı adamın koluna. Biliyordu ki acilde ayrılacaklar, bir daha ulaşamayacaktı kendisi için kendini feda eden adama. Ambulans hastaneye ulaşınca bir koşuşmayla acile alındı. Kadın giremedi ameliyat odasına. Görevlilerin konuşmaları durumunun ağır olduğunu gösteriyordu. Bir yanı bekle diyordu bir yanı evde çocuğun seni bekliyor ne kadar bekleyebilirsin? İki saat kadar bekledi. Onunla birlikte ambulanstan indirip acile taşıyan bir görevliyi gördü birden. – Hastamız nasıl oldu? Bilginiz var mı? diye sordu. Adam: – Onu ambulans uçakla Almanya’ya götürdüler. Özel sigortası varmış. Haberiniz yok mu? deyince ne söyleyeceğini bilemedi. Çaresiz evin yolunu tutacaktı. Nasıl bir gündü bu? Hiç tanımadığı bir adam onu savunmak için kavga ediyor, vuruluyor, ölümle pençeleşiyor. Ne adını biliyor, ne adresini? Elinden hiç bir şey gelmiyor. Adam caddeden karşıya geçerken öndeki kadının eteklerinin birden havalandığını görüyor. Kadının utancını hissediyor. Bir yandan da Tanrı’nın oradaki insanları bir mucizeyle ödüllendirdiğini düşünüyor. Film sahnesi gibi. Metro havalandırması ve uçuşan etekler. Marilyn Monroe. Bunları düşünürken arkasındaki adamın sesini duyuyor. Ağır bir küfür sallıyor adam. Ses de yabancı gelmiyor hiç. Arkasını dönünce eski çalışanını görüyor. İşten kovduğu çalışanını. O da tanıyor ve elini beline atıyor. Vücuduna darbeler geliyor. Bu darbelerle yavaşça yere yığılıyor. Koşuşturmalar, bağırış, çağırışlar. Bir kadın elini tutuyor, bir şeyler söylüyor, anlamıyor. O gece gözüne uyku girmiyor kadının. Sonraki geceler de… Düşündükçe kızıyor kendine. Ne işin vardı metro havalandırmasının üstünde? Artist misin sen orada etek uçuşturacak? Güzelliğini saklamaya çalışırdı her zaman. Dar elbiseler giymez, vücudunu ön plana çıkarmayı istemezdi hiç. Makyajını bile çok hafif yapardı. “Güzellik başa bela” derdi her zaman annesi. Doğruydu da. Ama bu olayın güzelliğiyle ilgisi de yoktu aslında. Gazetelerin üçüncü sayfalarına bakmıştı  üç gün. Olayla ilgili bir haber yoktu. Hastaneden de bir bilgi alamamıştı adamın kimliğiyle ilgili. Adamın yüzü gözünün önünden gitmiyordu. O haliyle bile güzel adamdı. Ne düşünüyorum ben? Adam belki öldü, belki Azrail’le savaşıyor, ben güzel adamdı diyorum. Kafam mı gidiyor ne? Almanya’da hastane odası. Adam yatakta uzanıyor. Elinde telefon var. Telefonda bir numara var. Arasa mı aramasa mı? Bu numara kolunda yazılıymış buraya geldiğinde. Kim yazmış olabilir o telaşın içinde. Hastabakıcı yoğun bakımdan çıkınca gösterdi numarayı. Kaç gündür aynı ikilemi yaşıyor. Aramalı, mutlaka aramalı bu numaranın sahibini. Dokundu arama tuşuna. Türkiye’de kullandığı numara var telefonda. Çalıyor, açar mı acaba? – Buyurun. – Ben Kemal, Kemal Kuzey. – Sizi tanımıyorum. – Bir dakika kapatmayın. Bu numara kolumda yazılıydı. – Evet, anladım, siz osunuz, caddedeki, hani vurulan benim yüzümden. – Evet, o adamım ben. – Ne kadar üzüldüm anlatamam. İyi misiniz, ölmemişsiniz. – Yok, ölmedim. Ölse miydim? – Yok, öyle demek istemedim. Af edersiniz. Hem başınızı derde soktum hem saçmaladım. – Başımı siz derde sokmadınız. O adamı ben işten kovmuştum. – Yani benim için değildi. – Hayır kavga sizin için başladı. Sonra tanıdık birbirimizi adamla. – Teşekkür ederim, böyle olmasını istemezdim. – Kimse istemezdi. – Siz şimdi neredesiniz? Nasılsınız? Almanya’ya gittiğinizi söylediler. – Siz nereden biliyorsunuz Almanya’da olduğumu? – Ambulansa bindim, hastaneye geldim ben de sizinle. – Gerçekten mi? Farkına varmadan yirmi dakika konuşmuşlardı. Tekrar görüşeceklerdi. Dış hatlar yolcu çıkışında kırmızı elbiseli bir kadın bir yolcu bekliyordu. Dış hatlardan gelen yolcu hemen tanıdı onu. Metronun Rumeli Caddesi havalandırmasına geliyorlar sık sık el ele.

  • GECENİN GETİRDİĞİ GİZEMLİ ÇUVAL

    GECENİN GETİRDİĞİ GİZEMLİ ÇUVAL

    Gök gürültüleri, şimşekler, zaten hafif olan uykusundan uyandırdı. Pencereye gidip perdeyi açtığında, şiddetli bir yağmur yağdığını gördü. Evleri tek katlı ve bahçeliydi. Yağmurun gürültüsü arasından, koşan bir adamın ayak seslerini duydu. Alçak bahçe duvarının ötesinde onu gördü. Koşmaktan bitap düşmüştü. Sırtında kocaman bir çuval vardı. Arkadakiler yaklaşmış, yakalamak üzerelerdi onu. Ani bir kararla çuvalı bahçe duvarından içeri atıp hızla uzaklaştı. Az sonra, jandarmalar ve polisler göründü ve hızla uzaklaştılar. Ali Amca, ne atmıştı bahçeye? Merakla dışarı çıktı ve çuvalı kaldırmaya çalıştı. Çuval oldukça ağırdı. Güçlükle içeri taşıdı. Ailesi pamuk ırgatlığına gittiğinden yalnızdı. Işığı yakmadan çuvalın ağzını açtı. Şaşkınlıktan boğazı kurudu birden. Çuval para doluydu. Ellilik, yüzlük kağıt paralar vardı demet demet. Bu paraları nereden almıştı Ali Amca, neden kaçıyordu? Yani işin içinde bir yasa dışılık vardı. Bu paralar onun olsa neler yapmazdı ki? Yarım kalan tahsilini tamamlar, zengin kızı Nalan’ı babasından istemeye yüzü olurdu.

    Ercan yirmi yaşındaydı, uzun boylu, yakışıklı bir delikanlıydı. Ama talihi kendisi gibi güzel değildi. Durumları iyiyken, liseyi ilçede bitirmiş, üniversiteyi de kazanmıştı. Orman mühendisi olacaktı. Ama birdenbire hayvanları hastalanmış, teker teker ölmüştü. Okulu dondurmak zorunda kalmıştı. Nalan, asıl önemli olan Nalan’dı hayatında. Kasabanın en güzel kızıydı. Gözlerine bakarken eridiğini hissederdi. Mavi gözleri, sarı saçları gözlerinin önünden gitmiyordu bir türlü. Nalan da onu seviyordu ama babası görüşmelerini yasaklamıştı. Mühendis olamayacağını anlayınca değişivermişti adam. “Ben fakire kız vermem. Ya zengin olacak ya da memur olacak.” diyordu. İki sevgili bir çıkmazın içine girmiş, ne yapacaklarını şaşırmışlardı.

    Dışardan yine sesler gelmeye başlayınca, düşüncelerinden sıyrılıp pencereye gitti. Polisler Ali Amca’yı yakalamış götürüyorlardı. O gece sabaha kadar uyuyamadı. Düşünüyor, düşünüyor bir çözüm bulamıyordu. Bu çuvalı ne yapacaktı? Sonunda çuvalı saklayıp, kimseye söz etmeme kararı aldı. Ali Amca gelince konuşur anlaşırdı. Aslında zor ve karışık bir adamdı. Gençliğinde bir yaralamadan ötürü cezaevinde yattığı biliniyordu. Zaman zaman yabancı adamlar geliyordu yanına. Aslında çok kibar, sevecen, tatlı dilli, muhabbeti dinlenir bir adamdı.

    Tan vaktiydi. Kapının usul usul çalındığını duyunca ürperdi. Yoksa jandarma kapısına mı dayanmıştı? Telaşla kapıyı açınca gördüğüne inanamadı. Bütün güzelliğiyle Nalan gülümsüyordu: Dün akşam geldim İzmir’den. Gece ışığını gördüm. Evde başka kimse de görünmüyordu. Günün dedikoducu gözlerinden uzak olalım, diye erkenden geldim. İçeri almayacak mısın beni? Hemen kenara çekilip: Olur mu öyle şey buyur tabi. Dedi Ercan. İçeri geçerlerken de düşündü, ne gece, ne sabah bu. Lodos yağmuru getirdi, sıkıntılar gitti. Para da geldi, sevgili de… Kendini hiç bu kadar hafif hissetmemişti. Konuştular, konuştular, bakıştılar. Dokundular biraz birbirlerine. Sokaktan sesler gelmeye başlayınca gitti Nalan. Ercan ona: Bekle beni, yakın zamanda bütün hayatımız değişebilir, deyince nasıl baktığını hatırlayıp gülümsedi.

    Yağmur bir hafta devam etti. Yağdı, yağdı, yağdı. Kasabalılar bir hafta işe gidemedi. Kahveler, doldu doldu boşaldı. Bu hafta içinde, iki kez görüştü Nalan’la Ercan. Nalan, ne kadar uğraştıysa da tek kelime alamadı, “bekle” ile başlayan cümleyle ilgili. İzmir’e okuluna döndü.

    Ali Amca’nın yok oluşu kimseyi şaşırtmamıştı ki gelişi şaşırtsın. Tek şaşıran Ercan’dı. O kadar polis, o kadar jandarmanın götürdüğü adam, nasıl olmuştu da bir haftada kurtulmuştu? En tuhafı da Ali Amca, onu görünce göz kırpmıştı. Az sonra da getirdiği çayı bırakırken, fısıldamıştı: Gece herkes çıksın sen çıkma, konuşalım akıllı oğlum.  Tamam anlamında başını sallamıştı o da.

    Gece söze Ali Amca başladı: Yeğenim sözümü kesmeden beni dinle. Sonra, evet- hayır dersin. Bak akıllı evladım. Geçen gece ben bomba taşıyordum. Polis, jandarma peşime düşünce az kalsın elimde patlayacaktı. Ben ne yaptım? Ben bombayı sizin bahçeye attım. Patlamadı. Şimdi patlarsa zararını sen göreceksin. Ben sana zarar çektirmem güzel evladım. Ben aynı zamanda bomba imha uzmanıyım. Çözüm uzmanıyım. Bakma bomba dediğime, sanat eseri onların her biri. Sen anladın neden söz ettiğimi. Ressamı var, kalıpçısı var, baskıcısı var. Kağıtlar desen ithal. Şimdi top sende güzel evladım. Ben istemesem de sana bir pas attım. Tam gollük pas. Ya o topu kaleye atarsın, hepimizin hayatı değişir, ya da taca atarsın dımdızlak yaşarız. Bu paraları ben elime alıp bozdurmaya kalksam yanarım. Hep peşimde olacak polis, jandarma. Siz tertemizsiniz. Bu paralar yüzünden memleket ekonomisi zarar görmez. Sahicisinden ayırt edene bağışlarım hepsini. Sen de el sürmeyeceksin paralara. Abilerin, iki abin, dağ köylerinden büyükbaş hayvan alacaklar. Sonra pazarlarda satacaklar. Al, sat. Al, sat. Böyle büyüyecek sermaye. Bir jeepiniz olacak. Hani plakaları yağmurdan, çamurdan okunmayan. Gidip bir benzinlikten mazot alacak. Para verip üstünü alacak. Tekrar tekrar olunca, sermaye artacak. Sermayenin yarısı sizin, yarısı benim olacak. Son söz, bütün bunları, sen bileceksin, iki abin bilecek, ben bileceğim. Eşler ve sevgililer bilmeyecek. O kıza söylemedin değil mi?

    O ana kadar sessiz ve şaşkın dinleyen Ercan: Hayır söylemedim amca. Ali Amca devam etti: Aferin evladım. O kayınpederin olacak adam sağda solda sallıyor, ben o adama kız vermem, diye. Kız nasıl verilir göstereceğiz ona. Sen istersen, tereyağından kıl çeker gibi halledersin bu işi. Abilerini de ikna edersin. Hayır dersen unuturuz mevzuyu. Bir ateş çekeriz yanar gider o sanat eserleri. İstersen bana hayır dersin, yaktım dersin, kullanırsın, ona da bir şey diyemem. Ama ben, senle o kızın nikah şahitliğine soyundum şu anda. Gel kabul et, aşkınıza da yazık olmasın. Ali Amca konuştu Ercan dinledi saatlerce. Sonra: Son cevabın nedir Ercan evladım, evet mi, hayır mı? Sorusuna “evet” dedi Ercan. Abileriyle konuştu, ikna etti. Çark dönmeye başladı. Hayvan alım satımları, mazot alımları derken, sermaye oluşmaya başladı.

    İzmir’e giden otobüste, hayaller kurmaya başladı Ercan. Sevdiğine sürpriz yapmalı, tesadüfmüş gibi çıkmalıydı karşısına. Onu ilk önce Nalan fark etmeliydi. Çıkış saatinde, bahçede ters istikamette yürürse gerçekleşirdi bu. Bir taraftan da parayı düşünüyordu. Bu para onu rahatsız ediyordu. Çok rahatsız ediyordu hem de. Ama başka çıkışı yoktu. Başka çaresi de yoktu. Abileri, piyangodan para çıktığını söyleyip inandırdılar insanları. Ali Amca, zaten varlıklı sayılırdı. Bu paralar kurtuluşuydu ama geri ödenmeliydi topluma. O gün o otobüste söz verdi kendine. Bir şeyler yapacaktı.

    Nalan, günün yorgunluğuyla okul çıkışına doğru yürürken, karşıdan gördü Ercan’ı. Çok şaşırdı. Bu saatte burada ne işi vardı ki? Yaklaştıkları halde Ercan görmemişti onu. Seslendi: Ercaaaan! Duymuyordu işte. İyice yaklaştıklarında gördü nihayet. Koşarak sarıldılar birbirlerine.

    Düğün şahitlerinden biri Ali Amca’ydı. Kimse bir anlam veremese de üzerinde durmadı. Ercan mühendis olmuştu, Nalan öğretmen. Güzel bir yaşamları vardı. İlçede bir bina yükseliyordu. Adları sonsuza dek yaşamasa da kurtardıkları, hayata kazandırdıkları genç kızlar güzel yaşayacaklardı. Köy ve kasabalardan gelecek kızlara hizmet verecek bir kız yurdu yaptırıyorlardı. Kızlar hiçbir ücret ödemeden kalacaklardı bu yurtta.

    Yurdun açıldığı gün en mutlu günüydü Ercan’ın. Eşiyle el ele mutluluk gülüşleri saçıyorlardı çevrelerine. Kendisine mikrofon sırası geldiğinde: Bu bir SANAT ESERİDİR, dedi. Tabelada SANAT KIZ YURDU yazıyordu.